Oyuncaklar beleştir :)))
Bunca leş gündemde güzel bir şey görün diye. Bir çocuğu sevindirmenin ne eşsiz duygu olduğunu anımsayalım diye. Mardin’de bir köy burası. İzleyince kalbi nefes alıyor insanın. Instagram’da @oyuncakkardesligi ‘ni takip, insanın umutsuzluğunu yok ediyor…
Bu elde manikür yok,filtre yok, şikâyet yok.
Bu elde ekmek var. Ter var. Sessizce katlanılmış binlerce gün var.
Kimse görmeden batan kıymığı yine kendi eliyle çıkarıyor; çünkü onun acısını paylaşacak bir sistemi, bir konforu, bir yedeği yok. Canı yanıyor ama iş durmaz, hayat beklemez.
Bu fotoğraf bir “el” değil; bu fotoğraf bir ders.
Konforla konuşanların, emekle yaşayanları anlaması için bir ders.
Bugün emeği rahatça eleştiren herkes bilsin: Bu ülkeyi ayakta tutanlar, kıymığını bile başkasına göstermeden yoluna devam eden emekçiler, işçilerdir
Saygı, en çok onların hakkıdır.
Bursa’damızık birliği’nden istifa ediyorum. Üreticinin çığlığını daha gür bir sesle dile getirebileceğim yeni bir mecraya katıldım. Gaye salt eleştirmek değil çözüm önerilerinde net bir şekilde masaya koyabilmektir ve memlekete faydalı olmaktır.
İlahiyatçı Mustafa Öztürk:
“Cehalet içinde yüzen İslamcılar, içki alemleri yapan padişahları evliya mertebesine yükseltirken; bu ülkede rahat içinde yaşamanızı sağlayan Atatürk'e sövmeniz, nankörlük etmeniz kanıma dokunuyor.”
Bu videoyu izleyince şoka girdim. CHP’li hukukçu Atilla Kart anlatıyor:
“2017 yılında Referandum sonucunu CHP olarak AİHM’e götürmek istedim. Kılıçdaroğlu son anda engel oldu!”
Aslında sadece Kemal bey değil, yanındaki yönetim kadrosu da o dönem yaşananlardan sorumlu. Onlar da hesap vermeliler.
Bu videoyu hala Kemal Kılıçdaroğlu’na sempati besleyen dostlara elden ele izletelim.
Tunceli'de köylüler avcılığa karşı ayaklandı:
"Gece gündüz silah sesleri var. Kadınlar korkudan hayvanlarını otlatmaya götüremiyor. 20 tane avcı geliyor, tek dayanakları ‘Biz bunun vergisini veriyoruz bundan dolayı siz bize bir şey yapamazsınız’ diyorlar. Avcılar bizi tehdit ediyor. Biz doğayı koruyoruz, onlar katliam yapıyor”
Emeğinin görünmez olmasından dert yanan kadın:
“Eşimin aldığı tuvalet kağıtlarını eve getirir getirmez dolaba yerleştirdim. Banyoya giren eşim ‘Neden tuvalet kağıdı yok dedin? Varmış.’ dedi.
Temizlenmiş bir mutfak görüyorlar ama onun nasıl temizlendiğini düşünmüyorlar. Önündeki yemeği görüyor ama senin yemeği düşünüp malzemeleri alıp yemeği yaptığını görmüyorlar.
Kadınların beyni bir bilgisayar gibi hiç durmadan çalışıp dururken onların gördüğü sadece ekran görüntüsü.”
Bu sabah uçakta yanımda bir hanım oturuyordu. Ciddi ciddi bana tıbbi önerilerde bulunmaya başladı. Normalde ‘Bak sen, öyle mi oluyormuş?’ deyip eğlenirim; ama bu kez biraz dinledikten sonra dayanamadım, ‘Siz hekim misiniz?’ diye sordum.
‘Hayır, sağlıkçıyım’ dedi.
‘Nasıl yani?’ dedim.
‘Tıbbi sekreterim’ diye ekledi.
Arada, anlattıklarını kavrayamadığımı düşündüğü için üst perdeden konuşmayı da ihmal etmedi. Sabahın erken saatleri, uykusuzum, saçlarım da beyaz ya. Hakkımda bir yargıya varmış, sohbeti sürdürmek istiyor ama ben istemiyorum. Kadını dinlemek hiç içimden gelmiyor.
Sonunda, ‘Teşekkür ederim önerileriniz için ama yanlış biliyorsunuz,’ dedim. İtiraza kalkınca, ‘Ben doktorum. Bahsettiğiniz konuları çok iyi bilirim,’ dedim. Sohbet orada bitti.
İnsanlarda az bilgiyle büyük iddialar ortaya koyma hastalığı var. Lütfen yapmayın.
Bir kadın: (Erdoğan’ın “Çocuk yapmayı reddeden kadın yarımdır” sözü hk.)
“46 yaşındayım, 13 yaşından beri çalışıyorum. Anneme ve babama ben baktım.
16 bin TL emekli maaşıyla 20 bin TL kira ve faturaları ödüyorum. Ayrıca dışarıda birçok süzme dangalakla uğraşmak zorunda kalıyorum.
Ben sırf çocuk doğurmadım diye yarım kabul ediliyorsam tam olanlar kim?”
Ankara Baro Başkanı Mustafa Köroğlu; “… Türkiye artık anayasal bir devlet değil, sadece anayasalı bir devlet…. Uyursanız eğer Cumhuriyeti darmadağın ederler..”
2 Aralık’ta Savunma Nöbetine çağrısını yapıyor.👇👇👇👇
The Turkish Post'ta "Öcalan’a uzanan iktidarın mahcup eli; Fatih Altaylı’ya inen Adaletin tahta kılıcı" başlıklı bugünkü yazımdan bir pasaj:
Fatih Altaylı dün serbest bırakılsaydı, eminim kameranın karşısına geçip, Komisyon adına yapılan İmralı ziyaretini elekten geçirirdi.
Meslekten gazeteci olmadığımdan olsa gerek, gazetecilerin, yani habercilerin ve tabii bu mesleğin sınırında yer alan haber-yorumcuların ayrıntı dikkatini ilgi ile takip ediyorum. Sinekten yağ çıkarıyorlar. Gözden kaçanları pertavsızla arayıp buluyorlar, sonra da gözümüze sokuyorlar.
Öcalan’ın meşrû muhatap olarak tescil ve ilan edildiği İmralı seferi ile ilgili üretilen magazin haberleri, meselenin özünü gölgede bırakırken, yine de gazetecilerin eleğinden geçenler önümüzü aydınlatmaya devam ediyor. CHP, belediye soruşturmaları ile kuşatılmış durumda, hareket dahi edemiyor. AK Parti cenahı, mahcup bir yüzle saklambaç oynuyor; iktidar sahibi olmanın kaçınılamayacak ağır yükü altında eziliyor, siyaset üretemiyor, kuru yaprak misali sonbahar rüzgârlarının önünde savruluyor. DEM, işi bozarız endişesi ile kahveyi soğutarak yudumluyor, çok şey biliyor ama çok az şey söylüyor ve hiçbir şey yapmıyor. Bahçeli’nin “Şu Çılgın Türkler” iradesine, MHP’liler sıkı disiplinleri sayesinde zor da olsa ayak uyduruyor. Meydan Müsavat Dervişoğlu’nun, Ümit Özdağ’ın tasarrufunda. Onlar da aksiyona, “kötü polis” rolünde entrika ve heyecan katmaya çalışırken zorlanıyorlar.
Türkiye, ağır yükleri, kabak lastikleri, safraları ve frensiz direksiyonu ile keskin bir dönemeci alırken, istikamet, tedbir, strateji ve her türlü soruna çözüm adına yol alırken, Bahçeli’nin inisiyatifi ve Öcalan’ın ince işçiliği dışında kimse siyaset üretmiyor, üretemiyor.
İktidar kanadı, far ışığına yakalanmış tilki gibi donmuş vaziyette, hareket edemiyor. Medya dünyası alçak bir tabureye çökmüş, önündeki huzursuz inekten süt sağmaya çalışıyor. Süt kovası her an devrilebilir, inekten sağlam bir tekme gelebilir.
https://t.co/860VTyovfi
Üretici Sencer Solakoğlu:
"Türkiye'de sadece Diyarbakır, Hakkari, Van, Muş, Erzurum, Kars bölgesinde besi hayvancılığı yapılsın kulaklarınızdan et fışkırır, Avrupa'nın organik et pazarına hükmederiz.
Çanakkale Köprüsü'nü yapmayıp, bu bölgeye yatırım yapsaydık bunu başarırdık."
Annem Kürt, babam Türk. Erzurumlu, muhafazakâr ve milliyetçi bir ailenin çocuğuyum. Kürt tarafım daha çok İslamcı bir çizgide, Türk tarafım ülkücü. Bizim evde de, geniş ailede de DEM Parti’ye oy vermek, ciddiye alınacak bir ihtimal bile olmadı hiç.
Çocukluğum ülkücü marşlar, hikâyeler, “dava” sohbetleriyle geçti. En azından 13 yaşıma kadar dünyayı o pencereden gördüm. Babam, Erzurum’un önde gelen ülkücülerindendi. Evin içinde hem devletle gurur duyan bir dil, hem de memleketin yoksulluğunu, adaletsizliğini içerden bilen bir öfke vardı. O karışımın içinde büyüdüm ben.
Sonra hayat, siyaset, okuduklarım, tanıştığım insanlar, sokakta gördüklerim beni bambaşka bir yere çekti. Ben solda feminist bir kadın olarak konumlandım. Bugün Öcalan’a ne duygusal ne de politik bir yakınlık hisseden biri değilim. Ona bir “önderlik” atfeden, kişisel bir bağlılık üzerinden konuşmam. Ama Kürtlerin bir kısmının ona tarihsel bir figür, bir mücadele simgesi olarak baktığını da biliyorum. Siyasal süreci, savaşın, şiddetin, bastırmanın bütün ağırlığını görmezden gelerek siyaset yapılabileceğine de inanmıyorum.
Tam bu noktada, Bahçeli’nin “gerekirse İmralı’ya gideriz” çıkışıyla karşılaşınca garip bir yerden sızlıyor içim. Çünkü çocukluğumun yarısı, bugün “İmralı’ya gitmeyi” telaffuz eden o çizginin içinde geçti. Nefret skalasını sonuna kadar açmanın, siyaseti sonsuz bir düşmanlık diliyle kurmanın nasıl bir gün herkesin ayağına dolandığını çok net görüyorum. O makas ne kadar açılırsa, o bıçak o kadar keskinleşiyor ve sonunda herkesi kesiyor.
Benim derdim tarafsızlık değil; tarafsızlık masalına da inanmıyorum zaten. Ezilenin tarafındayım. Ama bu coğrafyada siyaset yapacaksak, hele ki sosyolojiyle, toplumsal süreçlerle uğraşıyorsak, nefretle değil; vicdan ve adalet terazisiyle konuşmayı öğrenmek zorundayız. Birini sevmek zorunda değiliz, bir figüre bağlılık hissetmek zorunda değiliz ama o figürün etrafında biriken tarihsel gerçekliği görmezden gelmek de bizi temiz bir yere taşımıyor.
Bazen düşünüyorum: Babam bugün hayatta olsaydı, belki de ilk kez onunla yan yana oturup şöyle diyecektim:
“Bak baba, sen yine iyisin. Senin adam İmralı’ya gitmeyi konuşuyor artık.”
Muhtemelen önce kızar, sonra gülerdi. Ben de o anın tuhaflığını içime çekip susardım.
Tam orada, benim hayatımın, bu ülkenin ve bu coğrafyanın bütün çelişkileri üst üste binerdi:
İslamcı Kürtlerle ülkücü Türklerden doğup, ikisine de mesafelenmek zorunda kalan ama ikisini de anlamaya çalışan bir çocuk…
Belki tam da bu yüzden, keskinliğin değil, yüzleşmenin ve empatiyle bakmanın peşindeyim. Çünkü o nefret skalası biraz daha açılırsa, en önce bizi biçtiğini çok iyi biliyorum.
Kadın Vekillerimiz, Yusuf Tekin'i paçavraya çevirmeye devam ediyor
Şimdi de TÖP Mersin Milletvekili Perihan Koca:
2026 MEB bütçesinde
-Özel okullara teşvik var,
-Tarikatlarla iş birliği var,
-Din öğretimi bütçesine on kat artış var;
-Ama çocukların bir öğün yemek hakkı yok
📌 Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinin görüşmeleri sırasında, AK Parti İlçe Kadın Kolları Başkanı’nın Kars’ın Susuz ilçesinde bir okulda “ücretli öğretmen” olarak çalıştırılmaya devam ettiğini belgeleri ile ispat ettik.
📌 Binlerce öğretmenimiz atama beklerken; ön lisans mezunu AK Parti Kadın Kolları Başkanı hem öğretmen olarak derse girmeye devam ediyor hem siyasi faaliyetlerine devam ediyor.
📌 Tarım Bakanı Macaristan’da et ticareti yapan bir iş adamını bakanlığa Genel Müdür yaptı ,
Adalet Bakanı AK Parti’nin ilçe başkanını HSK üyesi olarak seçtirmek istedi,
Milli Eğitim Bakanı AK Parti’nin Kadın Kolları Başkanını ücretli öğretmen olarak görevlendirdi,
Ticaret Bakanı kendi Bakanlığında kendi şirketi ile ticaret yaptı,
Turizim Bakanı ülkenin en güzel koylarını kendi şirketine tahsis etti,
📌Vatandaşın hakkını yediler, ülkeyi de parsel parsel yediler!
#okul #öğretmen #mülakat
#atamabekleyenöğretmen
@tcmeb@mebpgm
#kars #susuz
#VİDEO – Sanatçı Xêro Abbas Rojava’nın Derik kentinde
🎼 Sanatçı gençlerle birlikte Aram Tigran’ın ‘Şev çu’ ve 'Ay dil' parçalarını söyledi
🎼 Rojava Yüksek Sanat Enstitüsü
#Rojava