Size yazmak için bahane üretiyor gibi olacak ama son tweetten sonra 2 kere daha tutuklandım. Bazen hücrede zimmetli çakmağı kaybedince ya da kütüphaneden aldığım kitaba bir şey olunca dışarıdaki refleksimle çok geriliyorum ama sonra “napacaklar bir daha hapse atamazlar ya” diye kendimi rahatlatıyordum. Atabiliyorlarmış.
Neyse, Moby Dick bitti. İddianame hazır.
Duruşma tarihi 28 Eylül.
Görüşmek üzere.
Genel Başkanımız Erkan Baş, yarın Sivas'ta Divriği İlçe Büromuzun açılış töreninin ardından düzenlenecek halk buluşmasının konuğu olacak.
Törenimize ve buluşmamıza tüm emekçiler davetlidir.
“Türkiye işçi sınıfının içindeki hangi siyasal arzunun, hangi tarihsel kimliğin, hangi toplum tahayyülünün bir mücadele çizgisi olarak örgütlenip yeni rejime karşı seferber edileceğine karar verilmesi gerekli.”
Can Soyer - Yeni Rejim Ülkesinde Sosyalizm, Sınıf, Siyaset
Yazıyı okumak veya dinlemek için tıklayınız.
https://t.co/U5ny6Vwksd
Sendikal mücadele suç değildir! Gökay Çakır ve Başaran Aksu derhal serbest bırakılsın!
🔴 Aralarında sendikamız Sosyal-İş’den bulunduğu DİSK’e bağlı 16 sendika, ortak bir açıklamayla haksız yere tutuklanan Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve Başaran Aksu’nun serbest bırakılması çağrısı yaptı.
💫 Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmıştır. Gökay Çakır ve Başaran Aksu yalnız değildir. Baskılar, gözaltılar ve tutuklamalar madencilerin ve işçi sınıfının haklı mücadelesini durduramayacaktır.
Genel Başkanımız Gökay Çakır ve Örgütlenme Uzmanımız Başaran Aksu tutuklandı!
17 gündür Yıldızlar SSS Holding’in gasp ettiği ücret ve tazminatlarımız için direniyoruz. Üç bakanlığın garantörlüğünde verilen sözler tutulmadı. Müfettiş raporu alacaklarımızı tespit etti. Sebahattin Yıldız serbest gezerken Genel Başkanımız Gökay Çakır ve Örgütlenme Uzmanımız Başaran Aksu tutuklandı.
Bu tutuklamalar siyasi iktidarın talimatıyla yürütülen, Yıldızlar SSS Holding’in çıkarlarına hizmet eden, bir sınıf saldırısıdır. Madencinin hakkını savunmak, holdinglerin nasıl büyütüldüğünü anlatmak ve işçilerin ülkeyi yönetenlerle görüşmesini istemek suç değildir.
Yıllarca ruhsatlarla, tapularla ve özelleştirmelerle büyütülen holdingin işçiye borcu ortada. Devlet gücü holdinge karşı işlemezken madenciye gözaltı, soruşturma ve tutuklama olarak dönüyor. Kimin korunduğu da kimin susturulmak istendiği de ortada.
Biz mertçe dövüşürüz. Safımızı gizlemeyiz, sözümüzü eğip bükmeyiz. Madencinin alın terini patrona yedirmedik, yedirmeyeceğiz. Başkanlarımızı yalnız bırakmayacağız.
Mücadelemiz devam ediyor. Halkımızı madenciden taraf olmaya, sendikaları ve bütün işçi sınıfını dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz. Bu kavga hepimizin kavgasıdır.
Yoldaşlarımızı alacağız. Hakkımızı alacağız. Mutlaka biz kazanacağız.
#MadenciMutlakaKazanacak
Yoğun bir mesai sürecini dün akşam tamamladık. Yaptığımız tartışmaların olumlu sonuçlarını yakında tüm Türkiye görecek ama hislerimi o zamana kadar gizleyemeyeceğim için, biraz rutin dışına çıkıp burada içimden geldiği gibi yazmak istedim.
Son 4 günde iki ayrı kampta, yüzlerce parti yöneticimiz ve kadromuzla bir aradaydık. Önce genç kadrolarımızla; ardından Genel Merkez yöneticilerimiz, il başkanlarımız, sendikalarda, kitle örgütlerinde ve farklı mücadele örgütlerinde sorumluluk üstlenen yoldaşlarımızla aralıksız bir mesai yürüttük.
Her gün 14-15 saati bulan yoğun toplantılarda dünyaya, ülkemize, partimize ve güncel mücadele başlıklarına dair değerlendirmeler yaptık. Sunumlar dinledik, notlar aldık, gerçek tartışmalar yaptık. Görev ve sorumluluklarımızı netleştirdik, hedeflerimizi somutlaştırdık. Sadece iddialarımızı değil; eksiklerimizi ve hatalarımızı da cesurca ortaya koyduk.
Zaten öyle düşünüyordum ama artık eminim: Bu memleketi patronların, tarikatların ve Saray’ın insafına teslim etmeyecek muazzam bir insan kaynağımız var. Aklıyla, yüreğiyle, bileğiyle gözünü kırpmadan, en küçük bir kişisel hesap gütmeden bu kavgaya giren binlerce yoldaşlarımız var. Şansımız mı demeliyim, en büyük zenginliğimiz mi bilmiyorum.
TİP denince pek çoğumuzun aklına üç-beş kişinin yüzü geliyor olabilir. Bunun Türkiye’de siyaseti yalnızca tek yönlü bir temsil ilişkisine indirgeyen düzenle de kuşkusuz alakası var. Ancak şunu gururla söylüyorum: Adını ve yüzünü bilmediğiniz on binlerin yarattığı Türkiye İşçi Partisi, kuruluşunun 10. yıl dönümüne yaklaşırken memleketin tarihinde yerini alacak bir büyük “İsimsizler Hareketi” haline geliyor.
Sabahın kör ayazında direksiyon sallayan şoförler; market reyonlarında gençliğini bırakan, gece yarısı sağanağın altında sipariş yetiştiren motokuryeler; hastane koridorlarında nefes nefese koşturan hemşireler, hekimler, hasta bakıcılar; çocukların gözlerine umutla bakan öğretmenler; yerin yedi kat dibinde kömür kazıyan, sokaklarda tesisat çukurlarında ter akıtan işçiler; banka gişelerinde, çağrı merkezlerinde hayatı öğütülen büro emekçileri; fabrikalarda vardiyadan vardiyaya koşturanlar…
İsimlerini bilmeseniz de hayatın her anında yanı başımızda olan yoldaşlarımız, bu hareketin isimsiz kahramanları, partimizin mihenk taşı, geleceğimizin kurucularıdır.
Bugünlerin pek çok insanın canını sıktığını, moralini bozduğunu; halkımızın hayat pahalılığı, güvencesizlik ve geleceksizlik cenderesinde neler yaşadığını çok iyi biliyoruz. Muhalefetin içinde bulunduğu sıkışma hali ve nefes darlığı nedeniyle de kendini çaresiz, umutsuz hisseden milyonlarca yurttaşımızı görüyoruz. Ama gelin biz umuda bakalım: Direnenlere, teslim olmayanlara, yenilgiyi tatsa da yılgınlığın kapısının önünden bile geçmeyenlere!
Türkiye siyasetinde hepi topu 9-10 yıllık bir geçmişe acıyı, sevinci, hataları ve başarıları sığdırdık. Ama kendimize sermayenin, karanlık odakların, yılgınlığın lekesini bile sürdürmedik. Bize güvenip yola çıkanları kimi zaman üzdük ama asla yarı yolda bırakmadık, utandırmadık, başını öne eğdirmedik. Yol yürüdükçe öğreniliyor; hata ettiğimiz, yanlış yaptığımız olmuştur ama ihanet ve teslimiyet bizim sokağımızdan bile geçmemiştir.
Bugün bu kararlı yürüyüşü sürdürürken daha fazla isimsize ihtiyacımız var. Çünkü her sabaha Türkiye’de emekçilerin iktidarını kurma hedefiyle uyananların, sınıfının muazzam kuvvetini siyasi bir iradeye dönüştürmek için daha da kalabalıklaşması gerekiyor. Daha fazla imkana, kadroya, o kadroları mümkün kılacak siyasete…
Halkımız devrimcilere güvensin; çünkü biz tertemiz duygularla memleketin eşitlik ve özgürlük kavgasına baş koyduk. Dünden daha büyük bir özgüvenle şu çağrıyı yapıyorum: Karşı-devrime direnmek, bu ablukayı dağıtmak ve halkın kendi kaderini kendi ellerine alacağı yolu açmak için bu kavgaya omuz verin.
Biz hazırız, kararlıyız; inadımız da irademiz de her zamankinden daha güçlü…
Başladığımız işi bitireceğiz! 🚩
https://t.co/BIeBYe3TSo
Zonguldak ve Düzce'de Kürt mevsimlik işçilere yapılan faşist saldırıları lanetliyoruz. Hakkını vermek istemediği işçilerin etnik kökenini saldırı malzemesi haline getirenler, bu ülkenin barış içerisinde ve kardeşçe bir arada yaşama iradesine kastetmektedir.
Alçak faşist saldırıların failleri ve azmettiricileri derhal yakalanmalı ve cezalandırılmalıdır!
İstanbul Milletvekilimiz Ahmet Şık, TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen çerçeve yasaya ilişkin olarak partimizin görüşlerini dile getirdi:
"Barışın gerçek güvencesi kanunların herkese eşit uygulandığı bir hukuk düzeninde gerçek bir yüzleşme ve onarıcı adalettir. Ve o düzen olmadan hiçbir yasa kendi başına güvence değildir. Bu yüzden dayatılan teklife ‘Kürt meselesinin kök yasası’ demek, ‘demokratikleşme’ diye sunmak abartılı bir iddiadan ibaret.
Devletle örgüt arasında bir tür fesihle beraber kısmi ve özel bir affı içeren bu mütareke metnine, iktidar mahfilleri dışında kalanlarca verilecek evet oyu sizlere duyulan güvenden değil. Niyet, ciddiyet ve samimiyet konusunda güven yaratmasa da savaşın sürmesine razı olmadığımızdan, her kim olursa olsun tek bir çocuğun daha ölmemesi ihtimalini ciddiye aldığımızdandır. Bizim evetimiz tasarının eksiklerini örten bir onay değil; ödenen bedellere, kuşaktan kuşağa taşınan dayanışma ve barış iradesine duyduğumuz sorumluluğun ifadesidir.”
Parti Meclisimiz geçtiğimiz hafta sonu faydalı sonuçlara yol açacağına inandığım verimli bir toplantı yaptı. Toplantımızın kamuoyuna açık sonuç bildirgesine ek olarak TBMM’de görüşülen yasal düzenleme ile ilgili duygu ve düşüncelerimi de eklemek, içimden geçenleri paylaşmak istiyorum.
İktidarın biricik derdi var: Koltuk.
Ne halkın acılarını bilirler, ne de o acının dindiği bir geleceği düşlerler. O yüzden de barış hakkıyla konuşulamasın, halk omuz omuza veremesin, bu sorun olması gerektiği gibi çözülemesin istiyorlar.
Bizim bu iktidara dün olduğu gibi bugün de zerre güvenimiz yoktur. Onların fıtratı memleketin zararına davranmak üzerinedir. Yıllardır yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır!
Tam da bu nedenle, AKP’nin de işine gelecek biçimde, kamuoyunda oldukça sığ bir tartışma düzlemi oluşsun diye uğraşıyorlar. Bu süreçte kim eleştiri yapsa, itiraz etse "barış düşmanı" diye çamur atmaya kalkıyorlar. Oysa, barışın baş düşmanı Saray’dır.
Kanımca sürece dönük "eleştiriler" ikiye ayrılıyor.
Bir yanda bu kinden beslenenler, savaştan nemalananlar var. Yoksul emekçi çocuklarının yaşamı üzerinden söz, siyaset ve iktidar kuranlar, çatışma bitmesin diye ellerini ovuşturanlar var. Sıvasız evlere asılan bayraklar onların ekmek kapısıdır. Onlarla aramızda yerle gök kadar mesafe var, aynı gökyüzünün altına bile sığmayız!
Diğer yanda ise AKP’nin ikiyüzlü, pazarlıkçı sahtekârlığını teşhir edenler; ülkemizin büyük özlemi barışı bir iktidar oyununa ve katakulliye kurban etmemek için dik duranlar var. Biz işte o onurlu eleştirinin, gerçek barışın tarafındayız.
Yine bugün Meclis’te "evet" oyu verecek olanlar da ikiye ayrılacak:
Biri tarafta koltuğunu, iktidarını biraz daha uzatmak için küçük hesaplar peşinde koşanlar var.
Diğer taraf ise; "Yeter ki tek bir anamızın daha yüreği yanmasın, hiçbir evladımız yaşamdan koparılmasın, Türk ve Kürt halkına on yıllardır acı ve gözyaşı getiren bu kapı sonsuza kadar kapansın" diye çabalayanlar.
Burada da ikinci taraftayız. Biz emekçi ana ve babaların gözyaşları dinsin; savaş, şiddet ve silah hayatımızdan çıksın, haksız yere cezaevinde tutulan siyasetçiler özgürlüğüne kavuşsun, ülkemiz onurlu bir barışta buluşsun diyenlerle birlikteyiz.
Hep öyleydik, AKP’ye rağmen öyle olmaya devam edeceğiz; bizi bu yolumuzdan Saray bile döndüremez.
Bu iktidar, bu zihniyet memlekete hakiki bir barış getiremez, bunu çok iyi biliyoruz. Barışı toplumdan kaçırmak, kapalı kapıların ardına sıkıştırmak, sonunda da seçimlere bağlamak için çaba ve niyetlerini görüyoruz. Onların derdi, kendi iktidar hesaplarını yürütmektir.
Tam olarak bu niyet ve zihniyetle mücadele ettiğimiz için Komisyon sonuç raporuna hayır oyu vermiştik.
Şunu herkes bilsin: Bugün TBMM'ye gelen yasa teklifi bizim teklifimiz değildir, altına imza atmamış olmamız da bu anlama gelir. Teker teker her maddeye içerik ve usul açısından eleştirilerimiz var, sevgili Ahmet konuya ilişkin görüşlerimizi genel kurulda da paylaşacak.
Bunca haksızlığa, yanlışa, ayıba rağmen bu teklife evet diyeceğiz; çünkü barış, Saray’ın insafına terk edilemeyecek kadar önemlidir. Bu karanlıkta, bu devasa hukuksuzluk deryasında bir ufak adalet kırıntısı bile koparma ihtimalimiz olacaksa, bir tek genci bile o karanlıktan söküp alacaksak o sorumluluktan kaçmayız. Çok yaralar almış, kırılgan ama direngen ve kocaman barış umudunun karşısına dikilmeyiz. Bedel ödeyenlerin el sıkıştığı yerde bizim de elimizden gelen budur.
Barışı Saray’ın insafına terk etmemek için teklife evet diyeceğiz; Saray Rejimi’ne karşı mücadelemizi bir kez de bu kutsal meseleyi sabote etmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan iktidara karşı duyduğumuz öfkeyle birleştireceğiz.
Ülkemizi bu Saray karanlığından mutlaka kurtaracak, eşit-özgür yurttaşlar olarak barış içinde yaşayacağımız bir ülkeyi mutlaka kuracağız.
Kamuoyuna,
Bugün muhabirimiz Ebru Çelik’in imzasıyla yayımladığımız “Kılıçdaroğlu’nun rozet töreninde skandal: Yüzlerce figüran parayla törene taşındı” başlıklı haberimizin sonuna kadar arkasındayız. Muhabirimizin katılımcı gözlemle yaptığı haber, somut bilgilere dayanmaktadır ve bütünüyle gerçektir.
Haberimizin ardından istinaftan çıkan “mutlak butlan” kararıyla CHP’nin başına getirilen yönetimin gazetemize yönelik kullandığı ifadeler kabul edilemezdir. BirGün, basının yüz akı kurumlarından biridir ve halka hiçbir zaman yalan söylememiştir. Patronsuz bir gazete olarak 22 yıldır bağımsız şekilde ayakta kalabilmesinin yegâne nedeni de yarattığı sarsılmaz güvendir.
BirGün’ü hedef alan iftiralarla ilgili yargı yoluna başvuracağımızı kamuoyuna duyururuz. Hak etmedikleri koltuklarda oturanlar alın teriyle, emekle ve fedakârlıkla büyütülen değerlere dil uzatamazlar.
Yıllardır olduğu gibi bu pervasız saldırılar karşısında dik durmaya devam edecek ve taşıdığımız sorumluluk gereği Türkiye’nin aydınlık yarınları için gerçekleri yazmaktan vazgeçmeyeceğiz.
Sevgi ve dayanışmayla…
BirGün
Not: Muhabirimiz Ebru Çelik, CHP etkinliğinde figüranlara dağıtılan 950 TL’yi almamıştır. BirGün çalışanları hakkı olmayana göz dikmez.
Yalnızca Deniz Göktaş’a değil, aynı zamanda ifade özgürlüğüne ve politik mizaha karşı açılan bu hukuksuz soruşturmayı kabul etmiyoruz. Bütün yurttaşları kültür ve sanat alanındaki baskılara, sansüre ve yıldırma politikalarına karşı dayanışmayı büyütmeye davet ediyoruz.
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Başkanı Eren dostumuzdur, yoldaşımızdır. Eren’e ve öğretmen arkadaşlarımıza bir adım geri attıramazsınız. Öğretmenlerin haklı taleplerini kabul edin, bu adaletsizliğe ve zulme son verin!
Ankara’da hakkı için direnen öğretmenlere yapılan polis saldırısı düpedüz düşman hukuku uygulamasıdır, lanetliyorum!
Öğretmenleri yaralayanlar, gaza boğanlar, coplayanlar ciddi bir suç işliyorlar, derhal bu şiddet eyleminden vazgeçin!
T24’de değerli basın emekçilerinin konuğu olarak gündeme ilişkin soruları yanıtlamaya, tutumumuzu ifade etmeye çalıştım. Karşı karşıya olduğumuz medya ambargosu koşullarında bu imkanı veren gazeteci dostlara teşekkür ediyorum.
Bu vesileyle, röportajda düşüncelerimi tam olarak aktaramamış olduğum bir kısmı da düzeltmek isterim.
Anadil konusundaki hassasiyeti kamuoyunca malum bir devrimci olarak şöyle başlayayım:
“Birîndar birîna xwe dizane.”
Belki sözümün maksadını yeterince anlatamamışımdır, bu nedenle varsa incinen Kürt emekçi kardeşlerime üzüntümü ifade etmek isterim. Ancak bu memlekette herkesin şahidi olduğu; birlikte yaşam, barış ve özgürlük mücadelesindeki ısrar ve kararlılığımızı uzun uzun anlatmayı da zul sayıyorum. O nedenle kastımı açmakla yetineceğim.
DEM Parti ile alakalı soruya verdiğim cevapta söylemek istediğim şudur: Kürt hareketi, önümüzdeki seçimlerde özel olarak kendi özgün siyasal perspektifini ve programını temsil eden bir aday çıkarma tercihinde bulunabilir. Bu az veya çok bir olasılıktır ve elbette meşrudur.
Bununla birlikte; pek çok başlıkta dayanışma içinde olduğumuz DEM Parti’den siyasal program ve hedefler yönüyle farklı bir konumda bulunan partimizin de gerekli gördüğünde kendi perspektifiyle daha uyumlu bir seçeneği araması veya yaratması da en az o kadar meşrudur.
Sözlerimin kastı bundan ibarettir.
Ülkemizin sorunlarına bütünlüklü yaklaşan, tüm yurttaşlarımızı kucaklayan ortak bir adayın inancının, etnik kökeninin veya anadilinin partimiz açısından en ufak bir önemi yoktur, olamaz.
Bu söyleşiyi vesile olarak görüp, Türk ve Kürt emekçilerinin mücadele birliğini bozmaya çalışanlara ise söyleyecek tek sözüm var:
Denizler’in “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi” dediği yerdeyiz, bir milim sapmayız.
Genel Başkanımız Erkan Baş, TMMOB 49. Olağan Genel Kurulu'nda konuştu:
"Memleketin en çok akla, bilime, vicdana ihtiyacı var. Bilim insanlarının, ufkunu bilimle çizenlerin yaşadıkları zorlukları biliyorum.
Bu mücadelenin birikimini ve deneyimlerini tüm Türkiye toplumuna, toplumsal muhalefetin tümüne taşıyacak bir TMMOB'a ekmek kadar, su kadar ihtiyacımız var."