2026 bana başarı getirecek.
2026 bana mutluluk getirecek.
2026 bana şans getirecek.
2026 bana refah getirecek.
2026 bana bolluk getirecek.
2026 bana yeni arkadaşlar getirecek.
2026 bana iyi talih getirecek.
2026 bana pozitif enerjiler getirecek.
2026 bana yeni başlangıçlar getirecek.
2026 bana kişisel gelişim getirecek.
Zaten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da hukuka uygun kararlar almasıyla bilinir… Niyet okuyuculuğu hukukunu reddediyoruz.
İlgilisine, hukuki incelememiz:
Manifest grubunu eleştirmeniz, sevmemeniz, seslerini iyi bulmamanız oldukça normal. Mesele bu değil.
Dün gece “sabaha soruşturma açılacak” başlıklı bir yazı kaleme almış, ancak bir ihtimal verip taslaklara kaldırmıştık. Bugün soruşturma açıldığını gördük. Meseleyi hukuk çerçevesinde takdirinize sunacağız.
Öncelikle, bu konserin yapılacağını devlet kademelerindeki herkes biliyordu. Organizasyon, mülki idareden izin alınarak gerçekleştirildi. Yani devletin onayladığı, güvenlik tedbirleri alınmış, +18 ibaresiyle sınırlandırılmış bir etkinlikti. Devletin kendi izniyle gerçekleşen bir konseri, sonradan “hayasızca hareketler” veya “teşhircilik” suçlamasıyla hedef alması, hukuk devleti ilkesine ve idarenin kendi işlemine bağlı kalma zorunluluğuna aykırı bir çelişkidir. Zira hukuk devleti, idarenin öngörülebilir ve çelişkisiz hareket etmesini zorunlu kılar.
Türk Ceza Kanunu’nun 225. maddesinde düzenlenen “hayasızca hareketler” suçu, kamusal alanda toplumun genel ahlakını rencide edici fiilleri hedefler. Yargıtay içtihatlarında da bu suçun unsurları, herkesin görebileceği, kamusal alanda işlenmesiyle ilişkilendirilmiştir.
Oysa bilet alarak, kendi iradesiyle girilen, +18 sınırlandırması bulunan bir konser salonunda, “kamunun genel ahlakı” kavramının tatbik edilmesi mümkün değildir. Burada söz konusu olan durum, özel rızaya dayalı bir katılım çerçevesinde gerçekleşmektedir.
Anayasa’nın 27. maddesi bilim ve sanat hürriyetini, 64. maddesi ise devletin sanatı ve sanatçıyı koruma yükümlülüğünü düzenler.
Bunun yanında 26. madde, ifade özgürlüğünü anayasal güvence altına alır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları da, sanatın rahatsız edici, şok edici veya provokatif olabileceğini; bu sebeplerle yasaklanamayacağını, ancak müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olması halinde meşru görülebileceğini belirtir.
Dolayısıyla, beğenilmeyen bir sahne performansının cezai soruşturma konusu yapılması, ifade ve sanat özgürlüğüne ölçüsüz bir müdahaledir.
Bu müdahale hukuki değil, daha çok siyasal saiklerle ve belli kesimlere yaranma motivasyonuyla hareket edildiğini göstermektedir.
Ayrıca bu yaklaşım, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkesini ortadan kaldırır. Sanatçılar hangi performansın serbest, hangisinin suç sayılacağını bilemez hale gelir. Bu durum, keyfîlik, sansür ve otosansür risklerini beraberinde getirir. Neticede cezai soruşturma tehdidi, sanat alanında özgür üretimi değil, korku iklimini hakim kılar.
Bu soruşturmadan bir şey çıkmayacaktır ancak alınan her kararda “iyi oldu” denilecekse, yarın o kararın öznesi haline gelmek de pek uzak değil.
Sevgiler.