Fon vurgununda insanların 2.2 milyar TL’sini çalan Fatma Betül Sayan Kaya’nın elini kolunu sallayarak gezdiği, 440 vurguncunun isminin gizlendiği ülkede İsmail Arı’yı haber yaptığı için tutukladılar. Susturmak istiyorlar. Susmayacağız.
Size yazmak için bahane üretiyor gibi olacak ama son tweetten sonra 2 kere daha tutuklandım. Bazen hücrede zimmetli çakmağı kaybedince ya da kütüphaneden aldığım kitaba bir şey olunca dışarıdaki refleksimle çok geriliyorum ama sonra “napacaklar bir daha hapse atamazlar ya” diye kendimi rahatlatıyordum. Atabiliyorlarmış.
Neyse, Moby Dick bitti. İddianame hazır.
Duruşma tarihi 28 Eylül.
Görüşmek üzere.
İkinci gösterim Ölü Deniz, bugün 20:00’da, youtube kanalımda yayında.
Harbiye’de çektik, 90 dakika, olduğu gibi, size emanet. sevgiler.
tam şurada olacak: https://t.co/uynn4dJQL5
KAAN ARTIK YOK!
Vasiyeti üzerine mektubunu herkese
iletelim. Kaan, bu mektubu yazmış,
sadece annesine vermiş.
(Neden sadece annesine olduğunu okuduğunuzda anlayacaksınız.)
“Bu mektup adresine ulaşmalı”
dedim kendi kendime..
Buyurun siz de okuyun.
Sağlık bürokrasisindeki herkes okusun. Noktasına, virgülüne dokunmadan aktarıyorum..
"Ben bundan 6 sene önce lösemi hastalığına yakalandım. Ankara’da LÖSEV’in LÖSANTE Hastanesi’nde çok zor olan tedavim başladı, 2 sene sürdü. Tam “İyileştim” derken hastalığım tekrarladı.
Tekrar başa döndük ve 3 yıllık tedaviye başladık. Hiç yıkılmadım, “Ben bu hastalığı yeneceğim” diye anneme, kardeşlerime söz verdim. Ama lösemi canavarı beni 3’üncü kez pençesine alıp lösemi tekrarlayınca tam umudum kırılmak üzereyken LÖSEV’in doktorları yine imdadıma yetişti
ve “Artık sana kemik iliği nakli yapacağız ve yaşatacağız” dediler.
3’üncü defa uzunca bir kemoterapi aldım, yine saçlarım döküldü, ateşler içinde yandım ama sonunda Kemik İliği Nakli Servisi’ne geçmeyi başardım. LÖSEV LÖSANTE Hastanesi’nin Kemik İliği Nakli Servisi tıpkı bir uzay üssü. Her tarafı havadaki gözle görülmeyen en küçük tozları, mikropları süzen hepafiltrelerle kaplı.
Doktorlar, hemşireler içeri girerken özel solüsyonlarla yıkanıyorlar, çok özel kıyafetler giyiyorlar.
Annemden başka kimse içeri giremiyor, o da dışarı çıkamıyor.
Adeta fanusta yaşıyordum. Kapıların birisi kapanmadan diğeri açılmıyor. Anlayacağınız, sağlığımız için dünyanın en steril Kemik İliği Nakil Merkezi’ndeydim. Bir gün hematoloji uzmanı profesör doktor odamıza geldi ve “Artık radyoterapi (ışın tedavisi) alacaksın, sonra da sonra da kemik iliği naklini gerçekleştireceğiz. Ama radyoterapi için başka hastaneye gideceksin” dedi. Hemen,
- Bizim hastanemizde yok mu, dedim.
- Var, hem de dünyanın en iyi radyoterapi cihazları var ama kullanamıyoruz, dedi
- Neden, diye sordum.
- Çünkü Sağlık Bakanlığı ruhsat vermiyor, yani çalıştırmamız yasak.
- Neden, kötü bir şey mi yaptınız?
- Hayır, her şey yönetmeliklere uygun. Hatta Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’ndan (TAEK) ruhsat da alındı ama kullanamıyoruz
Bağışıklık sistemim çökmüşken ve bu servisten dışarı adım atmamam gerekirken hem sabah hem de akşam (günde 2 defa) başka bir hastanede radyoterapi almak için dışarı çıktım ve ışın aldım.
Düşünebiliyor musunuz, hem milletin tuğla bağışlarıyla satın alınmış dünyanın en mükemmel
5 milyon dolarlık aleti LÖSANTE Hastanesi’nde çürüyor hem de ben aynı hastanede 2 kat aşağıdaki bu özel merkezde ışın tedavisi alabilecekken dışarıya yani mikrop dolu ortama çıkıp hayatımı tehlikeye atıyorum. En son olarak size şunu itiraf etmek istiyorum:
“Beni lösemi hastalığı öldüremedi ama bürokrasi canavarı öldürebilecek.” Belki de sayılı günlerim kaldı. Ben görmedim ama bu mektubu herkese iletirseniz, sizin sayenizde başka lösemili çocuklar bu cihazın çalıştığını görebilirler.
Saygı ve sevgilerimle..
(Kaan Özelçam)
Şu şekil gittikleri Amerika’dan şampiyon olup döndüler erkek futbol takımına ise villa verildi özel uçaklar tahsis edildi ülkenin tüm imkanları seferber edildi sonuç dünya kupasından elenen ikinci takım oldular ülkeyi rezil ettiler
Kemal Bey'e açık mektup...
#SenHepBöyleymişsin
Merhaba Kemal Bey,
Bilmem hatırlar mısınız? Siz İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olduğunuzda odamıza gelmiştiniz; Dış Karakol Binası'na. Ve orada, basına kapalı bir bilgilendirme toplantısı düzenlemiştik sizin için.
Sizi İstanbul için donanımlı hale getirmek için üç gün çalışmıştık. O dönemin en büyük kent problemlerini neredeyse hap yapar gibi tek tek özetleyip, görseller eşliğinde size bir sunum hazırlamıştım. Hatta o zamanlar çok da yaygın olmayan flash belleklerden alıp sunuşu ona da kaydetmiştik.
O toplantıyı hiç unutmuyorum. Büyük bir masanın etrafında toplandık, hocalarımız da vardı yanımızda... Size sunum yapmaya başladım.
Önce sizin hakkınızdaki ilk gözlemimi ve izlenimimi aktarayım. Hani sonraları insanların "poker surat" diye bahsettiği o yüz ifadesiyle ilk kez karşılaşmıştım. Daha önce sizi hiçbir yerde canlı görmemiştim.
Sunuş boyunca sustunuz hiç bir soru sormadınız hatta mimik bile yapmadınız...Öyle bakıp durdunuz...
İstanbul'un meseleleri arasında üçüncü köprü de vardı. Biz size Boğaziçi köprülerini ve üçüncü köprüyü anlatırken birdenbire canlandınız ve bana şu soruyu sordunuz: "Peki üçüncü köprü yapılmazsa, Karadeniz Otoyolu karşıya nasıl geçecek?"...
Bir an dondum kaldım ve hayretler içinde baka kaldım size. Birden sesinizin çıkmasına mı şaşırdım, bilemiyorum ama ağzımdan aniden, "Ay, bunca sorunun içinde bu mu size dert oldu?" cümlesi kaçıverdi...
O gün anlamalıydık sizi Kemal Bey...
O gün anlamalıydım. Bugünkü proje hamlenizin ipuçları o günden belliymiş aslında...
.....
Nasıl bir inat, nasıl bir ego bu? Vatanını, halkını seven, düşünen bir insan hiç bunu yapar mı? Ben kurucularınızdan Sabit Sağıroğlu’nun soyadını gururla taşıyorum. Evet siz de tarihte büyük yer ettiniz! Ama torunlarınızın torunlarına kadar iyi anılmayacak tarih sayfaları ve soyadı miras bırakarak. @kilicdarogluk
Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum.
Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum.
Ben size onur, haysiyet, cesaret ve mücadele vadediyorum!
8 yıl önce Atatürk Havalimanı’ndan 45 kişiyi katleden IŞİD’ciler tahliye edildi.
46 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan katiller serbest bırakıldı;
...ama Silivri, tüm muhaliflerle dolu
Türkiye tam dokuz yıl önce bugün, 9 Mayıs 2017 günü bu iki güzel insanın vahşice öldürülmeleri ile sarsıldı.
Ali Ulvi ve Ayşin Büyüknohutçu çifti, Antalya Finike’deki Kızılcık yaylası nda bulunan evlerinde katledildi.
Katil zanlısı Ali Yamuç, cinayeti itiraf etti.
⬇️
Parti Sözcümüz Sera Kadıgil, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde KESK, eğitim sendikaları ve öğretmenlerin düzenlediği eyleme İstanbul İl Örgütümüzle birlikte katıldı:
"Bunlar ne münferit olaylardı, ne de devletin hiçbir suçunun olmadığı kazalardı. Bunlar çökertilen eğitim sisteminin, adaletin, kolluk kuvvetlerinin, özetle çökertilen devletin altında kalan el kadar yavrular!"
Timur Soykan: İstifa etmeyecek arkadaşlar. Bakın görüyorsunuz değil mi? Yine istifa olmayacak. Çünkü çok değersiziz. Çocuklarımız da çok değersiz. Onların koltuğu kadar değeri yok çocuklarımızın...
Ölenlerin yakınlarından Kahramanmaraş Valisi Ünlüer'e tepki
Ünlüer'in korumaları tepkileri görüntülemek isteyen gazetecileri engelledi!
https://t.co/QoxOEIUSFB
TİP Genel Başkanı Erkan Baş: "Aylardır, belki yıllardır Yusuf Tekin’e karşı okulları tarikat yuvasına çevirmesinler diye, evlatlarımız adına MESEM denen sömürü cehennemlerinde hayatlarını kaybetmesin diye sesimizi yükseltiyoruz. Çocuklarımız yaşayabilsin diye Yusuf Tekin’in istifa etmesi gerekiyor"
"Misafirliğe gelen 3 yaşında çocuk elindeki telefonu fırlattı ve televizyonumuz kırıldı.
Babası özür dilemek şöyle dursun bu kırdığı dördüncü telefon ikinci de televizyon diye pişkin pişkin güldü.
6 yaşındaki çocuk pazar tezgâhındaki dolmalık biberleri parmağıyla tek tek popit gibi deldi, pazarcı ardından ürünleri tek tek ayıklayıp kaldırmak zorunda kaldı ve annesi bir kere bile yapma demedi.
Evimize gelip tuvalete çocuğunun peşinden "özgüveni kırılır" diye gitmeyen anne sayesinde, çocuğun batırdığı banyoyu ben temizledim.
Elinde kıyır kıyır elmalı kurabiyeyle evin içinde dolaşan çocuk için "örtü sereyim de öyle yesin" dedim. Annesi "Oturup yemez ki" diyerek omuz silkti.
Komşu çocukları bahçe aydınlatmalarını kırıyor. Söyleyince, "Çocuğumdan daha kıymetli değil" karşılığını alıyorsun.
Sorun çocuklarda değil. Sorun, kitap okumayan, pedagojiden bihaber ama Instagram'da izlediği iki videoyla kendini "çocuk ruhundan anlayan ebeveyn" ilan eden yetişkinlerde.
Neymiş efendim, çocuk özgürmüş, keşfederken engellenmezmiş, hayır denmezmiş, yoksa özgüveni kırılırmış.
Peki hangi psikoloji, hangi din, hangi kültür, hangi örf bu vurdumduymazlığı meşrulaştırıyor?
Yeni bir akım ortaya çıkardılar: "sorunlu davranışları özgürlük sanan bir ebeveynlik"
Disipline "travma", sınır koymaya "baskı" adını verdiler bir de...
Çocuk merkezli olmak; her şeyi çocuğa bırakmak değil, onun iyiliği için sağlıklı sınırlar çizebilmektir.
Özgürlük; başkasının hakkını çiğnemek değil, saygı duyarak var olabilmektir.
Ebeveynlik; sadece sevmek değil, yön gösterebilmek ve sorumluluk vermektir.
Çocuklarımızı özgürleştiriyoruz sanırken, aslında onları ölçüsüzlüğe teslim ediyoruz.
Topluma, hayata, başkasının varlığına karşı duyarsız bireyler yetiştiriyoruz.
Ama unutmayın, çocuklar her zaman öğrenir. Ya sorumluluğu ya sorumsuzluğu...
Ve çoğu zaman derslerini öğretmenlerinden değil, ebeveynlerinden alırlar.
O yüzden mesele çocuk değil. Mesele aynaya bakmayı reddeden yetişkinlik."
Şeyma Çekici