Yengeç sepeti sendromu
Kolektif paçadan yakalanmışlık üzerine
Balıkçı tezgahlarında ya da okyanus kıyılarında sıkça gözlemlenen, biyoloji literatüründen çıkıp sosyal psikolojinin en karanlık dehlizlerine yerleşen garip bir doğa olayı vardır: Yengeç sepeti sendromu.
Sistem basit ama dehşet vericidir. Tek bir yengeci ağzı açık bir sepete koyarsanız kısa sürede tırmanıp oradan kaçacaktır. Ancak sepetin içine birden fazla yengeç doldurursanız içlerinden biri özgürlüğe doğru tırmanmaya başladığı an diptekiler onun bacaklarına yapışacak ve onu hızla aşağıya, kalabalığın içine doğru çekeceklerdir.
Yukarı tırmanan her yengeç istisnasız bir şekilde geride kalanlar tarafından sabote edilir. Günün sonunda sepetin kapağı açık olmasına rağmen tek bir yengeç bile kurtulamaz. Herkes aynı çukurda ölmeyi birinin kurtulmasına mı tercih etmiştir?
Bu biyolojik refleks insan topluluklarında da ilginç bir şekilde gözlemlenir. Sosyal psikolojinin babalarından Henri Tajfel sosyal kimlik kuramında bireyin bir gruba ait olma ve o grubun normlarını koruma dürtüsünün rasyonel akıldan çok daha baskın olduğunu gösterir. Bir grubun içindeki birey statükonun dışına çıkmaya, yani sepetten kafasını uzatmaya yeltendiğinde grubun kolektif egosu sarsılacaktır. Çünkü tırmanan kişinin başarısı dipte kalanların yetersizliğini, tembelliğini ve esaretini yüzlerine vuracaktır. Zinciri kırmak, zincire tutunmaktan her zaman daha zordur.
İnsan psikolojisinde ve sosyal davranışlarında bu aşağı çekme eylemi bir kötülükmüş gibi sunulmaz. Aksine güçlü bir rasyonelleştirme yani haklı çıkarma mekanizmasıyla maskelenir. Leon Festinger'in bilişsel çelişki kuramı bu konuyu analiz eder. Dipteki insan tırmanan insanı gördüğünde içinde bir çatışma yaşar: Ben neden buradayım ve o neden yukarıda?
Bu acı verici çatışmayı çözmenin iki yolu vardır, ya aşağıdaki de tırmanma cesareti gösterecektir ki bu büyük emek ve risk ister ya da tırmananın aslında yanlış yolda, hain, kibirli veya cahil olduğunu iddia ederek onu aşağı çekecektir. İkinci yol sıfır maliyetle içsel huzur sağlar. Böylece paçadan yakalamak sepet sakinleri için bir görev ve bir tür koruma refleksi haline gelir.
Bu noktada insanlık tarihinin en köklü zihinsel sepetlerinden birine, dogmalar ve katı ideolojiler sepetine gözlerimizi çevirmemiz gerekiyor. Çünkü bu sepetin içinde aydınlanmak isteyenleri aşağı çekmek üzere kurulmuş iki düşman kardeş yaşar: Gelenekçi mezhepçi dogmatizm ve reaksiyoner ateizm.
Bu büyük bir paradokstur çünkü iki zıt kutbun mensupları mukaddes bir ittifak içindedir.
Dışarıdan bakıldığında bu iki kutup siyah ile beyaz kadar birbirinden uzaktır. Biri mutlak bir kutsallık iddiasıyla konuşur diğeri ise mutlak bir rasyonalizm maskesi takar. Ancak her ikisinin de hayata, bilgiye ve insana yaklaşımlarındaki örüntüyü inceleme altına aldığımızda şoke edici bir metodik simetri ile karşılaşırız.
Her iki grup da aynı yengeç sepeti içinde yaşamaktadır ve her iki grubun da korkusu aynıdır: Bireyin, aracıları aradan çıkararak, Kuran metniyle doğrudan, çıplak, aydınlık ve pratik bir bağ kurması.
Gelenekçi yüzyıllardır biriktirdiği kültürel anlatıları, uydurulmuş rivayetleri ve kendi kurduğu ruhbanlık tekelini korumak zorundadır. Sepetten kafasını uzatıp durun, ben bu kitabı kendi aklımla, kendi dilimle okuyup anlamak istiyorum diyen bir bireyi gördüğü an dehşete kapılır. Hemen 'kutsal' bir panik içinde onun paçasına yapışır: Sen kimsin? Alim misin? Üstat mısın? 15 ilim bilmeden, arapçanın yedi lehçesini yutmadan o kitaba dokunursan sapıtırsın!
Gelenekçinin derdi bilginin tekelini elinde tutarak inşa ettiği o konforlu sepet hiyerarşisini korumaktır. Bireyin özgürleşmesi gelenekçinin otoritesinin intiharı demektir.
Peki sepetin diğer tarafındaki ateist orada ne yapmaktadır? Şaşırtıcı bir şekilde gelenekçiyle birebir aynı metodolojiyi kullanır. O da sepetten çıkmaya, Kuran'ı dürüstçe ve önyargısızca analiz etmeye çalışan zihnin paçasına yapışır. Silahı ise bellidir: Bağlamından koparılmış, tahrif edilmiş, bilerek bozulmuş birkaç çeviriyi bayraklaştırır. Bakın, burada ne yazıyor, bu kitap mantıksız, çağ dışı, bunu okuyup da zaman kaybetme, hemen sepetimize geri dön der.
Ateist marjinal grup da bireyin Kuran ile doğrudan bağ kurmasını istemez, çünkü bilir ki dürüst ve entelektüel bir okuma onun din karşıtlığı üzerinden kurduğu o sığ kimlik alanını ve manipülasyon konforunu elinden alacaktır. Bu yüzden sepetin aşağısında gelenekçilerle birbirlerine sarılırlar.
Gelenekçi kitap dışı külliyatlarla barikatlar kurup ulaşılamaz kılarak Kuran'ı hayattan sürgün eder, ateist ise altını boşaltma, karikatürize etme ve değersizleştirme amacı ile aynı sürgünü gerçekleştirmeye çalışır. İki düşman kardeş bireyi Kuran'dan uzak tutma noktasında gizli bir konsensüs imzalamıştır. Onlar sepetin gardiyanlarıdır.
Enam 26 bu psikolojik teşhisi zaten yapmıştır.
İnsanlığın bu kadim ve sinsi psikolojik paternini modern psikoloji otoritelerinin henüz adını bile bilmediği bir dönemde kalbinden vuran o muazzam deşifre metniyle karşılaşırız. Enam suresi 26. ayette adeta bu iki sepet gardiyanının röntgeni çekilir:
Onlar, başkalarını ondan vazgeçirmeye çalışırlar, kendileri de ondan uzaklaşırlar. Ve onlar, ancak kendilerini mahvederler, ama bunu idrak etmezler.
Enam, 26
Ayetin geometrisi adımı adım işlenen o psikolojik döngü, yengeç sepetinin tam bir tasviridir.
Başkalarını ondan vazgeçirmeye çalışırlar
Ayet patolojinin ilk aşaması olarak aktif engellemeyi koyar. Tıpkı yukarı tırmanan yengeci aşağı çeken diğer yengeçlerde olduğu gibi. Gelenekçi sen anlamazsın sloganıyla, ateist bu zaten çelişkili illüzyonuyla önce başkalarını vazgeçirmeye programlanır. Çünkü başkalarının vazgeçmesi onların kendi konumlarını meşrulaştıracaktır.
Kendileri de ondan uzaklaşırlar
Ayetteki uzaklaşma vurgusu yüz çevirerek, kibirle, dirsek çevirerek uzaklaşmaktır. Kendi iç dünyalarında Kuran'ın özüyle bağı koparmışlardır. İlginç olan ayetin önce başkalarını engellemeyi sonra kendi uzaklaşmalarını saymasıdır. Bu bir psikolojik projeksiyondur. İnsan kendi kopuşunu başkalarını da kopararak örtbas eder.
Ancak kendilerini mahvederler
Sepette kalıp yukarı tırmananı aşağı çeken yengecin zararı doğrudan kendisinedir, o sepetin içinde ölmeye mahkumdur. Kuran ile insan arasına barikat kuranlar da sadece kendi fıtratlarını, zihinsel özgürlüklerini ve insani potansiyellerini helak ederler.
Ama bunu idrak etmezler
En tehlikeli aşama, bu eylemi yaparken bir şuur kaybı ve bir sistemik körlük yaşarlar. Gelenekçi dini savunduğunu zanneder ateist ise rasyonalizm adına tepki verdiğini. Kendi sonlarını hazırlarken zafer sloganları atmaktan geri durmazlar.
Sepeti aşmak mümkün mü?
Yengeç sepeti sendromu insan aklının sürü psikolojisine teslim olduğu yerdir. Gelenekçinin alim fetişizmi ile ateistin hatalı çeviriden cımbızlama dogmatizmi aynı madalyonun iki yüzüdür. İkisi de bireyin kendi aklını kullanmasından nefret eder. Çünkü akıl sepeti kıracak tek güçtür.
Eğer o sepetten çıkmak istiyorsak paçamızı tutan kıskaçların türüne ve rengine bakmayacağız. Ha sarıklı bir gelenekçi paçamızdan tutmuş ha entelektüel maskeli bir reaksiyoner. Yapılması gereken tek şey aradaki tüm sahte distribütörleri, sahte eşik bekçilerini ve manipülatörleri paçamızdan silkelemek olacaktır.
Kuran ile doğrudan bağ kurmak, metni kendi aklımızla, samimiyetle, önyargısız, doğru kaynaktan ve dürüstçe muhatap almak o sepeti aşmamızı sağlayacak yegane eylemdir. Yukarı doğru tırmanırken bizi aşağı çekmeye çalışanlar sepetin dibindeki karanlıkta debelenmeye devam edecektir. Aydınlık bir kaç kıskaç ötededir, unutmayalım; esaret ile cesaret arasında çok küçük bir eylem farkı vardır.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
@rihsaneliacik Hakîkât , zikredenden ve yayandan ötürü değil ; hakîkât olduğu için öyledir. Paylaşanın niyetinden ve emelinden önce taşıdığı epistemolojik değer elzemdir.
İnsanlığın tarihi, sınıf mücadelesinin tarihidir.
Macar yönetmen Marcell Jankovics tarafından yaklaşık 23 yılda tamamlanan kült bir animasyon filminden…
Peygamberlerin düşmanlarıyla savaşı inanç, itikat ve ritüel mücadelesi değildi. Yani inandın-inanmadın, namaz kıldın-kılmadın, başını açtın-örttün kavgası değildi.
Bilakis sosyal adalet mücadalesi ve sınıf savaşıydı.
Şöyle ki;
Peygamberlere düşmanlık gösterenler genellikle din adamlarıydı, hepsi Allah'a inanırdı.
Musa'nın baş düşmanı Firavun'un Amon tapınağı rahipleriydi. Onu ölüme mahkum ettiler.
İsa'nın baş düşmanı Senhedrin din adamları konseyiydi.
Muhammed Peygamberi Bizans'a şikayet edip, kendi ülkesi Mekke-Medine'yi işgali davet ederek Mescid-i Dırar yaptıran rahip Ebu Amir idi.
Mekke'deki 9'lu Kabe çetesi dindarlık iddiasındaki tefeci bezirganlardan oluşuyordu. Allah'a, İbrahim'in dinine ve Kabe'ye hizmet ettiklerini söylüyorlardı.
Bunlardan birisi olan Ebu Cehil peygambere sürekli 'Sabiî' (dinsiz) diyordu. Bedir'de 'Ey Kabe'nin yüce Rabbi! Dinsizlere karşı bize; Beyt'inin hizmetkârlarına yardım et' diye dua etmişti.
"Bu Kur'an iki şehirden servet ve iktidar sahibi birine indirilseydi" (Zuhruf 31) ayetinden anlaşılacağı gibi peygamberin zengin, güçlü, toprak ağası, saray sahibi (Furkan 8, İsra 90-93) olmasını istemeleri, yanındaki yoksulları kov öyle konuşalım (Şuara 111) demeleri meselenin sınıf savaşı olduğunu açıkça gösteriyor.
Peygamberler tarihi adı altında fantastik masalların din ve eğitim kılıfıyla öğretilmesi
Ülkemizdeki Peygamberler Tarihi konulu özellikle devlet destekli içeriklerin incelemesi
En zararlı içerik türü kategorik olarak neyin Kuran'a dahil neyin Kuran dışı, neyin İsrailiyat veya neyin Talmud kökenli olduğuna bakılmaksızın tamamını çorba ederek İslam olarak sunan ve bunu gençlere 'ders' olarak okutan zihniyetin 'devlet onaylı' Peygamberler Tarihi içerikleridir.
İki kitap Diyanet onaylıdır;
- Asım Köksal'ın Peygamberler Tarihi kitabı tam 33 kez basılmıştır.
- Abdullah Aydemir'in ise İslam Kaynaklarına Göre Peygamberler Tarihi isimli kitabı 13 kez basılmıştır.
Bunlar dışında ülkemizde dolaşımda olan 8 farklı Peygamberler Tarihi kitabı daha bulunmaktadır.
Asım Köksal'ın kitabında dikkat çeken husus yazarın İsrailiyat'tan yoğun bir şekilde beslenmesi fakat bu malzemeyi genellikle ihtiyat kaydı düşmeden akışkan tarih anlatısı şeklinde sunmasıdır. Bu yöntem çocuklar ve genel okur için rivayet, masal ve fantastik anlatı ile vahiy bilgisinin düzey farkını yok eder ve hepsinin Kuran kaynaklı olduğu gibi bir yanılsama doğurur. Bu açıdan son derece sakıncalı içeriklerdir.
Özellikle Diyanet onaylı kitaplarda geçen uydurma anlatıları incelemeden evvel bir ayrım yapmakta fayda var:
Kavramsal olarak önemli bir ayrım gözden kaçmaktadır. Eğitim ve halk literatürü bakımından üzerinde durulmayan bir problemle karşı karşıyayız; Kuran, rivayetler, Talmud ve Midraş masalları ile bir takım geçmiş senarist ve editörlerin hayal dünyaları birbirine karışmış ve bu tabakaların hiçbiri 'eğitim kitabı' adı altında sunulan kitaplarda ayrıştırılmamıştır. Akademik çalışmalar israiliyatın özellikle kıssa ve tefsir malzemesine yoğun biçimde girdiğini ve Emevi Abbasi dönemi gibi erken aktarım kanallarında etkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu yüzden modern değerlendirmede ana ölçü Kuran'ın lafzı ile diğer tüm rivayetleri ve masalları ayrıştırmaktır ve yöntem olarak hangisinin Kuran'da yer alıp almadığının ve yer almayanların menşeinin net bir biçimde belirtilmesine ihtiyaç vardır. Bugüne kadar bu yapılmamıştır.
Abdullah Aydemir kitabının 2025 baskısında 'peygamberler' hakkında İslami olmayan haberler belirtilmeye başlanmış ama yine de kitaptan çıkarılmamıştır.
Fantastik kurgusal masal anlatıları ile vahyin iç içe geçirilmeye çalışıldığı bu zehirli anlatılara şöyle bir göz atalım, en yaygın hurafeler antolojisi olan Asım Köksal'ın kitabından aktaracağım:
- Nuhun gemisi anlatısındaki aşırı israiliyat dozajı ve kurgusal masal:
İddiaya göre gemide fareler çoğalınca Nuh aslanın iki gözünün arasına vurur, aslan hapşırınca burnundan kedi düşüp fareleri yer. Aynı şekilde gemiyi pislik götürmeye başlayınca Nuh filin kuyruğunu çeker, fil dışkılamasıyla domuz yaratılır ve pislikleri temizler.
Bu düzeyde bir absürdlük çocuklara ders olarak okutulmaktadır.
- Ezekiel Kuran'daki adı ile Zülkifl'dir. Ezekiel ile ilgili ilginç bir zombi hikayesi kitapta yer alır. Ezekiel kemiklerini kuşların ve yırtıcı hayvanların dağıttığı dört bin ölünün bulunduğu bir mezarlığa gider. Orada "Ey kemikler! Yüce Allah, sana toplanmanı emrediyor!" diye seslenir ve kemikler toplanır. İkinci kez seslendiğinde kemiklerin ete ardından deriye büründüğü anlatılır. Son olarak "Ey ruhlar, cesedlerinize dönün!" dediğinde dört bin ölünün ayaklanıp tekbir getirdiği aktarılır.
- Harut ve Marut dünyaya güya gökten inerler ve Yunan panteonunu aratmayan bir anlatı ile Zühre adında bir kadına aşık olurlar, ikisi aynı anda. Kadın onlarla birlikte olmak için ismi azam duasını öğrenir. Duayı öğrenen kadın güya gökyüzüne uçarak Zühre yani Venüs yıldızına dönüşür. Harut ve Marut ise Babil'de bir kuyuda baş aşağı asılarak kıyamete kadar ceza çekmeye mahkum edilir. Bu bir pagan mitidir ve kitapta peygamber* kıssası olarak anlatılmaktadır.
- Adem'in boyunun 60 arşın yani yaklaşık 30 metre olduğu kesin bir tarihi bilgi gibi sunulur. Hatta başının bulutlara değdiği, bu sürtünmeden dolayı saçlarının yandığı, gökteki meleklerin sesini duymaktan sağırlaştığı gibi tamamen mitolojik bir dev portresi çizilir. Devler çağı anlatısı Sümer, Mezopotamya, Kelt ve Nordik mitolojisidir. Bunları alıp İslam diye yutturmaları korkunçtur.
- Adem cennette uyurken sol kaburga kemiğinden Havva'nın yaratıldığı anlatılır. Bu tamamıyla İsrailiyat kaynaklı Midraş kitabında yer alan bir uydurmadır.
Bunlar gibi sayısız hurafe ve fantastik masal İslam dini olarak çocuklara ve gençlere anlatılmaktadır. Aydın nesiller çocuklarını bu içeriklerden uzak tutmalıdır.
Diyanet Vakfı bu kitabı resmi satış kanallarında ve eğitim portallarında temel başvuru ve kaynak kitap olarak sınıflandırır. Diyanet'in kurslarında Kuran kursu öğreticiliği sınavlarında ve vaizlik mülakatlarında referans alınan resmi bir dokümandır. Ayrıca Cami kütüphanelerinde bulunması gereken kitaplar listesinde de yer alır.
Türkiye'de Peygamberler Tarihi alanında israiliyatın güçlü izler taşıması yaşayan bir gerçekliktir, özellikle popüler anlatı ve çocuk kitaplarında Kuran dışı rivayetler çok rahatlıkla ana anlatının parçası haline gelebilmektedir.
Resmi dolaşım ile ilmi güvenilirlik arasında bir bağ yoktur. Bir kitabın üzerinde kimin onayı olursa olsun Kuran ile çelişiyorsa o kitap ve içerik batıldır, zehirlidir.
Zehirlere karşı uyanık olup korunmazsak zehre maruz kaldığımızda ondan arınmamız yaklaşık 40 sene sürecektir. Çocuklarımızı bu zehirlerden uzak tutalım.
* Peygamber farsça bir kelimedir ve Kuran'da geçmez. Kuran'da Resul ve Nebi kavramları yer alır.
“The most important thing we learned from Che Guevara is that the education of the guerrilla must begin at the very start of the struggle. The real power is not carrying a weapon, but knowing why you carry it.”
— Subcomandante Marcos
@guzun4rgoksu Bu yazının yazılmış olması beni öyle bir etkiledi ki , huşu ve heyecan birbirine karıştı ve içimde kaos ortamı zuhur etti. İnsanlığa dair umudum her zaman olacak , teşekkürler!
Pasifize edici bir mit olarak mehdi ve mesih beklentisi
Hollywood sinemasında mehdi izleri ve dayatılan imgeler üzerine
İnsanlık tarihi kitlelerin kendi çaresizlikleriyle başa çıkmak için ürettikleri büyük kaçış anlatılarının da tarihidir aynı zamanda.
Kriz, yoksulluk, sosyal adaletsizlik ve toplumsal travma anlarında insan toplulukları, kendi eylemlilik kapasitelerini ve akıllarını askıya alarak, kaosu tek bir hamlede sonlandıracak aşkın bir kurtarıcı fantezisine sığınmışlardır.
İster İbrahimi dinlere sokuşturulan mesih veya mehdi, ister Hinduizm'deki kalki, ister Budizm'deki maitreya, ister Azteklerdeki quetzalcoatl, isterse de modern popüler kültürün sekülerleşmiş seçilmiş kişileri the chosen one imgesi olsun, bu figürler hem evrensel bir sosyo psikolojik savunma mekanizmasının tezahürleri hem de yönetici erk'in dayattığı pasifizm ideolojisinin sonuçlarıdır.
Pasifik adalarındaki kargo kültlerinden Maya tapınaklarına kadar uzanan bu inanç kimi zaman sömürgeciliğin yarattığı kültürel şoka karşı sosyolojik bir teselli, kimi zaman ise şizofrenik hezeyanlar veya AIPD şeklinde görülen ve klinik psikiyatrinin alanına giren patolojik bir sanrı olarak karşımıza çıkar. Ancak bu efsanevi bekleyişin en tehlikeli ve yıkıcı boyutu kitleleri kendi hayatlarının ve tarihin akışının edilgen izleyicileri haline getiren o derin pasifizm felcidir.
İnsanlığın bu umutlu felç halinin kronolojisi son derece üzücüdür. Yahudiler Babil sürgününden ve ikinci tapınak'ın yıkılışından bu yana yaklaşık 2500 yıldır, Hristiyanlar İsa sandıkları kişiyi çarmıha gerdiklerinden beri 2000 yıldır ve Müslümanlar Emevi ve Abbasi doktrinlerinin yerleşmesinden sonra yaklaşık 1200 yıldır gökten, gaybden veya boyut kapısından gelecek bir kurtarıcının yolunu gözlemekte. Ne acı değil mi.
Ve şuan dünyada mehdi, mesih veya beklenen kurtarıcı olduğunu iddia eden 50 binden fazla kişi yaşamaya devam etmekte.
Peki bu bekleyişin pasifizmini kimler körüklüyor ve sabah akşam bize izletilen dizi ve filmlerde konu nasıl işleniyor bir göz atalım:
Matrix serisi
Dini anlatılardaki pasifize edici mesih beklentisi modern ve sekülerleşmiş dünyada form değiştirerek edebiyat, sinema ve popüler kültüre derinlemesine sızmıştır. Hollywood sinemasının ve fantastik edebiyatın bel kemiğini oluşturan anlatı mekanizması tam olarak seçilmiş kişi / the chosen one arketipidir. Matrix evrenindeki Neo filmdeki adıyla Thomas Anderson karakteri bu seküler mesih mitinin dijital çağdaki en kristalize formudur. Takma adı da chosen one'ın evirmecesi olan Neo'dur.
Matrix evreninde mimar / the achitect karakteri ile Neo arasında bir diyalog geçer ve bu dikkat çekmek istediğimiz pasifizasyonun en üst düzey itirafıdır. Mimar Neo'ya onun ilk seçilmiş kişi olmadığını, matrix'in stabil kalabilmesi ve insan doğasındaki isyan dürtüsünün kontrol altında tutulabilmesi için Zion ve The One illüzyonunun sistemin kendisi tarafından tasarlandığını açıklar.
Yani popüler kültür isyanın ve Mehdi'nin kendisini bir ürün olarak paketleyip bize satmıştır. Sistem kendi karşıtı olan kurtarıcı figürü kurgulayarak devrimi sterilize eder ve tehlikesiz hale getirir.
Dune serisi
Kehanetin mühendisliği ve siyasi bir silah olarak mehdi kavramını en açık ve eleştirel biçimde işleyen eser Frank Herbert'in Dune serisidir. Herbert seçilmiş kişi arketipini yüceltmek yerine onu yapıbozuma uğratır. Bene Gesserit adlı tarikatın missionaria protectiva / koruyucu misyonerlik programı zor durumdaki gezegenlere sahte kurtuluş mitleri eker. Fremen halkının lisan al-gaib gaybtan gelen ses veya mehdi beklentisi yüzyıllar önce tasarlanmış sosyopolitik bir mühendislik harikasıdır.
Fremenler çölün zorlu şartlarını değiştirmek için kendi kolektif güçlerini kullanmak yerine yüzyıllarca dışarıdan gelecek bir mesih'i beklemişlerdir. Paul Atreides bu rolü üstlendiğinde onları kurtarmaz, kendi siyasi intikamı ve iktidarı için onların inancını silahlaştırır. Eser bir kurtarıcıya körü körüne bağlanmanın kitleleri nasıl fanatikleştirip yıkıma sürüklediğini gösterir.
Marvel ve DC evrenlerindeki süper-kurtarıcılar
Modern mitolojinin en yaygın hali olan süper kahraman filmleri mehdi kompleksinin en güçlü şekilde pazarlandığı mecradır. Avengers veya Justice League gibi anlatılarda dünyayı tehdit eden kozmik veya küresel krizler karşısında sıradan insanlığın hiçbir işlevi yoktur. Devletler dahi bozgunculuğu önleyemez.
Algısal bir dayatma ile karşılaşırız. Bu filmlerde sivillerin tek rolü yıkılan binaların arasından çığlık atarak kaçmak, umutla birine bakmak veya kurtarılmayı beklemektir. Sorunlar o kadar devasa ve doğaüstüdür ki insanlığın ortak aklı veya dayanışması anlamsızlaşır. Bu anlatılar izleyiciye bilinçaltı düzeyde "Senin küresel krizler, hırsızlık, düzensizlik, bozgunculuk, insanlığı tehdit eden her türlü ahlaki bozunum karşısında yapabileceğin hiçbir şey yok. Çözüm, senin boyunu aşan elit bir gücün müdahalesiyle gelecektir." mesajını verir.
Harry Potter serisi
Harry Potter serisi tüm bir toplumun kaderinin sağ kalan çocuk üzerine inşa edildiği klasik bir kahramanın yolculuğu örneğidir. Büyücülük dünyasındaki kurumlar yozlaşmış, korkak ve işlevsizdir.
Voldemort gibi faşizan ve ırkçı bir tehdide karşı örgütlü bir halk direnişi veya kurumsal bir reform yerine çözüm tamamen Harry'nin kişisel seçilmişlik statüsüne bağlanır. Yetişkinler dünyası pasifize olmuş, kurtuluş ihalesi bir ergene kalmıştır. Bu da modern insanın sistemik çürüme karşısında kurumsal veya toplumsal bir çözüm aramayı bırakması, mucizevi bir liderin ortaya çıkıp her şeyi tek bir hamlede çözmesini bekleme fantezisiyle birebir örtüşür. Elinde sihirli değneği de vardır üstelik.
Star Wars serisi
Star Wars evreni tüm galaksinin kaderinin Güç'e denge getireceği vadedilen seçilmiş kişi Anakin Skywalker kehaneti etrafında şekillenen bir anlatıdır. Binlerce yıllık köklü bir kurum olan Jedi tarikatı dogmatikleşmiş, Galaktik Cumhuriyet ise yozlaşmış, bürokratik bir hantallığa sürüklenerek faşizmin yani İmparatorluk'un yükselişine zemin hazırlamıştır.
Galaksideki trilyonlarca canlının özgürlüğü demokratik ve kolektif bir siyasi iradeyle sağlanmaz. Kurtuluş fikri ilahi bir kan bağına sahip tek bir ailenin yani Skywalker hanedanının iç çatışmalarına ve ruh hallerine bağlanmıştır. Koskoca Jedi konseyi sistemi düzeltmek yerine kehanetteki mehdiyi bekleyip eğiterek sorumluluğu üzerinden atar. Bu bekleyiş galaksiyi daha da karanlığa sürükler, izleyiciye de politik krizlerin ancak seçilmiş kan taşıyan elitler tarafından çözülebileceği illüzyonunu aşılar. Tıpkı Emevi-Abbasi inanışındaki mehdi'nin Resul soyundan geleceği anlatısı gibi.
Batman evreni
Batman evreninde Gotham şehri devlet kurumlarının, polisin ve adaletin tamamen iflas ettiği, mafya ve psikopatların cirit attığı distopik bir metropoldür. Şehir halkı kurumsal çürüme ve yoksullukla toplumsal bir mücadele vermez, hukukun üstünde hareket eden milyarder bir kanunsuzun geceleri onları kurtarmasını bekler.
Batman'in yeni, adil ve kalıcı bir düzen kurma iddiası yoktur, o sadece sistemin ürettiği semptomlarla dövüşür, suçu doğuran sınıfsal adaletsizlikleri asla yok etmez. Sonuçlar hep bozguncuların ve yozlaşmış elitlerin lehine sonuçlanır, çünkü Batman çürümüş statükonun gönüllü bekçisidir. Gökyüzüne yansıtılan yarasa ışığı aslında halkın pasifizminin ve çaresizliğinin sembolüdür. Şehri düzeltme sorumluluğu maskeli bir kahramana devredildikçe Gotham asırlardır beklenen mehdinin asla gerçek bir kurtuluş getiremeyeceği, kaosun sonsuza dek uzandığı bir bekleme yeri haline gelir.
Tam da bu noktada kritik bir soru soralım. Kitleler binlerce yıl boyunca bir kurtarıcı, bir uyarıcı veya bir mesih beklediler, peki vahyin önderleri olan gerçek elçiler ve nebiler geldiklerinde bu kitleler onlara uydu mu? Kuran'ın anlattığı nebiler tarihine ve insanlığın dinsel serüvenine baktığımızda muazzam bir ironiyle karşılaşırız. Asırlardır bir kurtarıcı fantezisi kuran toplumlar hakiki uyarıcılar kapılarını çaldığında onları ilk reddedenler, yalanlayanlar ve hatta onları yok etmeye çalışanlar olmuştur. Yani kurtarıcı bekleyenler kurtarıcı gelince de sorumluluktan kaçmaktadır.
"Ey Musa! Onlar, orada oldukları sürece biz oraya asla girmeyiz; haydi sen git, sen ve Rabb'in birlikte savaşın. Kuşkusuz, işte biz buradan öteye gitmeyiz." dediler.
Maide 24
Ayette vurgulandığı gibi kitleler sorumluluktan her çağda kaçmaktadır. 'Sen ve Rabbin savaşın' vurgusu mükemmeldir.
Bu kurtarıcı bekleme fantezisinin popüler kültür aracılığıyla küresel ölçekte bu kadar yoğun pompalanması bilinçli bir ideolojik tasarımdır. Statükonun sahipleri kapitalist hegemonya ve küresel sömürü çarkını elinde tutan güçler kitlelerin kendi çaresizliklerinin farkına varıp örgütlü bir toplumsal mücadele veya sistemsel bir reform talep etmesinden korkarlar. Bu yüzden bize pasifizmi pompalarlar.
Tüm bu küresel pasifizasyon projesinin karşısında Kuran'ın insanı merkeze alan dinamik ve eylem odaklı mesajı sarsıcı bir anti tez olarak önümüzde durmaktadır. Kuran dünyayı kurtarma, sistemi düzeltme ve adaleti tesis etme ihalesini gökten inecek mitolojik bir figüre veya gaipten gelecek bir mehdiye devretmez. Bu ağır sorumluluğu bizzat insana, yani yeryüzünün halifesi'ne yükler. Kurani perspektifte halifelik yeryüzündeki her türlü bozgunculuğa, haksızlığa ve çürümeye karşı aktif bir düzelticilik yani ıslah rolü üstlenmektir. Sistem, insanın iradesiyle onarılmalıdır. Vahiy, insanı aklıyla ve eylemiyle baş başa bırakarak marufu yani vahiy merkezli ortak doğruyu ve adaleti inşa etmeyi ve kötülükle hem kurumsal hem bireysel düzeyde mücadele etmeyi temel bir kulluk pratiği olarak emreder.
İyiliğin zaferi ve sistemin onarımı doğaüstü bir müdahaleyle sağlanmayacak. Ancak ve ancak insanların kendi elleriyle, ortak akıllarıyla ve cesaretleriyle gerçekleşecektir. Dolayısıyla modern dünyanın ihtiyaç duyduğu asıl kurtuluş her bireyin adaleti sağlamak için kendi sorumluluğunu kuşanmasında yatmaktadır. Beklemek ve vazgeçmek sömürenlerin zalim statükosuna hizmet ederken, akletmek, ayağa kalkmak ve yeryüzünü bizzat onarmak Kurani bilincin ta kendisidir. Çünkü beklenen mehdi çoktan gelmiştir, mehdi Kuran'dır.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Son video epey tartışma yarattı. Bazı arkadaşlar mevzuyu anlamamış maalesef. Konu “avcı toplayıcılık daha iyiydi” değil. Modern Kapitalist ilişkilerin meşrulaştırılması için insanın temelde bencil olduğu, ilkel insanın “herkesin herkesle savaşı” atmosferinde yaşadığı, insan arzularının sınırsız olduğu gibi varsayımları sorgusuz kabul etmemiz. Biyolojik tarihin neredeyse %95’inde insanların acı içinde kıvrandıklarına, tahıl ve ticaret sayesinde saadeti bulduklarına inanmak için elimizde veri yok. Tahıl ve yerleşik yaşam daha mutlu insanlar yarattığı için değil “daha öngörülebilir bir hayat” sunduğu için kazandı hikaye budur. Öte yandan insan davranışını anlamak için sürekli olarak şempanze örneklerine başvurulması da bilinçli bir tercih. İnsan doğasına dair kapitalist tanımlamanın sağlamasını yapmak için bilinçli seçilmiş örneklerle dolu antropoloji tarihi.
Bir toplumun helak sürecinde olduğunu anlayabilir miyiz?
Toplumların çöküş kodları üzerine
Kuran'da sık sık helak edilen toplumlardan bahsedilir. Helak en basit anlamıyla zaman içinde çürüyüp yıkıma uğramaktır. Ansızın gelişen bir durumdan çok süreçtir.
Bu okumamızda Kuran'daki helak edilen toplumlara dair kıssaları geçmişte kalmış tarihi anlatılar gibi görmenin ötesine geçerek toplumların çöküş yasalarını belirleyen örnekler olarak inceleyeceğiz. Nuh, Ad, Semud, Medyen, Lut kavmi, Firavun düzeni ve Sebe halkı üzerinden tekrar eden ortak işaretleri arayacağız ve sonra bu işaretlerin bugünün toplumlarında nasıl karşılık bulabileceğini tespit etmeye çalışacağız. Kuran'ın anlattığı çöküş belirtilerini bugünün siyasi, ekonomik, ahlaki ve toplumsal yapıları içinde yeniden düşüneceğiz.
Helak sürecinin aşamaları
1. Nimet ve imkan dönemi
Toplum güç, refah, şehirleşme, üretim, güvenlik veya siyasal kapasite kazanır.
Ad, Semud ve Firavun kavimleri bu şekilde çok geniş imkanlara sahip olmuştur.
2. Nimetin ahlaki sorumluluğa dönüşmemesi
Toplum sahip olduğu gücü koruma, paylaşma, temiz yönetim ve toplumsal fayda için kullanmamaya başlar. Birikimler tek elde toplanır.
34:15-19, 41:15.
3. Toplum elitlerinin bozulması
Mütrefler, mele'ler ve müstekbir'ler toplumu yönlendirmeye başlar. Refah sahibi sınıflar hakikate kapalı hale gelir. Toplumsal fayda rafa kaldırılır, bürokratlar, tekel sahibi şirketler ve iktidar çemberindeki tüm yönetici sınıflar fırsatları kendi çıkarları için kullanmaya başlar.
17:16, 34:34-35
4. Ekonomik ve hukuki çürüme
İnsanların malı eksiltilir, ticaret bozulur, hukuk kılıfa dönüşür, alım gücü düşer, zenginler aşırı zengin, fakirler aşırı fakir hale gelir. Denge kurucu orta sınıf yok olur.
Medyen ashabı bu şekildedir.
5. Toplumun parçalanmaya başlaması
Halk sınıflara ayrılır, korku, propaganda ve kutuplaştırma artar. Dini veya ideolojik olarak keskin kamplaşmalar izlenir.
28:4.
6. Uyarıcı seslerin bastırılması
Eleştiri hainlik, öğüt düşmanlık, hakikat bozgunculuk gibi gösterilir.
7:88, 27:56, 36:18.
7. Fesadın yani bozgunculuk düzeninin normalleşmesi
Artık toplum bozulmayı bozulma olarak görmez. Haksızlık düzenin bir parçası haline gelir.
27:48, 11:84-85.
8. Açlık, yoksulluk ve korku dönemi
Ekonomik kriz, güvenlik kaybı, huzursuzluk, gelecek endişesi ve toplumsal çözülme başlar.
16:112.
9. Son uyarılar
Toplumun azınlıkta kalan aklı selim sahipleri ve bir avuç aydını son uyarıları yapar. Toplum hala kendini güven içinde sanır. Bize bir şey olmaz psikolojisi hakimdir.
7:97-99, 22:45-48.
10. Çöküş
Kuran bu sonucu bazen sel, rüzgar, sayha, sarsıntı, taş yağmuru veya boğulma gibi imgelerle anlatır. Bunları hem tarihsel olaylar hem de medeniyetlerin iç çözülüşünü anlatan güçlü semboller olarak okumamız daha doğrudur. Her toplumun hastalığına uygun bir sembolle çöküş anlatılır.
Eğer bir toplumda bu belirtilerin birden fazlası gelişmiş ve dallanmışsa o ülke helak sürecine girmiş demektir. Herşeyin daha kötüye gitmesi olasıdır.
Kuran'ın helak kıssaları bize toplumların hangi eşiklerden sonra kendi geleceğini tüketmeye başladığını gösterir. Bir yerde hakikat değersizleşiyor, haksızlık olağanlaşıyor, uyarı düşmanlık sayılıyor, adaletsizlik sorumluluk üretmiyor ve korku-ümitsizlik ikilisi gündelik hayatın zeminine yerleşiyorsa mesele artık toplumun varlık düzenini tehdit eden derin ve geri dönüşü çok zor bir sürece dönüşür. Bir toplum hem yöneticileri, hem aydınları, hem sermaye sahipleri, hem hukukçuları hem de halkı bir araya gelip adaleti ayağa kaldıramıyorsa çürümüş düzenin altında ezilip yok olacaktır. Bu tarihte hep böyle olmuştur.
Kuran ile aydınlanabilecek miyiz?
"İslam'da eşitlik yok adalet var" lafı mantıkçıların diliyle ilk bakışta ikna edici gibi görünen ancak öncüllere dayanmayan laf cambazlığı olduğundan muğalata (safsata) olmak durumundadır.
Halk diliyle palavra, sosyal medya diliyle boş yapmak...