İki Şeyden Hep Korktum.
Hayatım boyunca iki şeyden hep korktum.
Biri araba sürmek…
Diğeri ise çok para.Birinci korkum 18 yaşlarımda başladı. Arkadaşlarımın ısrarıyla düz bir yolda traktör sürmeye çalıştım. Birkaç dakika sonra direksiyon hakimiyetini kaybettim. Traktör kontrolümden çıktı ve bir evin önündeki kum tepesine çarparak durabildim. En acısı, o kum tepesinin hemen arkasında bir aile – çoluk çocuk – kahvaltı yapıyordu. Eğer o kum tepesi olmasaydı, bütün aile traktörün altında kalırdı. Bir faciadan dönmüştüm o gün. O anın dehşeti hâlâ yüreğimde. O günden bugüne araba sürme korkum hiç dinmedi. Direksiyona oturmak, hâlâ içimde bir panik yaratır. Çünkü o gün anladım ki bir anlık dikkatsizlik, masum insanların hayatını söndürebilir.İkinci korkum ise çok daha derin, çok daha köklü. Babam varlıklı bir insandı. Hem de çok varlıklı. Ama ortağının büyük bir tuzağıyla tüm varlığını kaybetti. Babamın yaşadığı o derin acıları, o çaresizliği hiç unutamadım. Doğup büyüdüğümüz şehri terk edip elektriği, suyu ve yolu olmayan bir köye taşınmak zorunda kaldık. Bütün varlığımızı bir traktör römorkuna ancak sığdırabilmiştik. Babam utanctan gözyaşlarına boğularak şehri terk etmişti. O anı unutmak mümkün mü? Çok paranın aynı zamanda bütün bir aileyi yok edebilecek çok borç olduğunu o zamandan beri yüreğime kazıdım. Para, bir anda en büyük nimetten en ağır yük haline gelebiliyordu.O günden sonra hayatımın yönü değişti.
Çok paranın peşinde koşmadım. Onur ve kıymetin peşinde koştum.
Yüreklere dokunmak, yoksulun hayallerine ortak olmak, çaresizin umut yolculuğuna yoldaş olmak benim yaşam biçimime dönüştü. Çocukların ve annelerin gözyaşlarını bir nebze de olsa dindirebilmek, benim için en büyük servet oldu. Kendim için yaşadığımı uzun yıllardır hiç hatırlamıyorum. Son 30 yıldır tek lüksüm Hasankeyf’te bir tekne turuna binmek oldu. O kadar.Bazen düşünüyorum…
Belki de o iki korku beni korudu.
Araba sürme korkusu, belki bir başka faciayı engelledi.
Çok para korkusu ise beni yüreğimle yaşamaya zorladı.
Zengin olmak yerine insan kalmayı seçtim.
Mal mülk biriktirmek yerine, insanların kalbinde yer edinmeyi seçtim.Bugün geriye bakınca, o traktörün kum tepesine çarptığı anı da, babamın gözyaşlarını da hâlâ net görüyorum. Ama pişman değilim. Çünkü o acılar bana bir şey öğretti:
Gerçek zenginlik, banka hesabında değil, yüreğinde bıraktığın izlerde.
Gerçek güvenlik, direksiyon hâkimiyetinde değil, vicdanında. İki şeyden hep korktum…
Ama o korkular sayesinde, belki de en doğru yolu buldum.
Portekizli yazar Jose Saramago'nun 1998 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmadan:
...Kayaların yapısını incelemek için başka bir gezegene araçlar gönderebilecek kapasitede olan bu şizofren insanlık, milyonlarca insanın açlık nedeniyle ölmesinden fütursuzca bahsedebiliyor. Mars'a gitmek, komşuya gitmekten daha kolay görünüyor. Kimse kendi görevini yerine getirmiyor. Hükümetler de. Çünkü bilmiyorlar ya da yapamıyorlar veya istemiyorlar. Ya da dünyaya gerçekten hükmedenler onlara izin vermiyorlar. Dünyaya hükmeden bu çokuluslu ve çok kıtalı şirketlerin tartışmasız bir şekilde anti-demokratik olan güçleri, ideal demokrasiden geriye kalan her şeyi yok etti. ... Bu yüzden vatandaşlar olarak sesimizi yükseltmeliyiz. Haklarımızı talep ederken nasıl coşkunsak, yine aynı şekilde, görevlerimizin sorumluluğunu almalıyız. Belki bu sayede, dünya biraz daha iyi bir yer haline gelir. ...
Henüz kamuyla paylaşılmamış, kamunun bilgisine sunulmamış olan bir kanun teklifinin, içeriği terör örgütünün yöneticisi olan hükümlü ile müzakere edilerek ve bu hükümlünün onayı alınarak hazırlanmakta olması, dikkat edilmesi gereken bir durumdur!
Üniversite ile İş Hayatı Arasındaki Uyumsuzluk
Üniversite mezunu olmak hâlâ önemli; ancak diploma artık tek başına iş, gelir ve mesleki uyum güvencesi vermiyor. TÜİK verileri, yükseköğretim ile iş gücü piyasası arasındaki bağın zayıfladığını; bölüm tercihi, iş bulma süresi ve eğitim alınan alanda çalışma bakımından ciddi farklılıklar bulunduğunu gösteriyor.
TÜİK’in 23 Temmuz 2026’da yayımladığı 2025 Yükseköğretim İstihdam Göstergeleri, Türkiye’de üniversite mezunu olmanın hâlâ istihdam bakımından önemli olduğunu; ancak diplomanın tek başına iş, gelir ve mesleki uyum güvencesi vermediğini ortaya koyuyor.
Verilerin temel mesajı şu:
Türkiye’nin sorunu yalnızca üniversite mezunlarının iş bulması değil; doğru bölümden mezun olması, makul sürede işe girmesi ve eğitim aldığı alanda çalışabilmesidir.
1. Üniversite mezunlarının kayıtlı istihdam oranı geriliyor
Lisans mezunlarının kayıtlı istihdam oranı 2024’te yüzde 75 iken 2025’te yüzde 73,9’a düştü. Ön lisans mezunlarında da oran yüzde 66,4’ten yüzde 65,7’ye geriledi. Böylece lisans mezunlarında bir yılda 1,1 puan, ön lisans mezunlarında 0,7 puanlık kayıp yaşandı.
Bu sonuç, üniversite mezunlarının yaklaşık dörtte birinin; ön lisans mezunlarının ise üçte birinden fazlasının kayıtlı istihdam dışında kaldığını gösteriyor.
Ancak burada önemli bir yöntem uyarısı var: Kayıtlı istihdamda görünmeyenlerin tamamı işsiz değildir. Yüksek lisans veya doktoraya devam edenler, kayıt dışı çalışanlar, iş aramayanlar ve nüfus kayıtlarında Türkiye’de görünmesine rağmen fiilen yurt dışında yaşayanlar da bu gruba dâhildir.
Buna rağmen iki yıl üst üste gerileme yaşanması dikkat çekicidir. Lisans mezunlarının kayıtlı istihdam oranı 2023’te yüzde 75,6, 2024’te yüzde 75,0, 2025’te ise yüzde 73,9 olmuştur. Yani sorun tek yıllık dalgalanmadan çok, zayıflayan bir eğilime işaret etmektedir.
2. Yükseköğretim planlaması ile ekonomi arasında uyumsuzluk var
En yüksek istihdam oranlarına sahip bölümlerin önemli bölümü doğrudan meslek kazandıran, ruhsatlandırılmış veya teknik uzmanlık gerektiren programlardır.
Tıp mezunu doktor, hemşirelik mezunu hemşire, özel eğitim öğretmenliği mezunu öğretmen, uçak teknolojisi mezunu teknik personel olarak açık biçimde tanımlanmış bir mesleğe yönelmektedir.
Buna karşılık genel nitelikli, meslek sınırları belirsiz ve kontenjanları iş gücü talebinden bağımsız genişleyen bölümlerde diploma ile meslek arasındaki bağ zayıflamaktadır.
Bu nedenle sorun, “gençler yanlış bölüm seçiyor” diye açıklanamaz. Esas mesele:
Üniversite kontenjanları, ülkenin üretim yapısı ve istihdam ihtiyacı dikkate alınmadan genişletilmiştir.
Devlet bir taraftan belirli bölümlerde on binlerce öğrenci yetiştirirken diğer taraftan bu mezunların bilgi ve becerilerini kullanabilecek ekonomik yapıyı, kamu kadrolarını ve özel sektör yatırımlarını aynı ölçüde geliştirememektedir.
3. Mezunların ilk işe girmesi bir yıldan uzun sürüyor
Lisans mezunlarının ortalama ilk iş bulma süresi 14,4 aydan 14,2 aya; ön lisans mezunlarınınki ise 16 aydan 15,8 aya geriledi. Küçük bir iyileşme olmakla birlikte, üniversite mezununun ilk kayıtlı işine girmesi ortalama olarak hâlâ bir yıldan fazla sürmektedir.
İlk işi en kısa sürede bulan lisans mezunları:
Dil ve konuşma terapisi: 2,4 ay
Tıp: 3,9 ay
Özel eğitim öğretmenliği: 4,4 ay
Eczacılık: 4,6 ay
Ergoterapi: 7,6 ay
Alanlar itibarıyla sağlık ve refah mezunları ortalama 9 ayda, bilişim mezunları 11,4 ayda, mühendislik mezunları ise 11,6 ayda ilk işlerine girmektedir.
Buradaki önemli nokta şudur: Üniversite eğitiminin dört veya daha fazla yıl sürdüğü düşünüldüğünde, bunun üzerine ortalama 14 aylık bir iş arama döneminin eklenmesi gençlerin ekonomik bağımsızlığa geçişini ciddi biçimde geciktirmektedir.
Bu gecikme;
aile kurma yaşını yükseltir,
gençlerin ailelerine ekonomik bağımlılığını uzatır,
umutsuzluğu ve yurt dışına gitme eğilimini artırır,
eğitime yapılan aile ve kamu yatırımının geri dönüşünü geciktirir.
4. Asıl sorun: Mezunların yalnızca yüzde 56,7’si kendi alanında çalışıyor
Verilerin en çarpıcı kısmı, istihdam oranından ziyade eğitim-istihdam uyumudur.
Ücretli çalışan lisans mezunlarının yalnızca yüzde 56,7’si, eğitim aldığı alanla uyumlu bir meslek grubunda çalışmaktadır. Bu oran 2024’te yüzde 56,1’di. Ön lisans mezunlarında ise uyum oranı yüzde 51’den yüzde 50,8’e gerilemiştir.
Bunun anlamı şudur:
Çalışan her 100 lisans mezunundan yaklaşık 43’ü, eğitim aldığı alanın dışında bir iş yapmaktadır.
Ön lisans mezunlarında ise neredeyse her iki kişiden biri alanı dışında çalışmaktadır.
Bu, yalnızca bireysel bir kariyer sorunu değildir. Aynı zamanda büyük bir kaynak israfıdır. Devlet, aileler ve gençler yıllarca belirli bir uzmanlık alanına yatırım yapmakta; fakat ekonomi bu uzmanlığı yeterince kullanamamaktadır.
5. Sosyal bilimlerde ciddi bir mesleki karşılık sorunu var
Alanıyla uyumlu çalışma oranı lisans düzeyinde:
Sağlık ve refahta yüzde 80,4,
İş, yönetim ve hukukta yüzde 79,6,
Eğitimde yüzde 64,8,
Mühendislik, imalat ve inşaatta yüzde 63,6,
Bilişim ve iletişim teknolojilerinde yüzde 56,1’dir.
Buna karşılık sosyal bilimler, gazetecilik ve enformasyon alanında uyum oranı yalnızca yüzde 20,6 düzeyindedir. Ön lisans seviyesinde aynı alanın uyum oranı yüzde 7,8’e kadar düşmektedir.
Bu veriyi “sosyal bilimlere ihtiyaç yok” şeklinde yorumlamak yanlış olur. Devletin, şirketlerin, medyanın, düşünce kuruluşlarının ve sivil toplumun nitelikli sosyal bilimcilere ihtiyacı vardır.
Sorun daha çok üç alandadır:
-Kontenjanların gerçek istihdam kapasitesinin üzerinde olması,
-Eğitimin uygulama, yöntem, veri ve teknoloji boyutunun zayıf kalması,
-Ekonominin yüksek nitelikli sosyal bilim bilgisini kullanabilecek kurumsal derinliğe ulaşamaması.
Sosyal bilimlerin değersizleşmesinden ziyade, Türkiye’nin sosyal bilim bilgisini ekonomik ve kurumsal değere dönüştürememesi söz konusudur.
6. Ön lisans yeniden değerlendirilmelidir
Veriler, doğru kurgulanmış ön lisans programlarının bazı lisans programlarından daha güçlü istihdam sonuçları verebildiğini gösteriyor.
Enerji, elektrik, otomasyon, uçak teknolojisi ve polis meslek eğitimi gibi programlarda kayıtlı istihdam oranları oldukça yüksektir. Bu durum Türkiye’de yükseköğretimin yalnızca dört yıllık lisans eğitimi üzerinden düşünülmesinin yanlışlığını ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, daha fazla genel diploma değil;
sanayiyle bağlantılı meslek yüksekokulları,
iş yeri temelli eğitim,
uygulamalı laboratuvarlar,
sektörle ortak hazırlanan ders programları,
mezuniyet öncesi zorunlu mesleki yeterliliklerdir.
Genel değerlendirme
TÜİK verileri Türkiye’de yükseköğretimin üç temel sorununu açığa çıkarıyor:
Birincisi: İstihdam kapasitesi zayıflıyor
Lisans ve ön lisans mezunlarının kayıtlı istihdam oranları gerilemektedir. İlk iş bulma süresindeki sınırlı iyileşme, bu genel gerilemeyi ortadan kaldırmamaktadır.
İkincisi: Yükseköğretim ile iş gücü piyasası arasında bağ zayıf
Çalışan lisans mezunlarının yüzde 43’ünden fazlası eğitim aldığı alanın dışında çalışmaktadır. Bu oran, üniversite programlarıyla ekonomik ihtiyaçlar arasındaki uyumsuzluğun en açık göstergesidir.
Üçüncüsü: Meslek kazandıran bölümler öne çıkıyor
Sağlık, özel eğitim, mühendislik, enerji, otomasyon, bilişim ve havacılık alanları istihdam, iş bulma süresi ve gelir bakımından daha güçlü sonuçlar vermektedir.
Yapay zekâ, diploma ile meslek arasındaki mesafeyi büyütebilir
Yapay zekâ dönüşümü, yükseköğretimdeki bu planlama sorununu daha da acil hâle getirmektedir. Tekrara dayalı büro işleri, standart raporlama, temel veri işleme, çeviri, içerik üretimi ve bazı başlangıç düzeyi meslekler hızla dönüşürken; üniversiteler hâlâ geçmişin iş tanımlarına göre mezun vermektedir. Önümüzdeki dönemde yalnızca diploma sahibi olmak değil, yapay zekâyı etkin kullanabilmek, ürettiği bilgiyi sorgulayabilmek, alan bilgisiyle birleştirebilmek ve insan muhakemesi gerektiren sorunları çözebilmek belirleyici olacaktır. Eğitim programları buna göre yenilenmezse bugün görülen alan dışı çalışma ve uzun iş bulma süreleri daha da artacak; üniversite diploması ile iş gücü piyasasının ihtiyacı arasındaki mesafe büyüyecektir.
Türkiye ne yapmalı?
Üniversite kontenjanları yalnızca öğrenci talebine veya üniversitelerin bölüm açma isteğine göre değil; beş ve on yıllık iş gücü ihtiyacına göre belirlenmelidir.
Yükseköğretim programları yapay zekâ dönüşümüne göre de yenilenmelidir. Yapay zekâ yalnızca ayrı bir ders olarak değil, her bölümün mesleki uygulamalarına dâhil edilmeli; öğrencilere bu araçları kullanmanın yanında sonuçlarını sorgulama, doğrulama ve alan bilgisiyle değerlendirme becerisi kazandırılmalıdır. Kontenjan ve program planlamasında hangi işlerin daralacağı, hangi mesleklerin dönüşeceği ve hangi yeni becerilere ihtiyaç duyulacağı düzenli olarak izlenmelidir. Amaç, yapay zekâyla yarışan değil, onu insan muhakemesi ve mesleki uzmanlıkla yöneten mezunlar yetiştirmek olmalıdır.
Her program için istihdam oranı, ilk iş bulma süresi, alanında çalışma oranı ve reel ücret gelişimi kamuoyuna düzenli biçimde açıklanmalıdır. Düşük istihdam ve düşük mesleki uyumun kalıcı hâle geldiği programlarda kontenjanlar azaltılmalı; bazı programlar birleştirilmeli veya uygulamalı mesleki programlara dönüştürülmelidir.
Ayrıca üniversitelerin başarısı yalnızca yayın, öğrenci sayısı veya mezun sayısıyla değil; mezunlarının hangi sürede, hangi ücretle ve hangi meslekte çalıştığıyla da ölçülmelidir.
Sonuç
TÜİK’in verileri, Türkiye’de üniversite diplomasının değerinin bölümden bölüme keskin biçimde ayrıştığını ortaya koyuyor.
Türkiye’de artık temel mesele daha fazla üniversite mezunu üretmek değildir. Temel mesele:
Ülkenin ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerilere sahip, iş bulabilen, kendi alanında çalışan ve üretime gerçek katkı sunan mezunlar yetiştirmektir.
Aksi hâlde yükseköğretim, gençleri geleceğe hazırlayan bir kurum olmaktan çıkar; işsizliği erteleyen, beklentileri yükseltip karşılayamayan ve ülkenin kaynaklarını verimsiz kullanan bir sisteme dönüşür.
Mühendisler size ne yaptı Sn. @_cevdetyilmaz . Tekil düzenleme dengeyi bozuyor dediniz, mühendisler hariç bütün meslekleri tekil düzenlediniz. Yıllardır övündüğünüz projelerin sahibi mühendisler. Bu cezayı hakedecek ne yaptık? Cevap alana kadar her gün soracağım size.
Yaren’in dileği bize ulaştığında hemen ailesiyle iletişime geçtik ve Pediatri servisinin yolunu tuttuk. Bizi ve patenli ayakkabılarını gören Yaren'in mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Hemen patenli ayakkabılarını incelemek istedi ve çok beğendini söyledi. Miniğimizin heyecanına ve bizim de mutluluğumuza ortak olan gönüllümüze çok teşekkür ederiz.
https://t.co/wqzVVVz75g
Elif’in Türkçe dersini çok sevdiğini ve bu derste oldukça başarılı olduğunu söyledi. Büyüyünce öğretmen olmak isteyen Elif’in çok başarılı bir öğretmen olup kendi gibi güzel çocuklar yetiştireceğine yürekten inanıyoruz. Sohbetimizin sonlarına yaklaşırken Elif’e bir dilek hakkın olsaydı ne olurdu diye sorduğumuzda “Bisiklet” cevabını aldık. Siz de minik Elif’in hayaline ve yüzündeki sıcak tebessümlerin birine ortak olmak ister misiniz?
https://t.co/IHRH6iblvl
Güneşin tüm ışıklarıyla gökyüzünü kapladığı bir günde oyunlarımızı alıp yola koyulduk. Orada bizi yüzünde kocaman ışıl ışıl bir gülümsemeyle prensesimiz Sude karşıladı. Miniğimizle oyun maceramıza Anlat Bakalım oyunuyla başladık. Oyunumuz büyük bir keyifle devam ederken bir yandan da samimi sohbetimize başladık. Sohbetimiz sırasında Sude'nin büyüyünce diş hekimi olmak istediğini öğrendik. Tatlı prensesimiz bize bu hedefi için ne kadar çok çalıştığını anlattı. Miniğimizin en sevdiği dersin biyoloji dersi olduğunu öğrendik. Sohbetimiz devam ederken prensesimizin futbolu çok sevdiğini öğrendik. Sık sık maçları takip ettiğini ve koyu bir Galatasaray taraftarı olduğunu söyledi. Keyifli sohbetimiz sırasında oyunumuz da büyük bir çekişmeyle devam ediyordu. Oyunumuzun sonunda ise miniğimiz büyük bir ustalıkla hepimizi yenmeyi başardı. Oyunumuz bittiğinde miniğimizle güzel sohbetimize devam ettik. Sude'nin müziğe büyük bir ilgi duyduğunu ve müzik dinlemeyi çok sevdiğini öğrendik. Yavaş yavaş ziyaretimizin sonuna gelirken güzel ve yetenekli prensesimize bir dilek hakkı olsaydı ne isteyeceğini sorduk. Biraz düşündükten sonra "Yeni Sezon Galatasaray Forması" cevabını verdi. Siz de Sude'nin bu dileğini gerçekleştirip onun mutluluğuna ortak olmak ister misiniz?
https://t.co/4KzYcPMn2a
Miniğimiz Zümranur’un dileği elimize ulaştı. Bu güzel haberi vermek için hemen ailesine ulaştık ve kendisiyle yakın zamanda hastanede buluşamayacağımız için dileği adresine kargolamak üzere ailesiyle sözleştik. Birkaç gün sonra ise dileğin adresine ulaştığını öğrendik. Akıllı ve bir o kadar yetenekli Zümranur’un çok mutlu olduğunu, yeni şövalesini güzel tablolar yapmaya devam etmek için hemen kullanmaya başladığını öğrendik. Miniğimizin mutluluğuna ve resme olan ilgisine destek olduğu için gönüllümüze çok teşekkür ederiz.
https://t.co/OZOPUFAbW5
Rüzgârlı bir mart sabahında, içimizi sıcacık yapacak bir ziyaret için yola çıktık. Galatasaraylı bir miniğimizle tanıştık. Ziyaretimize onun isteği üzerine önce Ben Kimim? oyunuyla başladık. Çok zekice sorular soran miniğimiz, tuttuğumuz karakterleri kolayca bulup oyunu ustalıkla kazandı. Ardından tatlı bir Bilgi Yarışması ile eğlencemize devam ettik. Bu keyifli anlarda bize en çok kırmızı rengi sevdiğini söyledi. Futbol ve boks maçları izlemekten büyük keyif aldığını, büyüyünce de boksör olmak istediğini heyecanla ekledi. Sıradaki eğlencemiz Denge oyunuydu. Blokları koyarken oldukça dikkatli hamleler yapıyordu. Ziyaretimizin sonuna doğru yaklaşırken miniğimize bir dilek hakkı olsa bizden ne isteyeceğini sorduk. Biraz düşündükten sonra bizden gülümseyerek "Kenan Yıldız Juventus Forması" istedi. Siz de miniğimizin bu güzel dileğini gerçekleştirip onun yüzündeki o sıcacık tebessüme ortak olmak ister misiniz?
https://t.co/YxzLX0ocLo
@ZamHaberAjans Aidatli kartin avantajlarindan yararlanmaya gelirken sıkıntı yok para ödemeye gelirken olmaz. Biz enayiyiz ya aidatsız kart kullaniyoruz.
Kars Milletvekili Sn @inanakgunalp tarafından verilen yazılı soru önergesi @csgbakanligi Bakanı Sn @isikhanvedat bey tarafından cevaplanması istenen önerge Kamu Mühendislerinin özlük haklarının iyileştirilmesi ilgili olup hala cevaplanmamıştır.
Sn Vekilimize teşekkür ederiz...