Az önce podcastte çok güzel bir söze denk geldim. Diyordu ki: Aslında seni arasa ömrü yetmez bulmaya; ama tesadüfen bulduğu için sıradan sanıyor. Anlam yüklediğimiz onlarca şeyin özetidir.
Çocukluk döneminde anksiyete yaşayan birçok insanın fark etmediği bir şey vardır. Sessiz olduğun için, sorun çıkarmadığın için, dikkat çekmediğin için ve duygularını belli etmediğin için çevrendekiler seni “yaşına göre çok olgun” biri olarak görür. Sen de zamanla bunun güçlü bir yönün olduğuna inanmaya başlarsın. Oysa çoğu zaman bu bir olgunluk değildir. Bu, anksiyetenin geliştirdiği bir hayatta kalma biçimidir. Kendini ifade etmezsin, duygularını bastırırsın ve hata yapmaktan kaçınırsın. Yıllar sonra ise sosyal ve duygusal gelişiminin bazı alanlarda yaşıtlarının gerisinde kaldığını fark edebilirsin. Çünkü olgun görünmek ile duygusal olarak sağlıklı gelişmek aynı şey değildir. Bazen çocukken “çok uslu” diye övülen çocuklar, aslında sadece çok kaygılı çocuklardır.
Bence hayatta gerçekten boşa harcanan tek zaman, bulunduğun anı yaşamak yerine sürekli başka bir yerde olmayı, başka biri olmayı ya da farklı şartlara sahip olmayı hayal ederek geçirilen zamandır. Çünkü insan bazen geleceği düşünmekten bugünü kaçırıyor. Oysa hayat, bir gün sahip olacağımızı umduğumuz şeylerde değil; şu an yaşadığımız anların içinde akıyor. Elbette hedeflerimiz ve hayallerimiz olmalı, ama onları beklerken bugünü değersiz görmek insana sadece huzursuzluk getirir. Bulunduğun yeri sevmek zorunda değilsin, fakat orada öğrenebileceğin, yaşayabileceğin ve geliştirebileceğin şeyleri görmek zorundasın. ��ünkü hayat, varmayı beklediğin yerde değil; şu an bulunduğun yerde yaşanıyor.
Çocuğunuza konduramadığınız "psikolojik/psikiyatrik hastalıklar" sebebiyle başka çocukların hayatına mâl olmayın!
Biz eğitimciler meslek hayatları boyunca mutlaka buna benzer durumlarla karşılaşıyoruz. Ben de karşılaştım. Ailenin müdahale etmesi gereken hususlarda elimiz kolumuz bağlı kalıyor.
Hiç kimseyi akıl hastanesine de zorla koyamazsınız. Bunu ancak ailesi veya kendi isteği ile yapabilir.
Ama bu durumun düzenlenmesi şart! Kendine ve çevresine zarar verecek potansiyel taşıyan bu gibi insanlar için aileden bağımsız ciddi bir müdahale sistemi kurulmalı!
Bazı insanlar ebeveynleriyle konuşurken kolayca gerilir; bu nankörlük değil, duygusal yorgunluktur. Geçmişte yaşananlar bugüne taşınır, zihin unutur ama beden hatırlar. Uzaklaşmak zalimlik değil, uzun süre dayanmanın yorgunluğudur.
Sinir sisteminiz; huzurla bakan, nazik konuşan, şefkatle yaklaşan, sözleri ve davranışları tutarlı olan ve yanında kendinizi güvende hissettiğiniz insanların yanında iyileşmeye başlar. Böylece kendinizi sürekli kaygılı, stresli, gergin ve huzursuz hissetmezsiniz.
Martin Haberman şöyle der: “Okullar bankalardan daha sağlam inşa edilip daha iyi korunmalı çünkü okullarda büyük bir hazine bulunuyor.”
Hazinelerimizi; öğretmenlerimizi, öğrencilerimizi koruyalım. Adliyeyi, bankayı nasıl korunuyorsak okulları da, öğrencileri de, öğretmenleri de öyle koruyalım. Okulları şiddetin değil güvenin adresi yapalım. Bunu, çok geç olmadan öncelikli politika hâline getirelim.
Tüm eğitim camiamıza geçmiş olsun.
Çok üzgünüm…
Dün Şanlıurfa’daki olaydan sonra arka arkaya görüntüler paylaşıldı. Bu sorumsuzcaydı. Bunu örnek alabilecek, bundan cesaret alabilecek yeni kişiler olabileceği aşikardı. Korkulan oldu, bugün Kahramanmaraş’ta 4 can kaybı. 1 öğretmen 3 öğrenci… 20 yaralı… İnsan “Nasıl?”, “Neden?” “Niçin?” diye soruyor. Cevap vermiyor. Nutku tutuluyor, nefesi kesiliyor, gözleri doluyor, elleri titriyor.
Elinde kalem ve kitap olması gereken bir 8. sınıf öğrencisi yapıyor bunu… Bu cesareti nereden alıyor? Kalbi neden sevgiyle beslenmiyor? Zihni neden kötülüğü planlıyor? Sahi ne oldu bize?
Zihnimiz yalnızca var olan inançlarımızı doğrulayan kanıtları kabul eder, bu inançlarla çelişen yaşantıları görmez, reddeder, unutur veya inanca uyacak şekilde çarpıtır.
Böylece "inançlarımız" her gün kendisini yeniden "kanıtlanmış" gibi güçlenerek sürer gider.
Yaşlandıkça anlıyorsun ki sanat var çünkü aksi takdirde konuşacak şeyler tükeniyor. Aynı işe gidiyorsun, aynı insanlarla aynı konuları konuşuyorsun, aynı rutinlerin içinde dönüyorsun. Hayat kalıplaşıyor, tekrara dönüşüyor. Bir noktada farkına varıyorsun ki söyleyecek yeni bir şeyin kalmamış, çünkü deneyimlerin yenilenmiyor.
Sanat tam da bu nedenle genç kalabilmek demek. Zira sanat yeni deneyimler sunuyor, başka hayatların pencerelerini açıyor, hiç düşünmediğin açılardan bakmaya zorluyor. Bir roman seni tanımadığın bir bilince taşıyor, bir film farklı bir zamanın dokusunu hissettiriyor, bir şarkı unuttuğun bir duyguyu geri getiriyor. Sanatla karşılaştığında konuşacak şeylerin yeniden çoğalıyor, çünkü dünya yeniden genişliyor.
Sanatsız bir hayat bu nedenle daralıyor. Aynı fikirlerin, aynı tepkilerin, aynı kalıpların içinde sıkışıyorsun. Merak köreliyor, dikkat zayıflıyor, her şey öngörülebilir hale geliyor. İnsanlar sıkıcılaştıklarında aslında dünyaları küçülmüş oluyor.
Belki de bu yüzden sanatla ilişkiyi sürdürmek bir lüks değil, bir zorunluluk. Genç kalmak bedende değil, bakışta. Hâlâ şaşırabilmek, hâlâ yeni bir şey hissedebilmek, hâlâ konuşacak şeyler bulabilmek, yalnızca sanatla mümkün olan muazzam bir ayrıcalık bu aslında.