Doktor Fırat Sarı,
“1 Ekim'de savcı ( Yavuz Engin ) tehdit edildiğini söyledi. Sonra fiili tehdit gerçekleştiğini belirtti.
Savcı tehdit sürecinde bizim dosyamızı hazırlandı. Dosya incelendi ve TEHDİT OLMADIĞI ANLAŞILDI.
Başka suçtan ceza aldılar. Çok küçük cezalarla tahliye oldular. Savcı ise bu olayı, ‘Yenidoğan Çetesi var, bunlar bebek katili’ şeklinde lense etti.
Savcıyı tehdit edenleri biz tanımıyoruz AMA SAVCI KENDİNİ TEHDİT EDENLERİ TANIYOR”
Savcı, bu davayı hukuksal bir süreçle hazırlamadı.
Biz medya önünde linç edildik. Tape konuşmalarıyla cımbızlanan metinlerle mahkum edildik ve bu mahkumiyetimiz sürüyor”
@dbdevletbahceli@YildizFeti@abakingurlek
@br_zll Amacınıza insanların vicdanını kullanarak manipüle ettiniz maksat ben yaptım deyip alkışlanmak istediniz peki binlerce sağlıkçının ve çalışanların günahına girerek itibarsızlaştırarak aldığınız ödül sadece sizin yılın yalancı ödülü olacak bunu sakın unutmayın
Bir kadın doğum uzmanı olarak utanın kendinizden. İki hekim arkadaşınızın ölümüne sebep oldunuz, birisi daha dün vefat etti…. kahrolsun sizin kötü kalbiniz….. Politik amaçlarınız sebebiyle hekimlerin hayatlarını karartmaktan çekinmediniz, sorgulamadınız…. Sizlere dedelerimizden beri verdiğimiz oylar da haram zıkkım olsun….
Aşağıda yazılanları inceleyecek güçtesiniz. Bu belgeleri dönemin İl sağlık müdüründen talep edip hesap sorun! Neden bunları gizlediniz die, Amacınız neydi diye hesap sorun.
Amaaa garibanın , sahipsizin canını almak daha kolay tabi, 2 HEKİMİ DE KAHRINDAN ÖLDÜRDÜNÜZ…sizler aynı faşizm içerisindesiniz! HEKİM KATİLİSİNİZ!
Yenidoğan davasında bahsi geçen annelerden ;
1- Z. Kaya’nın Eklempsi komasıyla yatışından, karnında 500 gr bebekle 4-5 saat 112 nakil tarafından sevk edilememesi ve bebeğin plesantadan %50 ayrılarak ağır asfiksi doğduğunu,
2- H. Alkari bebeğin annesinin erken doğum için başvurduğu 3 ayrı devlet /şehir hastaneleri arasında ayaktan gezdirildiğinden, anne karnında anomali teşhisi olan bebeğin 0 Apgar doğduğundan, 20 dk sonrasında canlandığını, 4. Düzey şehir hastanesinden bebeği “ daha ileri bir yere !!!” diye kendilerinin gönderdiklerini,
3- H. Karakoç bebeğin annesinin acil erken doğum için başvurduğu Çınarcık ve Yalova devlet hastaneleri tarafından kabul edilmediğinden, anne karnında bağırsak anomali teşhisi olan bebeğin doğduğunu,
4- S.ova isimli bebek için, kaçak göçmen 20 yaşlarındaki anneden doğan SGK’sız bebeğin, çete dediğiniz doktorlar tarafından parası ödenerek yatışı yapıldığından, solunum sıkıntısı diye sevk edilip aslında ağrır kalp hastalığı olduğu ortaya çıktığının, doktorların bunu aileye de resmi kurumlara da bildirildiği halde 112 nakilin devlet hastanelerine PARALARI YOK DİYE kabul ettiremediğini, bebek daha hayattayken teftiş kurulunun bunu imza ile kayıt altına aldıkları halde bebeğin ölümünü beklediklerini, bebeğin ailesi tarafından da istenmediğini,
5- M. Tokluoğlu bebeğin eline su dökemeyeceğiniz Prof Ali Gedikli hoca tarafından takipli,anne karnında anomali teşhisi olduğunu… ikiz gebelik sırasında diğer bebeğin hayatını riske sokmaması adına yaşamının sonlandırılması önerildiğini, böyle bir bebeğin dünyada yaşayan örneğinin olmadığını mahkemede tanık olarak gelip belirttiğini,
6- M.Süley. Bebeğin anne karnında elles von creveld sendromu sebebiyle gebeliğin sonlandırılması önerildiğini,
7-doğumdan 3 saat sonra ölen Kadan bebeğin anne karnında sıvı artışı olduğunu, ileri tetkik istendiğini yaptırmadığını, bu sebeple diyafragma hernisi teşhisinin konulamadığını,
8-A. Karad. Adlı bebeğin anne babası teyze çocukları olup kadın doğumcu tarafından ileri tetkik istendiği halde yapılmadığı, devlet hastanesinde a tipik yüz olarak doğumhane notu bulunan bebeğe doğumdan sonra test yapılmadığı, bebeğin beslendikçe şeker komasına girdiği halde genetik hastalık dikkkate alınmadığı, bebeğin resmi yollarla nakledildiğinden ama geç kalınma sebebiyle bebeğin ağır koma durumuna girmesinden
9- Ö. Helv. Bebeğin 26 haftalık 680 ileri prematüre doğup, Sağlık Bakanlığı teftiş raporlarında annenin gebelik durumuna dair bir paylaşımı olmadığı,
10- SGK’sız Opar. Bebeğin ailenin düzenli gittiği hastane aciline grip sebebiyle acil giriş yaptıklarını, acil serviste doktorların 112’yi defalarca arayıp çocuk yoğun bakım bölümlerinin olmadığını belirttikleri halde 120 hastaneden red kaydı alındığını
BİLİYOR MUSUNUZ? Belgeleri hiç mi MERAK ETMEDİNİZ? Dosyayı hiç mi merak etmediniz? Madem suçlular , Bir hekim olarak cezaevinde HEKİMLERİ ZİYARET EDİP NEDEN “HESAP” SORMADINIZ? Çünkü masa başı muhalefeti böyle olur !!! VURUN ABALIYA!
Dosyada adı geçen 10 bebekten 8’i SGK’lı ve bebeklerin FARKLI hastanelerde toplam yatış SÜRELERİNİN 160’ı geçmediğini biliyor musunuz?
160 gece x 2.200 tl ( 2023 ,3. Düzey gecelik SUT) ücretini bölün 60 kişiye. Bunlardan 10 tanesi hekim arkadaşınız! Bakalım bulduğunuz sonuç sizin karnınızı doyurur mu?
O da tam öyle değil ama iyi noktaya temas ettiniz. SGK, adı geçen hastanelerin kurumu ne ölçüde zarara uğrattığına dair tespitini bir buçuk yıldır tamamlayamadı; mahkemece istenen raporu hazırlayıp mahkemeye sunmadı. Hazırlasa bile dosya kapsamında cezaevinde olan bir hastane sahibi bulunmuyor. Hastane sahiplerinden biri tutuksuz yargılanıyor, biri firari, biri de birkaç hafta önce başka dosyadan tutuklandı. Kim yapmış bu dolandırıcılığı peki. Doktorlar ve hemşireler, patronlarını zengin etmek için örgüt mü kurmuşlar? Tutuklu olanların kârı neydi?
Bebeklerin ihmalle kasten öldürülmesine yönelik iddialar da 112 ses kayıtlarını içeren bilirkişi raporu, Bebek Ölümlerini İnceleme Komisyonu raporları gibi dosyaya sonradan giren delillerle oldukça zayıfladı. Mahkeme, Adli Tıp Kurumu’ndan her bir bebeğin ölümüne ilişkin rapor istedi. ATK, mütalaasını verdi ancak mahkeme son celsede ATK’dan yeniden inceleme yapmasını istedi. Sebebi ise raporlarda en az 8-10 ayrı maddi hatanın bulunmasıydı. Çünkü ATK verdiği mütalaada ne 112 kayıtlarını ne de kendi kurumları tarafından hazırlanan otopsi raporunu dikkate almıştı.
Varmak istediğim nokta şu, başta heyecanlı davranmayıp bu dava için de adil yargılanma hakkını savunsaydık, belki bugün Ayten Erdoğan gibi ömrünü işine, hastalarına adamış bir doktor daha mahkum edilmeyecekti. Yüzlerce bebeği hayata bağlayan bir doktor, bebek katilliğiyle suçlanmayı taşıyamadığı için cezaevinde canına kıymayacaktı. Adalet varsa herkes için var, adaletin herkes için eşit olmaması ise hepimizi tehdit ediyor. İnsan eline bir taş alıp fırlatmaya karar verirken, o taşın daha sonra kimin eline geçeceğini/kime isabet edeceğini de gözetmeli. Anlayacağınız, kurtuluş yok tek başına…
3) Mahkeme, dosyayı ATK üst kuruluna gönderirken özellikle Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu raporları ile Adli Tıp Kurumu 8. İhtisas Kurulu raporları arasındaki açık çelişkiye dikkat çekti.
Bu çelişki, kamuoyuna yansıyan ve süreci bu noktaya taşıyan meşhur “sözde uzman görüşünde” dahi yer alan tespitlerle örtüşmüyordu.
Zaten sağlık Bakanlığının bebek ürünlerini inceleme komisyonlarının, soruşturmadan habersizce yaptığı incelemelerde de ölümler “önlenemez ölüm” olarak değerlendirilmişti.
Aynı dosya, aynı tıbbi veriler, farklı ve birbiriyle bağdaşmayan sonuçlar.
Bununla da yetinilmedi.
Dosyaya sanık müdafileri tarafından sunulan uzman mütalaaları ile ATK raporları arasında da bilimsel ve teknik düzeyde ciddi görüş ayrılıkları bulunduğu; bu farklılıkların raporlarda tartışılmadan geçildiği mahkemece açıkça tespit edildi.
Bu tablo karşısında mahkeme, artık tek bir rapora dayanılarak hüküm kurulamayacağını; çelişkilerin bütüncül biçimde giderilmesi gerektiğini belirterek dosyayı üst kurula gönderdi.
2) Mahkeme, dosyayı Üst Kurul’a gönderirken özellikle “organizasyon hatası” değerlendirmelerinin nasıl kurulduğunun bilinmediğine dikkat çekti.
ATK 8. İhtisas Kurulu raporlarında; hangi hastanede, ne tür bir organizasyon eksikliğinin bulunduğu ve bu eksikliğin hangi kişi ya da kişilerle ilişkilendirildiği açık ve hatta hiçbir biçimde ortaya konmamıştı.
Raporda, sorumluluğun kişi bazında nasıl belirlendiği, kimin hangi eylem ya da ihmali nedeniyle kusurlu sayıldığı ve bu kusur ile her bir bebeğin ölümü arasında nasıl bir illiyet bağı kurulduğu net değildi.
Mahkeme, bu haliyle değerlendirmelerin genel ifadeler düzeyinde kaldığını ve denetlenebilir bir ceza sorumluluğu çerçevesi oluşturmadığını vurguladı.
Bu nedenle dosya, “organizasyon hatası” gibi ağır bir tespitin; kişiler, eylemler ve sonuçlar bakımından somutlaştırılmasını, sorumluluğun belirsiz bir alana yayılmadan açıkça ortaya konmasını sağlamak üzere Adli Tıp Kurumu’num ilgili üst kuruluna gönderildi.
“Yenidoğan Çetesi” adıyla topluma manipülatif bir çerçeve içinde sunulan bu davanın, son günlerde yaşanan gelişmelerden bağımsız olmadığı yönünde ciddi soru işaretleri var.
Bir kısmını bugün anlatacağım.
Sürecin ele alınış biçimi, kamuoyunun belli bir algıya yönlendirilmek istendiğini düşündürüyor.
Tüm bu tablo, memleketi dizayn etmeye çalışan art niyetli odaklarca kurgulanmış bir kumpas ihtimalini de akla getiriyor.
Gerçekler ortaya çıktıkça bu operasyonel yönün daha net anlaşılacağı kanaatindeyim.
Yenidoğan Davası olarak anılan dosyada bir duruşma daha sona erdi.
Bir süredir perde arkasında kalan gerçekler artık duruşma tutanaklarına yansımaya başladı.
Dosya, gürültüyle değil; delille, çelişkiyle ve eksiklikle konuşulacak gib duruyor.
Bu celsede 3 sanık hakkında tahliye kararı verildi.
Ailelerine ve yakınlarına geçmiş olsun.
Tahliye, masumiyetin ilanı değildir; ancak dosyanın tek anlatıya sıkıştırılamayacağını, önceden kurulmuş bir kanaatin hukukun yerine geçemeyeceğini açık biçimde göstermektedir.
Yaklaşık bir yıldır söylüyoruz:
Bu dosyada aceleyle hazırlanmış raporlar, birbiriyle örtüşmeyen tıbbi değerlendirmeler ve herkesi aynı kalıba sokan genellemeler var.
Bir dönem bunları dile getirmek kolay değildi.
Bazı gerçekler ya duyulmadı ya da duyulmak istenmedi.
Ancak bugün gelinen noktada, hem yargı dosyasında hem de kamuoyunda dengenin yavaş yavaş değiştiği, gerçeklere yaklaşıldığı görülüyor.
Tahliyeler; “her şey kesin, her şey net” denilen bir dosyada, belirsizliğin sanık aleyhine otomatik şekilde yorumlanamayacağını hatırlatan hukuki bir duraktır.
Bu kararlar, adaletin geç de olsa kendi terazisini yeniden kurmaya başladığını gösteren önemli işaretlerdir.
Gerçekler bir anda ortaya çıkmaz.
Ama ortaya çıkmaya başladığında, artık üzeri örtülemez.
Bu celsede mahkeme, Adli Tıp Kurumu 8. İhtisas Kurulu raporlarını yeterli bulmadığını açıkça ortaya koydu.
Bu, dosya açısından kritik bir kırılma noktasıdır.
Mahkeme; raporların eksik, çelişkili ve dosya bütünlüğünü açıklamakta yetersiz kaldığını tutanağa geçirdi.
Yani ilk kez, “nihai bilimsel görüş” diye sunulan metinlerin tartışmasız kabul edilemeyeceği yargısal bir tespitle kayıt altına alındı.
Bu konuda bir kaç hususu kamuoyunun takdirine sunacağım.
1) Bu dosyada bebek ölümleriyle suçlanan insanlar var. Onlarca iddia, onlarca isim, ağır ithamlar…
Mahkemenin bugün işaret ettiği çelişki tam da budur: Değişen bebeğin ölümü değil, dosyaya yüklenen anlamdır. Tek bir otopsiden, vefatta zaman ve rüzgâr değişince iki zıt sonuç çıkarılamaz.
Şu basit gerçek uzun süre gözden kaçırılmak istendi: Vefat eden 10 bebek arasında, tek otopsisi yapılan bebek, Karakoç Bebekti.
Üstelik bu otopsi; soruşturma sürerken, dinlemeler yapılırken, bebeklerin vefatları anlık olarak bilinirken yapılmıştır. Diğerlerinde de aynı şartlar altında yapılmaktan imtina edilmiştir.
Bu tek otopsiye dayanılarak, soruşturma makamınca Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu’ndan Temmuz 2024 tarihli rapor alınmıştır.
Bu raporda, Karakoç bebeğin ölümünde herhangi bir tıbbi kusur ya da ihmale rastlanmadığı açıkça belirtilmiştir. Temmuz 2024 önemli. Yani dosya bugün olduğu gibi şekillendirilmiş, genişletilmiş, büyütülmüş halde değilken yazılmıştı bu rapor. Hem de otopsi işlemine dayanarak yazılmıştı.
Aradan zaman geçti.
Dosya kamuoyunda başka bir yere taşındı.
Anlatı değişti. Ve aynı tek otopsiye rağmen, bu kez Ağustos 2025’te, Adli Tıp Kurumu 8. İhtisas Kurulu, çok sayıda kişi yönünden yaygın ve soyut sorumluluklar yükleyen bir rapor düzenledi.
Şimdiyse mahkeme bu çelişkinin giderilmesini istiyor.
Bu mesele bir teknik ayrıntı değildir.
Bu, aylarca dile getirdiğimiz haksızlığın somut hâlidir.
Ve hukuk, tam da bu noktada durup “burada bir sorun var” demek zorundadır.
4) Bu aşamadaki en önemli kırılma noktası şudur ki Mahkeme, ilk kez bu dosyada, tartışmayı olması gereken yere çekmiş ve şu temel soruyu açıkça sormuştur:
Ortada bir ölüm varsa, bu olay tıbbi uygulama hatası (malpraktis) çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir durum mudur, değil midir?
Ceza ve tıp hukukunun yerleşik yaklaşımı açıktır.
Bir hastanın vefatı söz konusu olduğunda, hekimler ve sağlık çalışanları doğrudan kasten öldürme suçlamasıyla değil; öncelikle tıbbi uygulama hatası yapılıp yapılmadığı yönünden değerlendirilir.
Bu dosyada ise doktorlar, hemşireler ve sağlık çalışanları kasten ve bilerek öldürme isnadıyla öncelikle basın aracılığıyla kamuoyunda infaz edildi, sonra da yargılandı.
Bu, olağan yargılama pratiğinden ciddi bir kopuştu.
Yaklaşık bir yıldır süren yargılamada mahkeme, artık bu kopuşu fark etmiş görünmektedir.
Üst kuruldan; her bir bebek yönünden uygulanan tanı, teşhis ve tedavilerin tıbben uygun olup olmadığının, bir kusur bulunup bulunmadığının malpraktis kriterleri çerçevesinde değerlendirilmesini ve böyle bir kusur tespit edilirse, bu kusur ile ölüm arasında gerçek bir illiyet bağının bulunup bulunmadığının açıkça ortaya konmasını istemiştir.
Bu talep, dosyanın nihayet makul, hukuken doğru ve evrensel tıbbi sorumluluk ilkelerine uygun bir zemine oturmaya başladığını göstermektedir.
Varsayımlarla değil, genellemelerle değil; tıbbi uygulama hatasının objektif ölçütleriyle yapılacak bir değerlendirme artık zorunlu hale gelmiştir.
Bu yönden çok kıymetli bir karar olarak görüyoruz.
@muzeyyenyuce07@br_zll@kmustafaozturk Şükürler olsun sizin gibi gazeteciler varda gerçekler çok geç de olsa ortaya çıkıyor sizlerin sayesinde iyiki varsınız Müzeyyen hanım..yalanla dolu haberlerle toplumu kandirip yanıltanlar ilahi adalet onlara da gelicek merak etmesinler…
Merhaba, 18 Kasım 2024’te başlayıp bir yılı geride bırakan bu davayı başından bu yana takip eden bir gazeteci olarak, kamuoyuna yansıyanın aksine soruşturma süreci çok eksik, suçlamaların büyük bölümü temelsiz ve delilsiz bir dosya. Üstelik sorumluluğu bulunan hiçbir kamu görevlisinin de yargılanmaması büyük eksiklik. Bu yüzden tahliyeleri ‘tuhaf’ karşılayanlar dosyanın içeriğini pek okumayanlar.