O dönem İran islam devrime net bir şekilde karşı olan isimler de vardı elbette:
Turkiyeden: Çetin Altan - Ugur Mumcu - Metin Erksan Dünyadan: Hannah Arendt - Susan Sontag - Ingmar Bergman - Federico Fellini
Gibi isimler devrime karşı çok sert bir karşı tavır almışlardı ancak az önce bahsettiğim gibi entelektüel sol camianın çoğu aynı fikirde değildi...
Jean-Luc Godard: "İran'da olan şey, Batı'nın kurduğu iktidar ilişkilerine karşı halkın kendi kaderini geri alma çabasıdır"
Jean-Paul Sartre: "Anti-emperyalist bir halk hareketidir bu"
Simone de Beauvoir: "Halkın Şah'a karşı başkaldırısı..."
Michel Foucault: "Bu hareket tarihin bize nadiren gösterdiği türden ruhani ve kolektif bir uyanıştır"
Pier Paolo Pasolini: "Halkın doğal uyanışı..."
Mesela Godard'ın devrime olan ilgisi İran’a gidip devrim sürecinin belgeselini çekmek ve Humeyni ile röportaj yapmak isteyecek (ve reddedilecek) kadar fazlaydı.
Bu ve bunlar gibi onlarca saygı duyduğum entelektüeller ve sinemacılar benim göremediğim bir şey mi görüyorlardı yoksa Şah yerine kim gelirse gelsin daha iyi olacağına dair irrasyonel bir inanç mı yaratmışlardı...
Yorumlarınızı gerçeten merak ediyorum...
Bir süredir İran'dayım. İran’dan dönmeden önce gerçekten anlamlandırmakta zorlandığım, sizlerin de fikirlerini merak ettiğim birkaç konuyu paylaşmak isterim.
Ben Atatürk dönemi Türkiyesi ile Şah dönemi İran’ını birçok açıdan çok benzetiyorum. Modernleşme süreçlerine yeni giren iki ülke sonuçta. Elbette Atatürk’ün de Şahların da eleştirilecek çok tarafı vardır. Tarih kimseyi bütünüyle aklamıyor.
Fakat o dönemlerde bu ülkelerde Atatürk ve Şah’tan daha iyisini beklemenin de hayalperestlik olacağını düşünüyorum. Daha modernleşememiş ülkelerin toplumlarından ve liderlerinden post-modern idealler beklemek biraz naif bir beklenti olacaktır.
Asıl anlamlandıramadığım durum ise şu. Nasıl oluyor da İran İslam Devrimi dönemindeki neredeyse bütün sol entelektüel camia Humeyni’nin getireceği şeriat rejiminin Şah rejiminden daha özgür ve müreffeh olabileceğine inanarak bu devrimi destekleyebiliyor. Dönemi Şah rejiminin yaptıklarını ve Humeyni’nin Paris'te verdiği demeçlerini izlediğimde (radikal konuşmayarak Batı’da sempati toplamaya çalışmasına rağmen) iki tarafın aynı terazide bile tartılamayacak durumda olduklarını düşünüyorum.
Batı’nın ve ABD’nin de aynı şekilde eleştirilecek çok ama çok tarafı var elbette ama asıl gerçekten merak ettiğim soru ise şu: o dönem birçok ilerici, aydın, sol entelektüel camianın batılı değerleri savunan Şah rejimi yerine şeriatçı molla rejimini desteklenmesinin arkasında yatan sebepler nelerdi...
Hegel toplumların ve insanların temel çelişkisinin kabul edilme ve saygı görme olduğunu söyler.
İlk okuduğumda çok anlam verememiştim bu söze, Fukuyama’nın kitapları bu sözü daha iyi anlamamı sağladı.
Artık azınlık meselelerine karşı bakış açımı bu retorik üzerinden kuruyorum…
No-one will stop Putin with phone calls. The attack last night, one of the biggest in this war, has proved that telephone diplomacy cannot replace real support from the whole West for Ukraine. The next weeks will be decisive, not only for the war itself, but also for our future.
Sinemaseverlerin yakından tanıyacağı efsanevi film stüdyosu ''Mosfilm'' eski Sovyet filmlerinde kullanılan ve şuan çeşitli müzelerde sergilenmekte olan tank ve askeri ekipmanları Rus ordusuna gönderiyor!
Putin ile görüşmesinin ardından Mosfilm başkanı Karen Shakhnazarov çalışır durumda olan yüzlerce askeri araç, tank ve ekipmanı Rus ordusuna teslim edeceğini açıkladı...
Hayranlık ile izlediğim bir sürü Sovyet filminde kullanılan eşyaların Ukrayna topraklarına yok edilmeye gönderilmesi çok üzücü, büyük bir kültürel kayıp olacak.
Müzelerdeki savaş aletlerine bile göz diktiğine göre Putin düşündüğümüzden bile daha batak durumda anlaşılan...
Artık yirmi yaşındayım... Eskiden bana haz veren Marvel filmlerinden veya animelerden zevk alamıyorum artık. Fakat Hayao Miyazaki'nin filmleri yıllar geçmesine ve çocukluğumun bitmesine rağmen bana hala aynı çocuksu ve masum duyguları yaşatmayı başarıyor.
Yarattığı saf duygulardan oluşan dünya özellikle sinemada izlendiğinde insanı içine çekerek kendine bağlıyor ve kısa bir süre de olsa hayatındaki sorunlarından koparıyor...
''Sinema en güzel aldatmacadır'' demiş Godard. Sanırım Miyazaki bu aldatmacayı doğru kullanmayı biliyor...
The people of Moldova have spoken: our EU future will now be anchored in the constitution. We fought fairly in an unfair fight—and we won.
But the fight isn’t over. We will keep pushing for peace, prosperity, and the freedom to build our own future.
Fyodor Dostoevsky'nin tek torunu Dmitry Dostoevsky geçtiğimiz hafta 79 yaşında hayatını kaybetti.
Milliyetçi, dindar, Putin hayranı ve sert karakterli yapısı ile çok ilginç bir kişilikti. Türünün son örneklerinden sayılabilecek tam bir ''Rus'' idi kendisi. VKontakte hesabından yaptığı paylaşımları merak ile takip ediyordum, toprağı bol olsun...
https://t.co/ezDNIKcAT5
Dmitry'nin oğlu Alexey Dostoevsky...
İsimlerini ''Karamazov Kardeşler'' den almışlar anlaşılan... Zaten görünüş olarak da bir kitaptan fırlamış gibiler...