- Anne babanın zamanında hem dünya nüfusu en az %30 daha düşüktü, hem de şehirleşme bu kadar yaygınlaşmamıştı. Yani dünya genelinde ev gibi taşınmazlar hususunda özellikle şehirlerde rant daha düşüktü ve bunlar daha ulaşılabilir şeylerdi. Onlar da çabalayarak, dişlerinden tırnaklarından arttırarak bunu yapabiliyorlardı.
- Annen baban dişinden tırnağından da arttırabiliyordu, çünkü hayatları boyunca konforları için her şeye para harcamayı normalleştirmemişlerdi. Mesela "dudak nemlendiricisi" gibi bir şeye para harcama kültürleri yoktu onların. Ki senin tek harcamanın bu olmadığını, dışarıda 200 liraya içtiğin kahveden, iki adım yürümeyeyim diye bindiğin taksiye, inanılmaz kalitesiz küresel franchise'lerden yüzlerce liraya aldığın fastfood'lardan, kişisel bakım adı altında para harcadığın ürünlere, marka takıntısından ötürü aldığın 10 dolara üretilip 1000 dolara satılan konfeksiyon ürünlerinden, platformlardan telekominikasyon teknolojilerine kadar belki onlarcasına kira ödediğin dijital hizmetleri düşünürsen, yani özetle "aman canım onu da mı yapmayayım" lafıyla bu çağın gerçeğiymiş gibi normalleştirerek para harcadığın şeyleri düşünürsen, senin dişinden tırnağından pek bir şey artmaması çok normal. Onlar bunlara para harcamıyorlardı.
- Annen baban zamanında üniversite okumak daha zümresel bir konuydu ve insanlar hayata 25 yaşında atılmıyorlardı. Yani senden çok daha erken yaşta çalışmaya başladılar ve gerçekten çalıştılar. 27-28 yaşında bir yetişkin kreşinde sabahtan akşama kadar mesai öldürüp sonra da akşam "ay ben çalışıyorum" diyerek yukarıda yazdıklarımı yapmayı normalleştirmediler. Çalıştılar, evlerine gelip yemeklerini yapıp yediler ve geleceğe dair planlar yapıp uygulamaya çalıştılar. Bir başka deyişle senden en az 5-6 sene önce yapmaya başlayıp senelerce sakin şekilde bunu yapmaya devam ettikleri için yol aldılar.
- Annen baban her şeyin en iyisinin onlara sunulması gerektiği gibi çocukça şımarık bir inançla doldurulmamıştı ve hayatta bir şeyleri edinmek için çaba göstermek gerektiğini biliyorlardı. Hayatın her seferinde bir adım atarak iyiye gideceğinin şuurundalardı. Mesela yaşıtlarından gözle görülür hiçbir ekstra başarıları olmamasına rağmen neden İstanbul'un merkezinde tek başlarına bir yaşam süremediklerine dair hesap sormak gibi saçma huyları yoktu onların. Metropollerin merkezinde olmayan yerleri aşağılamıyor, güçleri ve imkanları dahilinde ihtiyaçlarına göre bir eve yerleşip orada hayat inşa etmeye çalışıyorlardı. "Önce bunu alırız, 5-6 seneye de bunu yaparız" gibi planlar koyuyor ve bunları gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Başarı yüzdesi de o yüzden yüksekti tabi.
- Yani anne baban hayatı anormal şekilde idealize edip bu yarattığı hayal dünyasının altında kendilerini ezmiyorlardı aslında, temel fark bu. Kendilerinden kaçarak yaşamayı yaşam gibi görmüyorlardı. Bu yüzden zaten çocuklarını da birer fetiş objesi görmüyorlardı. Mesela her şeye "dönem şartlarında normal bu artık" diye bir normal uydurup mamasından, bezine, pusetinden, elbisesine kadar gerekenin 10 katı harcama yapma planları kurarak kafalarında büyütmüyordu çocuk yapma işini. Veya çocuklarını 1 milyon liraya kreşlere özel okullara yazdırmazlarsa hayatları boyunca eğitimsiz kalacakları gibi saçma korkular da taşımıyorlardı. Önce hayat kuruyor, sonra çocuk yapıyor, sonra da ellerinden geleni yapmaya devam ederek hayatın akışına bırakıyorlardı bir şeyleri. Olduğu kadarıyla da oluyordu.
Z kuşağı olarak kaybettiğiniz şey bu yani. Şartlarınız eskilere oranla belli konularda %20 daha zordur, ama birçok alanda aslında %80 daha kolay. Zaten hayatınız çok kolay olduğu için altında eziliyorsunuz. Bir şeyler o kadar kolay ki, zorluk denen şey katlanılamaz görünüyor gözünüze. Sizin hayatınızdaki toplam yokuşun %90'ı kendinize olduğunuz yokuştan ibaret o yüzden de. Doldurulmuş, aldatılmış, kandırılımış bomboş bir nesil olduğunuz için de bu çukurdan nasıl çıkacağınızı bile bulamıyorsunuz. Eğer bu hayatı değiştirmek istiyorsanız bu hayatı değiştirmeye çalışın, hayat böyle saçmalıkların kabulü üzerine büyümez çünkü.
Yani ya böyle yaşamayı kabul edip ağlamayı kesin, ya da böyle yaşamayı bırakıp ağlayacak şeyleri alt etmeyi öğrenin. "Hem bok gibi yaşayayım, hem de buna ağlayayım" güzel bir yaşam mottosu değil çünkü malum.
@enorton1903 Lpg kiti ve araç motor şanzıman uyumu da bence çok önemli sorunsuzluk açısından. Bir daha olsam bir daha LPG'li araç alırım. Atmosferik - lpg ve cvt şanzıman. Kia Cerato mesela buna bir örnek, tam bir lpg f/p aracı.
@enorton1903 2015 30.000km - 2026 228.000km dir lpgli araç kullanıyorum. 15 Focus Otomatik 1.6Ti-Vct, şimdiye kadar tek sorun sübap yakması o da 20 bin tl tuttu. Onun dışında hiç bir sorun yaşamadım. 10 bin de bi filtre değişimi ve yazılım güncellemesi ile hala kullanıyorum.
@yatirimterapist Evimin karşısında ustam var, oturduğum yer sanayiye çok uzak. Parçacıdan malzemeyi alıyorum. Polen, hava filtresini ben değiştiriyorum. Yağ sadece ustam değiştiriyor, 500₺ para veriyorum işçilik olarak.
Modelcilerin weathering dediği ama tam olarak Türkçeye çevrilemeyen eskime/yıpranma uçaklarda çok hoşuma gider. Bunlar uçakta kir değil yaşanmışlıktır.
@yetkisiz1servis Kesinlikle katılıyorum, eski aracımız focusta elimle bakmadan klimayı ayarlayabiliyorum. Yeni Sportage araçta dokunmatik ve yetmiyormuş gibi o panel bir tuşla klima ayarları ve radyo ayarlarına evrilebiliyor. İlk hangi düzende bakıp sonra da ayar için bakıyorsun. Çok tehlikleli..
@CiniMurat85851@kenzonippon Güzel araba her anlamıyla, bizimkisi otomatik biraz yavaş kalabiliyor ve sarsıntısı mevcut. Şanzıman bakımından sonra daha iyi olacağını düşünüyorum.
@ecoboosthybrid Evet uzun kullanımda ne olur onu merak ediyorum, çok fazla araç değiştiren insanlar değiliz. Muhtemel bu aracımız son araç olacak, uzun süreler kullanabilir miyiz acaba?
@ecoboosthybrid Şu an kullandığımız Focus da otomatik şanzımana sahip, şimdiye kadar yağ değişimi yapmadık. Sadece 1-2 ye geçerken titreme var o da lpgde daha fazla hissediyor onun dışında başka bir sorunu yok. Cevap için teşekkürler. 😌