Asla unutmayacağım.
Ve üzerine günlerce konuşup yıllarca susup düşüneceğim.
Dinlemeye doyamadığım bir şiirde geçen şu sözler;
Belki'de sesin uzakları çağırıyordu.
Ben üzerime alınıp sana geldim.
"Türkiye'nin ünlü Likya Yolu üzerindeki Antalya'nın Çıralı yakınlarındaki bir plajda bir turist tarafından çekildi.
Videoda görünen sahillerdeki ve deniz yüzeyindeki beyaz parçacıklar #mikroplastiklerdir.
Yaklaşık 1500 kilometre uzunluğundaki Türkiye'nin Akdeniz kıyı şeridi boyunca benzer gözlemlerin rapor edildiğini belirtmekte fayda var.
Dahası, bu sorun tek örnek değil, yaklaşık beş aydır devam ediyor ve kaynağı Adana ve Mersin'de bulunan ağırlıklı Avrupa menşeili ithal plastik atık plastik geri dönüşüm tesislerine dayanıyor.
Bu tesislerin önemli bir kısmı #plastik #atık ithal ediyor.
Sonuç olarak, bu kirliliğin temel nedeni, AB ülkeleri de dahil olmak üzere ihracatçı ülkelere atfedilebilir."
Sedat Gündoğdu
AB plastik atıklarının Türkiye'ye ihraç edilmesi, Türkiye'de geri dönüştürülmesi ve ardından yasadışı olarak birincil mikroplastik olarak Akdeniz'e atılması anlamına geliyor.
Kıymetli okuyucularım,
Bir de MS deyince daha cümle bitmeden ayağa kalkan meslektaşlarım...
Yıllardır anlattığım şey aslında çok basitti.
MS'nin tek nedeni enfeksiyondur demedim.
Her MS hastasında aktif enfeksiyon vardır da demedim.
Şunu söyledim:
Bazı enfeksiyonlar, bazı bireylerde, nöroimmün süreçleri tetikleyebilir veya sürdürebilir. Bu ihtimal peşin hükümle reddedilmez; bilimsel olarak araştırılır.
Aradan yıllar geçti.
Bugün Brain gibi nörobilimin en saygın dergilerinden biri yayımladığı "Designing studies for post-treatment Lyme disease and other infection-associated chronic illnesses" başlıklı makalede, enfeksiyon sonrası kronik hastalıkların araştırılmasında MS araştırmalarından öğrenilecek çok şey olduğunu söylüyor. Biyobelirteçlerden immünolojik sınıflamaya, görüntüleme yöntemlerinden hasta alt gruplarının tanımlanmasına kadar MS deneyiminin bu alana katkı sağlayacağını vurguluyor.
Yani dünya hâlâ bu soruları çalışıyor.
Çünkü bilim, "Bu konu kapandı." diyerek değil, "Bu mekanizma nedir?" diye sorarak ilerler.
Bana yıllarca "Olmaz.", "Bitti.", "Bunlar araştırılacak konular değil." diyenler oldu.
Oysa bugün aynı sorular, dünyanın en saygın merkezlerinde, en saygın dergilerinde daha gelişmiş yöntemlerle yeniden soruluyor.
Benim ısrarım bir inat değildi.
Bir bilim refleksiydi.
Çünkü klinikte gördüğünüz bir olgu, biyolojiyle uyumluysa ve literatürde karşılığı oluşmaya başlıyorsa, onu görmezden gelmek değil; üzerine gitmek gerekir.
Bilimde ateş olmadan duman çıkmaz.
Duman gördüğünüz yerde, önce yangını inkâr etmek değil, kaynağını araştırmak gerekir.
Çok güzel bir söze denk geldim, diyor ki:
"Bir insanın kendisine yapacağı en büyük kötülük, kapasitesine denk olmayan insanlarla ve ortamlarda vakit geçirmektir. İlber Ortaylı'nın da dediği gibi: 'Seni geliştirmeyen, sana yeni bir şey katmayan kalabalıklardan uzak dur. Boş muhabbet ruhun katilidir. Dostun senden akıllı olmalı.'"
İstemeden büyümüş bir
ağaçtan bahsediyorum.
İstemeye istemeye büyüyen ağaçlardan.
Toprağı, güneşi ve suyu istemeden
Ve kuşu ve rüzgârı.
Bazı yerleri hiç olmayan bir ağaç,
Bazı yerleri olması gerektiğinden fazla.
Doğrusu
bir yerine kadar güzeldi hayatım.
Ne zaman kötü bir şey olsa,
Allah büyüktür diyordu babam
Ve genişliyordu her şey.
Bir ovadaydı aklım.
Kalbim bir dağı küçültüyordu.
Kalbim bir dağı kırıp kırıp
içime atıyordu.
Zaten giderim diye bakıyorken
her şeye,
uğurlanıyorken
...Veda ettiğim her şeyin
tam ortasında kaldım
Sana bakarken sözcük demeyi de,
İki tane aynı harfin yan yana geldiği
sözcükleri de seviyordum.
Allah tenezzül ve tereddüt
Ve şehrin dışındaki evleri …
Seni o yüzden
O kadar ve öyle seveceğimi
o zaman anladım.
Bir gün dedim ki kendime bir gün
Bir gün dedim ki babama,
Kendimin ağacı oldum ben.
Kendi kendine bir ağaç nasıl oluyorsa
Öyle…
Allah zaten büyüktü
Ama babam Allah büyüktür dedikçe
Yalnızız sözcüğü geliyordu
gözlerimin önüne.
Evimiz eğimliydi.
Kavmimiz eğimliydi.
Tekini kaybetmiş bir şey gibi,
Her yerden bir şey gibi
çıkıyordum dışarıya.
İnsan nasıl en son bir
kere hiç dönmüyorsa,
Öyle…
Babam
Neden bana bakıp Allah büyüktür
diyordu herkese.
Ne istediğini bilmekten
Ve her şeyi isteyerek yapmaktan
bahsediyordu herkes.
Oysa artık hiçbir şeyi
isteyerek yapmayan,
gününü değil,
Kökünden sökülmeyi bekleyen
bir ağaçtım.
Bir ağaçtım ve diyordum
Elbette yalnızlık kapacak
ormandan ayrılanı.
Elbette bitmeyecek hiçbir şey.
Elbette ortasında kalacağız her yerin.
Ama istemeye istemeye büyümüş bir ağaç
daha ağaçtır.
Biri beni bulsun diye
beklemediğim yeryüzü
daha yeryüzü.
Ya yalnızların bazı yerleri hiç yoktu,
Ya bazı yerlerinin bir teki
daha büyüktü diğerlerinden.
Bir gözü diğer gözünden,
bir eli diğer elinden…
Gittikçe yakınlaşan
Hem gidip hem yakınlaşan
şeylerin yalnızlığıyla
Bazen hiç
Bazen günlerce
Bir boy aynasından
Sen bana bakıyormuşsun
gibi baktım kendime.
İstemiyerek kaldım
o pazartesi Salı temmuz günleri.
İstemeyerek baktım o dağ,
deniz, ova yerleri.
Gövdemde bir çağ
değişiyormuş gibi sesler.
Başımı tutup artık geçsin diyordum.
Artık geçsin!
Bu benim seninle gidip
diğerleriyle döndüğüm çağ,
Bu benim sana durup
kendimle yürüdüğüm yeryüzü,
Bu benim seninle uyuyup
başkasıyla uyandığım dünya,
Artık geçsin!
Devam eden bir fotoğrafın içinde,
Olmaya olmaya büyüyen bir ağaçtım.
Eskiden sadece birinin her şeyi,
Şimdi manzaranın herhangi bir yeri…
Atlarla tayların beraber ağladığı o sabah,
atların ağlayan yüzü gibi oradaydım.
Ben sana yaşken eğildim dediğim o andan,
Ben sana taş kesildim
dediğim o yere kadar.
İçimde dokundukça dağılan,
Kurcalanırken kırılmış bir
şeyin yepyeni üzüntüsü.
Eskiden her yere uzak evlere benzeyen
bir yüzün vardı.
Bir yüzün
Ama o sabah artık
şehrin ortasında kalmış
diğer evler gibi…
Sanki insan, en son bir kere de
bulamamak için gidiyormuş
gibi bazı yerlere,
görememek için…
Ben de geldim
ben de çok bulamadım Seni.
Ağaçların altında çekilmiş fotoğrafların
dağılma anı gibi…
Sonra herkes gidiyor
ağaçlar kalıyor tek.
Konuşurken kendi sesini duyduğu şeyleri
anlatmamalı insan.
Artık olmasam da olur dediğim o sabah,
Bir ağaç kendini nereden
nereye bırakabilir diye
Herkesin yüzünün tam ortasına baktım.
Yalnızlar ve daha yalnızlar
Bir daha yalnızlar vardı.
Her şey daha az yapmak
Her şey daha az duymak
Her şey daha az görmek için…
Bir ağaç nasıl kendinin olur
Neresinden diye diye…
Kendini omzundan nasıl öperse bir ağaç
Sana öyle uzanıp,
Kendimi omzumdan öptüm.
Tekini kaybetmiş bir şey gibi
Tek ama yepyeni kaldım
Bilmiyordum kime…
Bilmiyordum niye… (Seyyidhan Kömürcü, Kendinin Ağacı)
Fatih Altaylı, Türkiye’den neden hâlâ umutlu olduğunu Malatya’dan çıkan bir başarı hikâyesiyle anlattı.
Malatya’nın bir köyünde, değirmencilik yapan bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Dr. İbrahim Ethem Hamamcı, Malatya Fen Lisesi’nin ardından üniversite sınavında sayısal Türkiye 1.’si oldu.Aslında mühendis olmak istiyordu.
Ailesinin isteğiyle tıp yazdı. Daha sonra aynı anda hem Tıp Fakültesi’ni hem Bilgisayar Mühendisliği’ni tamamladı.
Yoluna İsviçre’deki ETH Zürih‘te devam etti. Yapay zekâ ve tıp alanındaki çalışmalarıyla Google PhD Fellowship bursunu kazandı, Cambridge’de araştırmalar yürüttü.
Doktorasını bitirdikten sonra dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden milyon dolarlık iş teklifleri aldı. NVIDIA’nın teklifini reddetti.
Bunun yerine Sezgin Er ile kendi yapay zekâ şirketini kurdu.
NVIDIA bu kez şirkete 4 milyon dolarlık yatırımcı olarak ortak oldu. Yapay zekâ devleri de araştırmalar için 20 milyon dolarlık işlem gücü desteği sağladı.
Şirketlerinin merkezi Silikon Vadisi’nde, bir ofisi ise İstanbul’da. Tüm ekip Türk bilim insanlarından oluşuyor.
Amaçları; yapay zekâyı sağlık hizmetine entegre ederek en ücra bölgelerde yaşayan insanların bile dünya standartlarında teşhis ve tedaviye ulaşmasını sağlamak.
Altaylı, “Türkiye’den umutlu olmamı sağlayanlar işte böyle gençler. Günlük siyasi tartışmaların dışında, insanlığın geleceği için çalışan pırıl pırıl insanlar geliyor.” diyerek
İbrahim Ethem Hamamcı ve Sezgin Er’in hikâyesinin kendisine umut verdiğini söyledi.
Altaylı ayrıca, İbrahim Ethem Hamamcı’nın kendisine “Bilime yönelmemde Teke Tek Bilim programlarının büyük payı var.” dediğini aktararak bu sözlerin kendisini duygulandırdığını ifade etti.
Dikkat günümüzün büyük meselesi. Dijital platformlar dikkati öfke, sansasyon ve anlık heyecanlar üzerinden bölerek yönetiyor. Bölünmüş bir dikkat, bireyi yüzeysel tepkiler veren ve uzun vadeli düşünemeyen bir varlığa dönüştürüyor.
Dikkat ekolojisi, odağımızı ekranların manipülatif akışından çekip, somut çevremize yöneltmeyi içerir.
İki öneri.
Derin Dinle: Çevremizdeki sesleri, ritimleri ve doğal süreçleri aktif bir biçimde fark etme pratiği. Bu, sadece kulakla duyulan bir eylem değil, zihnin odak noktasını bilinçli olarak kaydırma sanatıdır. İnsanları, kuşları, rüzgarın hışırtısını, çekirgelerin ötüşünü dinleyebilmek.
Algılarını Genişlet: Dijital mecraların dar kalıplarından sıyrılarak, fiziki dünyadaki ayrıntılara (örneğin bir kuşun ötüşü, rüzgarın yönü, bitkilerin büyüme evreleri) odaklanmak, zihnin gerçeklik duygusunu yeniden kazanmasını sağlar.
Odağımızı algoritmaların belirlediği sanal gündemlerden çekip somut dünyaya verdiğimizde, algılama kapasitemiz genişler ve zihinsel bağımsızlığımız güçlenir.
Dünyaya kulak ver.
Harput türküleri erkek sesine yakışır. Ama hatasız ve mükemmel bir yorum gelmiş güzel sanatçımızdan. Emek böyle bir şey işte. Yetenek yetmez bu türküye...
Bir tablo, binlerce kelimeden daha fazlasını anlatabilir.
Picasso’nun Guernica eseri, savaşın yalnızca şehirleri değil; umutları, aileleri ve insanlığı da nasıl yok ettiğini anlatan güçlü bir semboldür.
Bu video, sanatın sessiz ama en güçlü çığlıklarından birini hatırlatıyor.
İspanya’nın Guernica şehrinin Almanlar tarafından bombalanmasını anlatan eseri Picassonun evinde gören Nazi subayı meşhur soruyu sorar “Bunu siz mi yaptınız ?” O da “Hayır siz yaptınız.” Diye cevap verir.
🕊️ Barışın değerini unutmamak dileğiyle.