Resmi Gazetede bugün yayımlanan 7588 sayılı Kanunla, 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 28 inci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.
“ Millî Savunma Bakanlığı merkez, taşra, yurt dışı teşkilatı ile bağlı, ilgili, ilişkili ve bünyesindeki kuruluşlarda görevli personel ve bunların adayları ile Milli Savunma Üniversitesinde eğitim gören askeri öğrenci ve bunların adayları hakkında; Jandarma, Sahil Güvenlik ve Emniyet teşkilatlarında görevli personel ve bunların adayları ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi, Polis Akademisi ve bunlara bağlı eğitim ve öğretim kurumlarındaki öğrenciler ile bunların adayları hakkında; Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı personeli hakkında; terör örgütleriyle eylem birliği içerisinde olmak, bu örgütlere yardım etmek, kamu imkân ve kaynaklarını bu örgütleri desteklemeye yönelik kullanmak ya da kullandırmak, bu örgütlerin propagandasını yapmak, bu örgütlerle iltisaklı olmak gerekçeleriyle kamu görevine alınmayan veya kamu görevinden veya meslekten ayrılan/çıkarılan yahut sözleşmesi feshedilenlerle ilgili idari davalar ile 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici 35 inci maddesi uyarınca tesis edilen idari işlemlere yönelik açılan idari davalar ile ilgili mevzuat uyarınca gerçekleştirilen güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması işlemlerinin idarece olumsuz değerlendirilmesi sonucu söz konusu idari işleme yönelik açılan davalarda verilen ve göreve iade sonucunu doğuran mahkeme kararları uyarınca tesis edilecek işlemler, nihai kararların kesinleşmesinden sonra yerine getirilir. ”
HÜKÜMLÜNÜN CEZA EVİ DIŞINDA DENETİMLİ SERBESTLİK TEDBİRİ UYGULANIRKEN İŞLEDİĞİ SUÇTAN DOLAYI TUTUKLANMIŞ OLMASI İYİ HALLİLİĞİNİ ETKİLEMEZ
▶️Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği'nin 6/1-c maddesinde, "Cezaları yüksek güvenlikli kapalı kurumlar veya diğer kapalı kurumların yüksek güvenlikli bölümlerinde infaz edilenlerden toplam cezalarının üçte birini bu kurumlarda iyi hâlli olarak geçiren ve koşullu salıverilme tarihine üç yıl veya daha az süre kalanlar, açık kurumlara ayrılabilir." şeklinde yer alan açıklamalar ile, Yargıtay 1.Ceza Dairesinin 2021/10242 Esas, 2021/12393 Karar sayılı kararında; '' hükümlünün koşullu salıverilmesi için mahkum olduğu cezanın infazı sırasında, ceza infaz kurumunda geçirmiş olduğu sürede iyi halli olmasının gerekli ve yeterli olduğu, infaz kurumu dışında denetimli serbestlik tedbiri kapsamında geçen süreçte iyi halli olup olmamasının koşullu salıvermeye etkisinin olmadığı belirtilmiştir.'' şeklinde tutukluluk durumunun cezanın infazı sırasında iyi halliliğe etki eden bir durum olarak değerlendirilmediğinin belirtildiği, bu anlamda hükümlünün ceza evi dışında denetimli serbestlik tedbiri uygulanırken işlediği suçtan dolayı tutuklanmış olmasının iyi halliliğine etki etmeyeceğinden şikayetin kabulü yerine reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir." (1. Ceza Dairesi 2024/2265 E. , 2024/8844 K.)
ANAYASA MAHKEMESİ'NİN BYLOCK DOSYALARI KAPSAMINDA VERDİĞİ RAMAZAN ÇAKIR KARARI HAKKINDA DEĞERLENDİRMEM
AYM'nin Ramazan Çakır kararı, yaklaşık on yıldır ByLock deliline dayanılarak verilen mahkûmiyetlerin yol açtığı ağır hukuksuzlukların giderilmesi bakımından önemli, ancak oldukça geç kalmış ve eksik bir adımdır. Mahkeme, bir lise öğretmeni olan başvurucu hakkında verilen 7 yıl 6 ay hapis cezasında adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar vermiş ve yeniden yargılama yapılmasına hükmetmiştir.
Başvurucunun mahkûmiyeti; sendika üyeliği, Bank Asya'da hesap bulundurması ve ByLock kullandığı iddiasına dayandırılmıştır. AYM ise derece mahkemelerinin yalnızca teknik kayıtlara dayanarak sonuca ulaştığını, ancak ByLock'un gerçekten örgütsel amaçla kullanılıp kullanılmadığını araştırmadığını tespit etmiştir. Mahkemeler; yazışmaların içeriğini, başvurucuyla irtibatlı olduğu belirtilen diğer kişiler hakkında yürütülen soruşturmaları ve Yargıtay'ın kendi içtihadında zorunlu gördüğü araştırmaları yapmadan mahkûmiyet kararı vermiştir. Bu nedenle başvurucunun "ByLock'u örgütsel amaçla kullanmadım" savunması da gerektiği gibi değerlendirilmemiştir.
Bu tespit önemlidir. Çünkü AYM, ByLock'a dayalı mahkûmiyetlerde eksik inceleme ve yetersiz gerekçenin hak ihlaline yol açabileceğini açıkça ortaya koymuştur.
Bununla birlikte kararın önemli bir eksikliği de bulunmaktadır. Başvurucu, suçta ve cezada kanunilik ilkesinin de ihlal edildiğini ileri sürmesine rağmen AYM bu iddiayı incelememiş, sadece gerekçeli karar hakkı yönünden ihlal kararı vermekle yetinmiştir.
Oysa AİHM'in Yalçınkaya ve ardından Yasak kararlarında ortaya koyduğu temel mesele çok daha kapsamlıdır. Sorulması gereken soru şudur: Kişinin gerçekten örgütün terör niteliğini bildiği, örgütün amaçlarını benimsediği ve bu amaçlara bilerek ve isteyerek sürekli destek verdiği ispatlanabilmiş midir?
İşte yaklaşık on yıldır bu yargılamalara maruz kalan binlerce insanın, avukatlarının ve hukukçuların sorduğu soru da tam olarak budur.
Terör örgütü üyeliği suçunun oluşabilmesi için kişinin örgütün niteliğini ve amacını bilerek ve isteyerek hareket etmesi ve terörle ilgili amaca destek için özel kastının bulunması gerekir. ByLock kullanımı da dâhil hiçbir delil, bu bilinçli ve iradi bağ ortaya konulmadan tek başına örgüt üyeliğinin kanıtı sayılamaz. AİHM de tam olarak buna dikkat çekmekte; kişinin suç kastı ispatlanmadan cezalandırılmasının, ceza hukukunun en temel ilkelerine aykırı olduğunu vurgulamaktadır.
AYM'nin verdiği ihlal kararı, bireysel bir mağduriyetin giderilmesi bakımından elbette sevindiricidir. Ancak on yılı aşkın süredir devam eden binlerce benzer dosya düşünüldüğünde, gerçek anlamda adalet ancak AİHM'in ortaya koyduğu ilkelerin tüm yargı organlarınca benimsenmesiyle sağlanabilir.
Bugün hala birçok insan, hukuken geçersiz yorumlarla ve özellikle suçun manevi unsurunun varlığı gerekçelendirilmeden verilen mahkûmiyetler nedeniyle yıllarını cezaevinde geçirmiş ya da cezaevi tehdidi altında yaşamaktadır. AİHM'in içtihadı artık bu yargılamaların hukukun evrensel ilkeleri ışığında yeniden değerlendirilmesi gerektiğini açıkça göstermektedir. Zaten AİHM kararlarına dahi gerek yoktu; yıllardır dikkat çektiğimiz gibi hukuk fakültesinde ilk sınıflarda öğretilen ceza hukukunun asgari kriterlerinin göz ardı edilmemesi yeterliydi.
Dilerim hem Anayasa Mahkemesi hem diğer tüm mahkemeler en kısa sürede AİHM'nin ölçülerini (aslında her hukukçunun ezbere bildiği ceza hukukunun en temel kriterlerini) bütünüyle dikkate alır.
Yaklaşık on yıldır süren bu hukuksuzlukların daha fazla insanın hayatını karartmasına artık son verilmelidir.
Müvekkil hakkında 8 yılı aşkın bir süredir devam eden yurtdışı çıkış yasağı adli kontrolü, Anayasa Mahkemesi'nin 16.12.2025 tarih, 2023/95649 başvuru numaralı Veysel Kuşçu kararı dikkate alınarak CMK 110/A maddesi uyarınca azami sürenin dolduğu gerekçesiyle Gaziantep 9. Ağır Ceza Mahkemesince kaldırılmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, OHAL KHK'ları ile meslekten çıkarılan ve 1 Ocak 2026 tarihinden önce başvurusunu yapan başvuruculardan da Kapak Sayfası düzenleyip göndermelerini talep etmeye başladı.
AİHM daha önceki duyurusunda, 1 Ocak 2026 tarihi ve sonrasında yapılacak OHAL KHK'sı ihraç başvurularında kapak sayfası kullanılması gerektiğini belirtmişti.
Mahkemece tarafımıza gönderilen yazıda, söz konusu kapak sayfasının en geç 12 Haziran 2026 tarihine kadar AİHM’e ulaştırılması gerektiği belirtilmektedir.Tarafımıza bildirim e-Comms üzerinden yapıldığı için gönderim de e-Comms üzerinden yapılacaktır. Ancak bildirimi posta ile yapılan basvurucuların aynı usulle gönderim yapmaları gerekmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, “Şaban Yasak v. Türkiye” başvurusunda tarihinde bir ilke imza atarak; AİHM İkinci Daire'nin 27 Ağustos 2024 tarihinde verdiği 'ihlal yoktur" kararını bozarak, başvurucu hakkında suçun maddi ve manevi unsurları somut delillerle ortaya konulmadan ve suçun tüm kurucu unsurlarının mevcudiyeti bireyselleştirilmiş bir
șekilde usulünce tespit edilmeden mahkumiyet kararı verilmesi nedeniyle, “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesinin ihlal edildiğine (AİHS md. 7) ve başvurucunun cezaevinde kötü muameleye maruz kaldığını belirterek "İskence ve Kötü Muamele Yasağının" ihlal edildiğine (AİHS md. 3) hükmetti.
📢AYM: Yurt Dışına Çıkış Yasağı Tedbiri İçin Öngörülen 7 Yıllık Azami Süreye İstinaf ve Temyizde Geçen Süreler Dahildir!
⚖️AYM Genel Kurulu tarafından 16 Aralık 2025 tarihinde karara bağlanan Veysel Kuşçu başvurusu, adli kontrol sürelerinin hesaplanması ve mahkemelerin tutuklama yetkisiyle ilgili hususların yer aldığı ve AYM'nin önceki içtihadını değiştirdiği önemli bir karardır. Kararda, özellikle terör suçlarında uygulanan yurt dışı çıkış yasağının azami süresi ve bu süre dolduktan sonraki yargısal tasarrufların geçerliliği ele alınmıştır.
⚖️Başvuruya konu olay, 21 Ağustos 2016 tarihinde başvurucu hakkında başlatılan örgüt üyeliği soruşturması kapsamında "yurt dışına çıkış yasağı" tedbirinin uygulanmasıyla başlamıştır. Başvurucu, 2018 yılında 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmış, bu karar 2019 yılında istinaf mahkemesi tarafından onanmış ve dosya temyiz incelemesi için Yargıtay’a gitmiştir. Bu uzun süreç boyunca yurt dışı yasağı tedbiri üzerinde herhangi bir yeni değerlendirme yapılmamıştır.
⚖️5 Ekim 2023 tarihinde başvurucu, bir grup şahısla birlikte bir tekne içerisinde Yunanistan’ın Kos Adası’na geçmek üzereyken yakalanmıştır. İlk derece mahkemesi, başvurucunun 2016'dan beri devam eden adli kontrol tedbirine uymadığını ve kaçma girişiminde bulunduğunu belirterek tutuklanmasına karar vermiştir. Başvurucu ise 2016'da başlayan tedbirin kanuni azami süresi olan 7 yılın (21/8/2023 tarihinde) dolduğunu, dolayısıyla ortada ihlal edilebilecek tedbir ve yasak kalmadığını savunmuştur.
⚖️Anayasa Mahkemesi, tutuklamanın hukuka uygunluğunu incelerken öncelikle "kanunilik" ilkesini dikkate almıştır. CMK'nın 110/A maddesi uyarınca, terör suçlarında adli kontrol süresinin uzatmalarla birlikte en fazla 7 yıl olabileceği tespit edilmiştir. Mahkeme, yerel mahkemelerin "dosya kanun yolunda (istinaf/temyiz) olduğu sürece azami süre işlemez" yönündeki yorumunu hatalı bulmuştur. AYM’ye göre, hürriyeti bağlayıcı olmayan yurt dışı yasağı gibi tedbirlerde, hükümden sonra geçen süreler de azami sürenin hesabına dâhil edilmelidir.
⚖️Bu bağlamda başvurucu hakkındaki 7 yıllık sürenin 21 Ağustos 2023'te dolduğu, dolayısıyla yakalandığı tarih itibarıyla başvurucunun hukuken geçerli bir adli kontrol yükümlülüğü altında bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Hükümsüz kalmış bir tedbirin ihlali gerekçesiyle tutuklama yapılmasının kanuni bir temeli olmadığı açıkça belirtilmiştir.
⚖️AYM'nin üzerinde durduğu ikinci önemli husus mahkemelerin yetkisidir. Yerel mahkeme başvurucuyu sadece tedbir ihlalinden değil, aynı zamanda CMK'nın 100. maddesindeki genel "kaçma şüphesi" gerekçesiyle de tutuklamıştır. Ancak AYM, dosyanın Yargıtay aşamasında olduğuna dikkat çekerek, bu aşamada ilk derece mahkemesinin genel hükümlere dayanarak tutuklama kararı vermesini sağlayacak açık bir kanun hükmü bulunmadığını belirtmiştir. İlk derece mahkemesinin kanun yolu aşamasında bu yetkiyi kullanması da kanunilik ilkesine aykırı bulunmuştur.
⚖️Anayasa Mahkemesi, yaptığı değerlendirmeler sonucunda başvurucunun Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Ayrıca, ihlalin yalnızca tespiti başvurucunun zararını gidermeyeceği için, başvurucuya 167.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiştir.
📍Benzer durumda olanlar, AYM'nin bu kararını emsal göstererek haklarında verilen yurt dışına çıkış yasağı tedbirinin kaldırılmasını talep edebilirler.
🔗Karar Link: https://t.co/uwvIudM4nz
"Misafirliğe gelen 3 yaşında çocuk elindeki telefonu fırlattı ve televizyonumuz kırıldı.
Babası özür dilemek şöyle dursun bu kırdığı dördüncü telefon ikinci de televizyon diye pişkin pişkin güldü.
6 yaşındaki çocuk pazar tezgâhındaki dolmalık biberleri parmağıyla tek tek popit gibi deldi, pazarcı ardından ürünleri tek tek ayıklayıp kaldırmak zorunda kaldı ve annesi bir kere bile yapma demedi.
Evimize gelip tuvalete çocuğunun peşinden "özgüveni kırılır" diye gitmeyen anne sayesinde, çocuğun batırdığı banyoyu ben temizledim.
Elinde kıyır kıyır elmalı kurabiyeyle evin içinde dolaşan çocuk için "örtü sereyim de öyle yesin" dedim. Annesi "Oturup yemez ki" diyerek omuz silkti.
Komşu çocukları bahçe aydınlatmalarını kırıyor. Söyleyince, "Çocuğumdan daha kıymetli değil" karşılığını alıyorsun.
Sorun çocuklarda değil. Sorun, kitap okumayan, pedagojiden bihaber ama Instagram'da izlediği iki videoyla kendini "çocuk ruhundan anlayan ebeveyn" ilan eden yetişkinlerde.
Neymiş efendim, çocuk özgürmüş, keşfederken engellenmezmiş, hayır denmezmiş, yoksa özgüveni kırılırmış.
Peki hangi psikoloji, hangi din, hangi kültür, hangi örf bu vurdumduymazlığı meşrulaştırıyor?
Yeni bir akım ortaya çıkardılar: "sorunlu davranışları özgürlük sanan bir ebeveynlik"
Disipline "travma", sınır koymaya "baskı" adını verdiler bir de...
Çocuk merkezli olmak; her şeyi çocuğa bırakmak değil, onun iyiliği için sağlıklı sınırlar çizebilmektir.
Özgürlük; başkasının hakkını çiğnemek değil, saygı duyarak var olabilmektir.
Ebeveynlik; sadece sevmek değil, yön gösterebilmek ve sorumluluk vermektir.
Çocuklarımızı özgürleştiriyoruz sanırken, aslında onları ölçüsüzlüğe teslim ediyoruz.
Topluma, hayata, başkasının varlığına karşı duyarsız bireyler yetiştiriyoruz.
Ama unutmayın, çocuklar her zaman öğrenir. Ya sorumluluğu ya sorumsuzluğu...
Ve çoğu zaman derslerini öğretmenlerinden değil, ebeveynlerinden alırlar.
O yüzden mesele çocuk değil. Mesele aynaya bakmayı reddeden yetişkinlik."
Şeyma Çekici