Ne bu marjinal (!) beşliyi unuttuk ne aşağılık Kabataş Yalancıları'nı...
En gencinden en yaşlısına kadar milyonlarca sıradan insanın "Benim hayatıma karışma!" diye birlikte bağırmasıdır #gezi#Gezi13Yaşında
Fotoğraf: @AdemAltan3
Söylenecek çok şey var da...
1) kendi cenazemize katılmak gibiydi, iyi kötü ne söyleneceğini şimdiden duyduk, iyi oldu...
2) bir çok harika meslektaştan/hocamızdan dayanışma mesajı aldık, yalnız olmadığımızı gördük...
3) muhteşem öğrencilerimiz olduğunu bir kere daha gördük, onlar zaten böyleydi, biliyorduk...
4) resultante importante, ya da "ner'de ga'mıştık?"
IŞIKLARI SÖNMEYEN BİR ÜNİVERSİTE
#BilgiÜniversitesi 'nin maruz bırakıldığı, yaşam - ölüm ekseninde, ağır bir karar karşısında,
- Derin siyasi ve sosyal analizler,
- Kişisel olumsuz deneyim paylaşımları,
- "Ben demiştim" lafları,
- "Zaten belliydi" sinizmi,
- "Orada benim başıma şu gelmişti (Oh olsun!) nidaları,
- Bu "balyoz" karara hemen teslim olup, "Burada ne güzel günler geçirmiştik. Elveda Bilgi" romantizmi,
- "Zaten Türkiye'de hukuk mu kaldı?" sığlığı ve pısırıklığı,
Sesleri duyuluyor ve mevcut şartlar altında hiçbir anlam ifade etmiyor.
Karşı karşıya kalınan sorunun, Bilgi'yi de aşan bir ağırlıkta olduğunu görme şuuru ve yönelimi gözardı edilemez.
30. yılını 7 Haziran günü kutlayacak, Türkiye'nin seçkin bir eğitim ve araştırma kurumunun, asıl kurucu unsurları olan öğrenciler ve öğretim ve idari kadrosunun Bilgi'yi seçkin bir "gerçek" akademik kurum haline getirme gayretlerinin, 1999 yılı Ekim ayından itibaren çok yakından tanığıyım.
Yıllarca, mesai saatlerini gözetmeyen bir azimle, saatler boyu üniversitede çalışmalarını sürdüren akademik kadronun olduğu bir üniversite oldu Bilgi.
17 yıl Hukuk Fakültesi dekanlığını üstlendiğim bu kurumda, bu gerçeği, "ışıkları sönmeyen bir üniversite" olarak tanımlardım tercih günlerinde.
Hukuk Fakültesi'nin kurucu dekanı ve Türkiye Hümanist Ceza Hukuku Doktrini'nin öncülerinden, rahmetli Prof. Uğur Alacakaptan ise, bir "Üniversitenin kapılarının kapatılamayacağı" deyişiyle açıklardı bu gerçeği. Ve öğrencileri uyarırdı: "Burayı bir özel üniversite sanmayın, Bilgi bir kamu tüzel kişisidir."
Bilgi Üniversitesi'nin tüm öğretim üyelerinin 30 yıla varan bir süreçte dokuduğu bu kurumsal kimlik, ürettiği akademik yenilikçilikle Türkiye yükseköğretiminin, birçok devlet ve vakıf üniversitelerinin de benimseyip uyguladıkları politikalar, programlar üretti.
Bu nedenledir ki, onbinlerce Türkiye ve diğer ülkelerin yurttaşları geleceklerini bu kurumda geliştirebilecekleri umuduyla, Bilgi'yi seçtiler. Bireysel tercihlerin de ötesinde, söz konusu olan bu durum "halkın kendi geleceğini tayini"ne dair temel normun da bir tezahürüdür, bu bağlamda bir uygulanma biçimidir.
Bunları yok sayan bir bakış, insanın değersizliği gibi bir temel üzerinde yükselir. Adını ne koyarsanız koyun, bu gerçek değişmez.
Buna yol açan bir işlem hukuken de savunulamaz, hükm-i karakuşi mertebesindedir. Bunun bilincinde olan, tüm #Bilgili öğrenciler, mezunlar, öğretim elemanları ve idari personelin haklarını aramaları, tartışılamayacak, kendi geleceklerini tayin etme hakkının gereği kaçınılmaz bir sorumluluktur.
Turgut Tarhanlı
Bilgi öğrencileri ve hocaları Mimarlık Fakültesi Kazandibi'nde Öğretmen Sendikası avukatları ve Baro temsilcileriyle forum yapıyor. Öğrencilerin kapatma kararına karşı tek tek dava açma haklarından söz ediliyor... #BilgiÜniversitesi
ÜNİVERSİTELER KEYFİ KARARLARLA SUSTURULAMAZ!
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet izni, eğitim-öğretim yılının sona ermesine yalnızca bir ay kala Cumhurbaşkanı kararıyla kaldırılmıştır. Gece yarısı Resmî Gazete’de yayımlanan, hiçbir gerekçe içermeyen bu tek cümlelik karar; Anayasa’nın güvence altına aldığı üniversite özerkliği, eğitim hakkı ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Anayasa Mahkemesi, faaliyet izninin kaldırılmasının fiilen üniversitenin kapatılması sonucunu doğurduğunu; bu nedenle üniversitelerin ancak kanunla kapatılabileceğini açıkça ortaya koymuştur (AYM, E.2020/55, K.2023/228).
Buna rağmen, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun Ek 11. maddesinin üçüncü fıkrası, üniversitelerin varlığını yürütmenin tek taraflı idari tasarrufuna bağlı hale getirmektedir. Oysa Anayasa’nın 130. maddesi uyarınca üniversiteler, bilimsel özerkliğe sahip anayasal kurumlardır.
Bu karar, yasama yetkisinin yürütme tarafından tek imzalı işlemlerle gasp edilmesi pratiğinin yeni bir örneğidir. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden yine bir Cumhurbaşkanı kararıyla ve Meclis iradesi devre dışı bırakılarak çekilmesi sürecinde olduğu gibi, anayasal yetki sınırları bir kez daha yok sayılmakta; kamu düzenini ve temel hakları doğrudan ilgilendiren meseleler demokratik meşruiyetten yoksun biçimde tek kişi iradesine tabi kılınmaktadır.
Kararın zamanlaması da ağır sonuçlar doğurmaktadır. Binlerce öğrencinin eğitim hakkı, akademisyenlerin bilimsel üretimi ve üniversite emekçilerinin çalışma güvencesi göz ardı edilmiş; üniversite bileşenleri derin bir belirsizliğe sürüklenmiştir.
Üniversiteler, siyasal iktidarın keyfi müdahale alanı değil; demokratik toplumun, düşünce özgürlüğünün ve bilimsel üretimin anayasal güvencesidir.
İstanbul Barosu olarak; hukukun üstünlüğünden, kuvvetler ayrılığından, bilimsel özerklikten ve eğitim hakkından yana olduğumuzu; yasama yetkisinin gasp edilmesine, anayasal kurumların tek kişi iradesine tabi kılınmasına karşı olduğumuzu, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin akademisyenleri, öğrencileri ve emekçileriyle dayanışma içinde bulunduğumuzu kamuoyuna saygıyla bildiriyoruz.
Bilgi Üniversitesi ile ilgili atıp tutan birçok kendini bilmez insan görüyorum ve bu konuda bir şeyler yazmak istiyorum.
Can Holding, Bilgi Üniversitesi tarihçesine baktığımızda çok ufacık bir yer kaplamaktadır. 2019 yılında üniversiteyi satın aldıklarında biz öğrenciler tarafından sert bir şekilde tepki görmüş, zaman içerisinde kampüslerimizde Bilgi kültürüne ters aksiyon aldıklarında tepkilerin katlarca fazlasını tekrardan tecrübe etmiştir.
Büyük ihtimalle Can Holding'den Bilgi Üniversitesi öğrencilerinden daha çok nefret eden yoktur. 30 yıllık tarihinin son 7 yılında aktif olan bir kapitali Bilgi Üniversitesi ile bağdaştıramazsınız. Kaldı ki bazı kişiler, 2023 seçimlerinde Erdoğan'ın kazanamadığı senaryoda Can Holding'in üniversiteyi satmak istediği söylentilerini duymuştur.
Ayrıca Bilgi Üniversitesi, son derece özgür bir üniversitedir ve kuruluşundan yakın tarihe kadar bireylerine kontrol edebilecekleri bir öğrenciden ziyade, kendilerini BİLGİ ile özdeşleştirmeyi tercih etmiş birer yetişkin gözüyle bakar. Kampüs içerisindeki işletmelerin sattığı ürünler veya gerçekleşen partiler, bu sebepten ötürü eğitimin kalitesizleştiği gibi saçma iddialar ile bağdaştırılamaz.
Bilgi Üniversitesi, özellikle sosyal bilimler ve iletişim fakültelerindeki bölümlerde ülkemizin en saygın ve kaliteli akademisyen kadrolarına sahiptir. Bu akademisyenlerin en büyük ayrıcalığı, BİLGİ'nin kültürü gereği, yalnızca sıfat olarak "akademisyen" olmaları ve iletişim kurarken akademik duvarları yıkıp geçmeleridir.
BİLGİ'de hazırlık dönemi ile birlikte geçirdiğim 5.5 yılda bir kez bile hiçbir akademisyene ulaşmakta zorluk yaşamamış, hatta bazılarıyla neredeyse "arkadaş" olmuştum. Bugün bile neredeyse bir düzine kadarıyla günlük hayatımda konuşur, ofislerini ziyaret ederim. Daha doğrusu, ederdim... Malum.
BİLGİ'yi masonlukla bağdaştıran ve bizi kötü amellerin (!) peşine sürüklediğini iddia edenler (ki bu ne alakaysa...) için de şunu söyleyebilirim ki BİLGİ, size öğrenciden daha çok kaliteli insan olma yolundaki bir birey olarak bakardı. Bugüne kadar her yıl 1000'den fazla (Evet, günde ortalama 3 etkinlik) etkinlik düzenlenmesi, 100'den fazla kulübün olabildiğince aktif tutulmaya çalışılması, dünyaca ünlü ve tarihe damga vurmuş isimlerin sürekli konuk edilmesi gibi aksiyonlar, öğrencilere "Gidin ve kendiniz için kendi istediğiniz işleri yapın," demesinin bir yoluydu.
Ayrıca mezunlarına ömür boyu derslere girmek veya etkinliklere katılmak gibi hakları tanıyan ender üniversitelerden biriydi. Çünkü BİLGİ'nin mottosu hep "Non scholae, sed vitae discimus." olmuştu. Yani, "Okul için değil, yaşam için öğrenmeliyiz."
Ben bu yorumları olabildiğince görmezden gelmeye çalışıyorum ve bir türlü BİLGİ'yi kazanabilecek puana sahip olmamış insanların kendi iç çatışması sebebiyle intikam duygusuna büründüğünü düşünmek istiyorum. BİLGİ'nin ne olduğunu, ne sunduğunu en iyi santralistanbul kampüsüne adım atmış, oranın havasını almış insanlar bilir.
Biz güzeliz, temiziz ve aydın olmaya çalışan kimseleriz. Zamanla büyümesini umduğumuz parlaklığımız ile bu ülkeye ışık tutmak, en büyük ideallerimizden. Üniversitemizi kapatmak, ancak bu ülkeyi karanlığa boğmak isteyenlerin eseridir.
Ancak ışık sonsuzdur ve engellenemez. BİLGİ ruhu her zaman devam eder.
Keşke üniversitemiz daha da yaşayabilseydi.
Çok üzgünüm.
Dizi Gündemi’nin bu haftaki bölümünde dijital platformlara gözümüzü çeviriyoruz. Üçüncü sezonuyla geri dönen "Kimler Geldi Kimler Geçti" ve gerçek suç türündeki ilk belgesel "Palu Ailesi: Karanlık Sarmal"ı artısıyla eksisiyle konuşuyoruz.
Oksijen yazarı Elçin Yahşi (@yelchin) ve akademisyen Aylin Dağsalgüler (@aylindag) Dizi Gündemi'yle Oksijen TV'de.
https://t.co/nQ4Dy5waAU
Süpürge reklamını izleyip "aa köpek annesi de olunabiliyormuş, ben en iyisi insan annesi olmayayım" diyen kimse olacağını sanmıyorum. Ama bunun bile yasaklandığını, şeytanlaştırıldığını görüp "özgürlüğün bu kadar baskı altına alındığı yerde çocuk sahibi olmayayım" diyen var.
Çalışma şartlarının mutluluğu belirlediği bir dönemde, emeği daha iyi koşullarda kutlayacağımız yarınları konuşuyoruz. KONDA verilerine göre Türkiye’de çalışanların %57’si haftada 45 saat ve üzeri, %22’si ise 60 saatin üzerinde çalışıyor. Bu tablo, çalışma hayatının yalnızca geçimi değil; zamanın, sağlığın ve sosyal yaşamın sınırlarını da belirlediğini gösteriyor.
Uzun çalışma saatleri kişisel gelişime ve iyi olma haline ayrılan zamanı daraltırken, emeğin karşılığını bulduğu ve yaşamla dengelendiği bir düzen ihtiyacı her zamankinden daha görünür. Daha iyi şartlar altında çalışacağımız yarınlara. 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun.
#1Mayıs #Emek #ÇalışmaHayatı #KONDAKontent #BilineninVerisi #VeriyeDayalı
Bir baba olarak çocuklarımın şiddet içeren video oyunları oynamasını istemiyorum. Ama bir bilim insanı olarak bu oyunların insanları şiddete yöneltmediğini de söylemek zorundayım.
🎮 Ferguson (2015) meta-analizi: yayın yanlılığı düzeltilince etki r≈0.06. En çok oyun oynayan ülkeler (Japonya, Hollanda) en az şiddet suçu işliyor.
https://t.co/8Hu398I0Ce
📺 Film/dizilerdeki şiddet çok farklı bir işleve sahip. Asıl problem modelleme: sosyopatik karakterler kahramanlaştırıldığında Bandura’nın sosyal öğrenme mekanizması devreye giriyor (Huesmann et al., 2003). Şiddet uygulayan dizide ya da gerçek hayatta cezalandırılmak yerine yüceltildiğinde sıkıntı başlıyor.
Doğru soru “Şiddet var mı?” değil: “Şiddet ödüllendiriliyor mu?“
Dün bir komedyen (daha) gözaltına alındı. Dünyada ilk defa "fuck buddy" ibaresinin suç sayılması sonucu. Evet, bir kadın 500 yıl önce yaşamış bir adamın fuck buddy'siyle evlendiğini söylediği için suçlanıyor. Bunun şakasını yapmanın suç olabildiği bir yerde her şey suç olabilir.
@mesut_bostan Bu sezon en çok izlenen dizilerin 'töre' dizileri olması izleyicinin orada (gitmese de, görmese de, orada bir köy var uzakta) bir değerler sistemi olduğunu düşünmesinden kaynaklanıyor. İstanbul'un kaosunda bunu bulamıyor. Bu sonucu Konda ile yaptığımız araştırmadan çıkarıyorum.
📌Sizin yeni başlayan diziler arasında en beğendiğiniz hangisi?
Dizi Gündemi’nin bu haftaki bölümünde soru net: “Ne olacak bu sektörün hali?”
Yeni başlayan dizilerden Çirkin, Bize Bişey Olmaz, Doktor Başka Hayatta ve Mira'yı masaya yatırıyoruz. Yeraltı'nın başarısı, Küçük Emrah'ın başlayacağı dizi, Kıskanmak'ın Kapadokya'da bir töre dizisine evrilmesi de konularımız arasında.
Oksijen yazarı Elçin Yahşi (@aylindag) ve akademisyen Aylin Dağsalgüler (@yelchin) Dizi Gündemi'yle Oksijen TV'de.
https://t.co/2lFKR7diY9
İsmail Arı gerçekleri yazdığı için tutuklandı. Çeteler, yolsuzluk yapanlar, çocukların istismar edildiği tarikatlar, vurguncular bayram ediyor. Ama gazeteciler susmayacak. Bu ülke bu adaletsizliğe, bu karanlığa teslim olmayacak.