Acıların içinden geçip, hala vicdanlı kalabilmişlere… Zulüm görse de zulmetmeyenlere… Yandım diye başkasını yakmayanlara… Kırılsa da kirlenmeyenlere hep saygı duyuyorum. Çünkü onlar bilirler ki, canı yananın başkasının canını yakması işin en kolay yoludur. Zor olan, o kötü döngüyü kırmak ve haksızlığa kapılmamaktır. Kendisine fırlatılan taşlardan nefret duvarları örmek yerine, o taşları sessizce kenara koyanların duruşu çok değerlidir.
Dünya, uğradığı haksızlıklar yüzünden etrafına kırıcı davranan insanlarla dolu. Oysa kalbi kırılmışken bile bir başkasını incitmemek için titiz davrananlar, bu hayatın gerçek mucizeleridir. Onlar, içlerindeki fırtınalara rağmen dışarıya esen sakin bir rüzgar gibidir. Yaşadıkları hiçbir kötü şey, içlerindeki adalet ve merhamet duygusunu bozamaz. Kötülüğün ortasında temiz ve iyi kalabilmek, aslında bu dünyadaki en büyük güç ve en sessiz başkaldırıdır.
"Esiyorsa rüzgâr, arkana almaya bak,
Zira her esintinin bir durulması vardır.
Sütle dolduysa deven, sağmaya bak,
Zira bilemezsin, ne vakit ayrılık vardır."
Harika dizeler. Evet, hayata yaklaşımımız bu olmalı. Ânı değerlendirmek, fırsatı ganimet bilmek hatta imkânsızlıklardan bile bir sıçrama yapıp şartları lehimize çevirmek. Çünkü gelen her güzelliğin bir de gitmesi vardır. Daim olmaz, çok durmaz, sürekli bizi beklemez. Değerlendirilmezse çeker gider.
Öyleyse akıyorken doldurmak, demiri tavında dövmek lazım.
Profesör Ali Nihad Tarlan:
Kahvesiz ahvâlimiz pek derbeder
Kalmıyor dizlerde dermandan eser
Kahvedir derd-i dile derman meğer
Kahve lutfet varsa imkânın eğer
:)
Üslup her şeydir.
Mesela "Yemek nasıl olmuş?" sorusuna;
"Güzel olmasaydı yemezdim."
demek de var.
"Sen yaparsın da güzel olmaz mı?" demek de.
Velhasıl, ehline denk gelmeyen her şey ziyan olur.
İyilik yaptığın kimsenin şerrinden, kötülüğünden sakın sözünü hiçbir zaman anlamamıştım. Nasıl yani derdim, birini gözet, korumaya çalış, zor zamanda yanında ol, sana hangi kötülüğü yapabilir ki? Aklına gelir mi böyle bir şey? Meğerse burada şer ve kötülüğü başka türlü okumak lâzımmış. Senin yaptığının tam zıttı mesela. O seni gözetmiyor, korumak umrunda değil, neye ihtiyacın olduğunu bildiği halde aklına bile gelmiyorsun. Yani bencillik ve ketumluk da var burada. İstiyor ki hep kendisine verilsin, hep kendisi görülsün. Bir büyüğüm bahsederdi böylelerinden. "Onlar sadece keser gibi, hep bana hep bana diye yontarlar" derdi. Ne büyük bir sözmüş. En tuhafı da bu insanların tasavvufa, psikolojiye, hatta kişisel gelişime, insan ilişkilerine, yani manevi meselelere ciddi mesai harcamaları. Biz ona gayriciddi heves diyelim artık. Mesai çok büyük iştir çünkü. Bu kadar laf laf laf, insanın hâline zerre sirayet etmeyince elbette foya da çıkıyor ortaya. Kimse görmez zannediyorlar, Allah sürekli bunları setredecek diye düşünüyorlar herhalde. Kendini kandırmak da bir başarıdır fakat zerre saygı kazandırmayan bir başarı. Selâmet bile dilemek gelmiyor içimden böylelerine artık. Ama şunu derim: Bu kabağın bir sahibi var, başarılar.
Evet Yağızcım, sen de kırkına dayandın ama nihayet bir sözün manasını anladın. İyilik yaptığın kimsenin şerrinden sakın.
Dostoyevski, Suç ve Ceza kitabında:
“Herkesin, gidebileceği bir yeri olmalı” der ve ekler:
“Çünkü öyle bir an olur ki, insanın mutlaka bir yere gitmesi gerekir.”
Ben iyi bir insanım, o yüzden de iyi insan severim. İnsanlara iyi davranan, kibar insanları.
Kalbiyle konuşanı, sesi yükselmeden derdini anlatanı. Gücü kırmaktan değil, incitmemekten alanları. Herkesin bir yükü olduğunu bilen, ona göre yürüyenleri. İyilik bir tercih değil, alışkanlıktır bende. Bu yüzden kalabalıklar değil, az ama temiz insanlar yeter bana.
Herkesin sağlığını kaybedene kadar binlerce sorunu vardır. Sağlığını kaybettikten sonra ise tek bir sorunu. Sevdiklerinizle birlikte beden ve akıl sağlığınızın yerinde olduğu bir yıl dilerim.
Noam Chomsky: "Okul sisteminin yalnızca itaatkâr olmayı değil, can sıkıntısına katlanmayı, oturup saate bakmayı ve sınıftan kaçmamayı da öğrettiğini fark ettim. Bu, tam olarak bir kapitalist şirkette çalışırken sahip olmanız gereken bir beceri."
Verdiği hasarın farkında olmayan insana neyi nasıl anlatacaksın. Bir kere ben sana bunu nasıl yaptım diye, ben seni nasıl bu hale getirdim diye üzülmeyen, bir kere kaybetme korkusuyla eli ayağına dolanmayan insana neyi anlatacaksın.
Torino'da 1889'da hayatının dönüm noktasına yürüdüğünü bilmeyen Nietzsche, şehri dolaşırken bir faytoncunun atını kırbaçladığını görür...
At o kadar yorgundur ki kırbaç darbelerine tepki veremez halde yere çökmüştür...
Nietzsche, koşarak atın yanına gider, boynuna sarılır, ağlayarak ata bir şeyler söyler, bilincini yitirir ve bayılır... Bayılmadan önce ata "Anne, senden özür dilerim" veya "Anne, ben bir aptalım" dediği rivayet edilir...
Bu olaydan sonra tam on yıl kimseyle konuşmaz ,dengesiz davranışları artar, akıl hastanesine yatırılır ama asla eskisi gibi olamaz...
Dostoyevski benzer bir olayı Suç ve Ceza'da Raskolnikov'un uykularını kaçıran en büyük kabusu olarak bir çocuğun çaresizliğiyle anlatır... Raskolnikov küçük bir çocuktur...
Bir arabacı yorgun yürüyemeyecek halde ki atını; hiç acımadan, çekemeyeceği kadar insanla dolu arabayı çekmesi için kırbaçlar ve yanındakiler de onunla birlikte ellerine geçen her şeyle ata vururlar...
Küçük bir çocuk olan Raskolnikov ata sarılır, ağlar yardım ister ama kimse ona yardım etmez...
En sonunda arabacı herkesin gözü önünde atı vahşice öldürür...
Yaptığından kendisi ve onunla birlikte olanlar büyük keyif alırlar...
Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında Nietzsche'nin olayını şöyle değerlendirir...
"Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığıyla özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş gözlerden uzak sınavı) onun merhametine bırakılmış olanlara davranışlarında gizlidir: Hayvanlara...Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır.O kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır."
Nietzsche ve Dostoyevski, insanların anlam veremedikleri merhametsizliği karşısında çaresiz kalıp, insanlardan uzak durmayı tercih etmişler..
Goethe bu çaresizliği şöyle tanımlar:
Dünya Hassas Kalpler İçin Bir Cehennemdir..!
Kendini tüketmenin en kestirme yolu: kontrol edemeyeceğin bir şeye tüm varlığını bağla.
Olmayınca suçluluğu da üstlen, sanki kader senin elindeymiş gibi.
İnsan en çok, elinden gelmeyeni görev bildiğinde tükenir.
Ülkede, yükseköğretim mezunları dahil olmak üzere, ciddi düzeyde okuduğunu anlayamama problemi var. Bunun olası nedenleri;
• Düşük zeka
• Kavrama yetersizliği
• Neden-sonuç ilişkisi kuramama
• Kitap okumama
• Düşünmeden yorum yapma
• Kötü niyet
• Güçlü ezberler
• Önyargı