SU ÇÜRÜR MÜ?
Ahmet Telli “Su Çürüdü” dediğinde, ben bunu yalnızca bir şiir başlığı gibi okumamıştım..
İşim diyaliz ve su idi.
Zaten bu sebeple bile anlamı düşünmeden edemezdim..
Bir ülkenin içinden geçen suyun, insanın içinden geçen vicdanın, zamanla nasıl bulanabileceğini biliyorum.
Diyorum ya, işim bu!
Çünkü su bazen yalnızca su değildir.
Çoğu zaman hayatın kendisidir.
Ve..
Bazen adaletin.
Bazen aşkın.
Bazen de insan kalabilmenin son berraklığı.
Ben bu sözü en çok diyaliz ünitesinde anlıyorum.
Orada kan gelir.
Yorulmuş, yüklenmiş, susmuş kan.
İçinde üre vardır, kreatinin vardır, fazla potasyum vardır, birikmiş su vardır.
Bedenin atamadığı ne varsa, kana çökmüştür.
Sonra o kan filtreden geçer.
Makine çalışır.
Sessiz, düzenli, sabırlı.
Bir böbreğin artık yapamadığını üstlenir.
Kan temizlenir.
Fazlalık alınır.
Toksin süzülür.
Hayat biraz daha geri çağrılır.
Ama ben her seferinde ..
İnsanın kanını temizleyen bir filtre var da,
vicdanını temizleyen ne var?
Der der dururum..
Mesela..
Hangi membran süzer yalanı?
Hangi diyalizat arındırır korkaklığı?
Hangi damar yolundan alırız içimizde biriken suskunluğu?
Ahmet Telli’nin “su çürüdü” dediği yerde, ben kirlenen yalnızca su değil diye düşünüyorum.
Her zaman..
Bazen toplumun vicdanı da çürür.
Bazen hakikat tortu tutar.
Bazen adaletin içinde ağır metaller birikir.
Bazen insan, kendi içindeki temiz kaynağı kaybeder.
Temiz su, diyalizin görünmeyen ahlakıdır.
Bir hastanın kanını temizlemek için önce suyun temiz olması gerekir.
Kirli suyla şifa verilmez.
Çürümüş bir kaynaktan arınma çıkmaz.
Peki ya toplum?
Adaletin suyu çürümüşse,
vicdanın filtresi tıkanmışsa,
hakikat bulanmışsa,
kim temizleyecek bizi?
Telli’nin şiirleri belki..
Ben bazen bir hastanın damar yoluna bakarken, insanlığın damar yolunu düşünürüm.
Bazı yaralar fistül gibidir; açılır, kanar, ama yaşamak için gerekir.
Bazı toplumlar da içindeki zehri atabilmek için önce kendi yarasına bakmak zorundadır.
Her toplumun bir böbreği olmalı bence.
Yalanı süzen,
kibri atan,
fazla tuzu, fazla gücü, fazla zulmü dışarı veren
sessiz ama yaşamsal bir organ.
Ama bazen o organ susar!
Filtre tıkanır.
Su çürür.
Kan koyulaşır.
Vicdan ödem tutar.
İşte o zaman şiir gerekir.
Telli’nin şiirleri gerekli belki..
Ahmet Telli’nin şiiri, bana suyun ne zaman çürüdüğünü hissettirmiştir…
Benim hekimliğim ise;
Bedenin temizlenmesi için su gerektiğini..
Ruhun temizlenmesi için yüzleşmenin
Toplumun temizlenmesi için vicdanın şart olduğunu..
Ve belki de insan dediğimiz şey, sürekli kirlenen ama sürekli temizlenmeye çalışan bir varlıktır.
Her diyaliz seansında küçük bir umut vardır.
Kan döner.
Biraz hafifler.
Biraz berraklaşır.
Biraz daha yaşama yaklaşır.
Belki biz de böyleyiz.
Belki toplumlar da böyle.
Suyumuz nerede çürüdü?
Kanımız ne zaman kirlendi?
Vicdanımız hangi filtreden geçmeden yaşamaya alıştı?
Ahmet Telli suyun çürümesini yazdı.
Ben kanın temizlenmesini izliyorum.
Ve ikisinin arasında bana kalan histi onun yoğun bakımda olduğunu öğrenmem..
Bir insanı kurtarmak için bazen kanına bakarsınız.
Bir toplumu kurtarmak için suyuna.
Bir çağı kurtarmak içinse vicdanına.
Bir can için sana …
Dayan Ahmet!
Bir kuyu tipi kaç insan eder?
YÜZLEŞME/
Gökyüzü, açık hava, insan sesi yasak. Temel haklarını talep eden insanların sesi duyulmuyor.
12 Eylül rejiminin temellerini attığı cezaevi sistemi sürdürülüyor!
Murat Kapki İnan Güney’e “Hakkını helal et, ben sana iftira attım” dedi mahkemede.
Kapki “İnan Güney’i tanımazdım. O anda kurtulmak için her şeyi söyleyecek durumdaydım, eşimi almışlardı, evde yalnız kalan çocuklarımı düşündüm. İnan Güney’in adını geçirdiler, o da vardı değil mi dediler, evet dedim” dedi. Kapki'nin tüm beyanlarını kolay bir internet araması ile siz de bulabilirsiniz.
İBB davasında sık karşımıza çıkan “etkin pişmanlık” mekanizmasının böyle bir psikolojik baskı sonucu alınan ifadelerden oluştuğunu gözlemliyoruz.
Literatürde buna coerced compliant confession deniyor, zorla alınan itaatkar itiraf ve bu bir sahte itiraf olgusu.
Baskı ve tehdit sonucunda (mesela bu örnekte Kapki eşi ve çocukları ile tehdit edilmiş) alınmış bu ifadeler gösteriyor ki devlet savcı makamı vasıtası ile bir çaresizlik kapanı kurulmuş.
Böyle bir tehdit altında beyin gerçeği değil tehdidin bitmesini önceler. Kişi o anda “doğruyu” değil, tehlikeyi / acıyı durduracak cümleyi arar. Söylenen şey gerçekler değil, tehdit geçsin diye güçlünün duymak istediği cümlelerdir.
İnan Güney böyle durum sonucu 11 ay suçsuz yere hapiste yattı. Bunun hesabını kim verecek? O savcı böyle bir mekanizma yaratarak hem Kapki'ye psikolojik baskı kurduğu hem de İnan Güney'in hayatından 11 ay çaldığı için bir yaptırıma uğrayacak mı? Bunlar psikolojinin değil hukukun konusu ama ben de bir vatandaş olarak merak ediyorum.
Herkese merhaba, dayanışma ve destek mesajlarınızı okumak gazeteciliğe dair heyecanımı arttırdı. Hepiniz iyi ki varsınız.
Gözaltına alınma ve gözaltı sürecinde yaşadıklarımı anlatma gereği duyuyorum.
Arkadaşlarımdan ayrıldıktan sonra uğradığım manavdan hukuka uygun olmayan yüz tanıma yöntemiyle takip edilerek dört farklı ekip tarafından gözaltına alındım.
Gözaltına alınmama gerekçe olarak 2018'de ifadesini verdiğim dosya gösterildi. Fakat dosyanın içinde herhangi bir ifade çağrısı bulunmuyor.
Sonuç olarak avukatım Mert Batur'un yürüttüğü süreç, meslektaşlarımın dayanışması ve kamuoyunun tepkisiyle birlikte az önce serbest bırakıldım.
Fakat gözaltına yaşadığım işkence sürecini anlatmam gerektiğine karar verdik.
Dün gözaltına alındığım saatten itibaren tuvalete gitmeme izin verilmedi. Nezarethanede pet şişeye ihtiyacımı gidermem gerekti.
Kullanmam gereken ilaçları defalarca talep etmeme rağmen getirmediler.
Sabah Çağlayan'a götüren ekip tarafından araçta küfür, hakarete uğradım.
Çağlayan Nezarethanesi'ne gireceğimiz sırada beni araçtakilerden ayırıp kolumu bükerek nezarete sokmak istedi. Karşı gelmemin ardından kameraların göreceği şekilde fiziksel şiddete uyguladı.
NATO Zirvesi nedeniyle gözaltına alınan ve birlikte kaldığım kişilerin uğradığı işkence bir gazeteci olarak kendi gözlemim olarak ayrı bir yerde duruyor.
Tüm süreçle alakalı suç duyurusunda bulunacağız. İşkence insanlık suçudur.
Deniz Göktaş'ın gönderildiği "kuyu tipi" cezaevi nedir? | @pelinunker / @dw_turkce
"İnsan Hakları Derneği (İHD), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) da "kuyu tipi" olarak adlandırılan S tipi, Y tipi ve yüksek güvenlikli cezaevlerinde uygulanan tecridin sonlandırılmasını, mahpusların sevk taleplerinin değerlendirilmesini ve açlık grevindeki mahpuslara ilişkin acil adım atılmasını istedi."
https://t.co/7H2SLxrVNm
Kadıköy’de gençler, NATO'ya karşı eylemdeydi.
Gençlerden biri metroda sivil polis ve güvenlik tarafından yere yatırıldı, darbedildi. Bu işkence sonucunda kolu kırıldı.
🔎İstanbul’da gözaltına alınan bir kişinin ev baskını sırasında telefonunun şifresini vermeyi reddetmesi üzerine polisin fiziksel şiddetine maruz kaldığı ve telefonun kilit sisteminin söz konusu kişinin gözlerinin polis tarafından zorla açılmasıyla yüz tanıma yöntemi kullanılarak açıldığı öğrenildi.
7 Temmuz 2026 TİHV Dokümantasyon Merkezi Günlük #İnsanHakları Raporu 👇
https://t.co/f1pwkJ6QBn
🖊️Sevda Çetinkaya yazdı:
Deniz’i salın
"İlk geldiği gün ve ertesinde diğer bloklardan onun avluya doğru “Deniiiiiiiiz, Denizzzzzzz” diye bağırmış mahpuslar. “Şaka yapsana” diyenler olmuş"
https://t.co/A8MGgJWzHu
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
Özgürlükler daraldı: Cezaevi nüfusu genişledi
1 Mart'ta 413 bin olan cezaevi nüfusuna 14 bin 534 kişi eklendi. Toplumsal muhalefete yönelik baskıcı politikalara ayna tutan veriye göre, 305 bin kapasiteli cezaevlerinin toplam nüfusu 1 Temmuz itibarıyla 427 bin 525 oldu
Özgürlükler daraldı: Cezaevi nüfusu genişledi
1 Mart'ta 413 bin olan Türkiye’deki cezaevlerinin toplam nüfusuna dört ayda 14 bin 534 yeni tutuklu ve hükümlü eklendi. Toplumsal muhalefete yönelik baskıcı politikalara ayna tutan veriye göre, Türkiye’nin 305 bin kapasiteli cezaevlerinin toplam nüfusu 1 Temmuz itibarıyla 427 bin 525 oldu
https://t.co/5EzFRIr3rB
Tutuklu komedyen Deniz Göktaş, gözaltı sırasında servis edilen kelepçeli görüntülere ilişkin konuştu:
"Beş kez yürüttüler. Önden çekilen görüntülerde hep gülümsedim. Gülümseyen görüntülerimi yayımlamamak için arkadan çekilmiş olanları servis etmişler. Film platosu gibiydi. Aynı sahneyi 4-5 kez yürüdük."
Bir avuç insan özellikle de tutuklu/hükümlü aileleri uğraşıp duruyordu bu insan onuruna ve tüm uluslararası sözleşmelere aykırı sözde cezaevi denilen işkencehanelerle... Üstelik bu tip "cezaevleri" orada çok ağır koşullarda çalışan infaz görevlileri için de çok dezavantajlı...Anlatamadılar, yaygınlaştıramadılar...Sistem baltayı taşa vurdu bütün rezilliklerimize ayna tutan Deniz'imizi @idgoktas oraya göndermekle...Varlığına teşekkürler Deniz Göktaş..
Umarım bu vesile ile insanlık suçu bu işkencehaneler hakkında toplumsal bir duyarlık oluşur da kapatılır, en azından tadil ediller...Bir insan ve mimar olarak utanıyorum...
#KuyuTipiHapisanelerKapatılsın
10 yıldır dosyaya atanan her savcı yalnızca görüntüleri çekenin peşine düştü. Hacı’nın bedenine yapılanlar hiçbirini ilgilendirmedi.
Sözde soruşturma halen devam ederken AYM eksik de olsa sorumluluk aldı ve savcıların yapmadığı inceleme ve değerlendirmeleri bizzat kendi yaptı.
bugün deniz göktaş ile ilgili yayımlanan 190 köşe yazısının biri de benden. mizah/komedi, mizah/iktidar, soytarı/dalkavuk ilişkileri üzerinden bir şeyler karaladım. biraz da "ölü deniz" ile "hacivat karagöz neden öldürüldü" hikayelerindeki soyut ölüm kavramını didikledim. kesmeye kıyamadım, biraz uzun oldu. sıkın dişinizi :)