İsrail ordusuna bağlı keskin nişancının açtığı ateş sonucu sol bacağını kaybeden Filistinli futbolcu Ahmed Ebu Nar, Adidas'ın İsrailli ampute bir askere yer verdiği reklam kampanyasına tepki gösterdi ⤵️
— Gazze Şeridi'nde ve Filistin'in diğer bölgelerinde yaşayan, özellikle yaralanmış veya uzuvlarını kaybetmiş sporcular olarak Adidas'ı ve ürünlerini boykot etme kararımızdan geri adım atmayacağız
— Çünkü bir katili reklam kampanyası için kullanıp kurbanı terk etmek haksızlıktır
— Bunun planlı olduğunu ve toprağımızı, vatanımızı işgal eden devleti parlatma amacı taşıdığını düşünüyorum
https://t.co/GR3Ba4bLbT
📢 Adidas faces boycott calls after promoting its ‘Single Shoe’ service in Israel, which allows amputees to purchase one shoe instead of a pair, through a former Israeli soldier who lost a leg
👟 Critics point to thousands of Palestinians who have suffered amputations during Israel’s war on Gaza, with one activist throwing his Adidas shoes in trash in protest
📌 Adidas previously removed Palestinian-American model Bella Hadid from 2024 campaign after criticism from Israel over her support for Palestine
More here 🔗 https://t.co/bz6PvpvVvT
Türkiye ve İsrail arasındaki 17 fark
1.
Türkiye stratejik hareket eder. Stratejisi uzun vadelidir ve bölgesel dengeleri, ilişkileri, dostlukları ve gerginlikleri düşünür. Kısa vadede kazanmıyor gözükse de uzun vadede kazançlı çıkar.
İsrail taktiksel hareket eder. Taktikleri kısa vadelidir ve bölgesel dengeleri, ilişkileri, dostlukları ve gerginlikleri düşünmez. Kısa vadede kazançlı çıksa da uzun vadede kaybeder.
2.
Türkiye stratejilerini jeopolitiğin saha gerçeklerini, reelpolitiğin kurallarını merkeze alarak kurgular. Bu nedenle stratejilerinin hayata geçmesi ve sonuç alması daha kolaydır.
İsrail’in taktikleri jeopolitiğin saha gerçeğinden uzaktır, reelpolitik değil, teopolitik düşünerek bu taktikleri hayata geçirmeye çalışır. Arz-ı Mevud gibi teopolitik hedeflerin hayatın gerçekliğinden kopuk olması nedeniyle gerçekleşmesi imkânsızdır.
3.
Türkiye tüm hareketlerinde, tüm hamlelerinde ve planlarında uluslararası hukuku, evrensel ilkeleri, insani değerleri ve ahlaki kuralları hesaba katar.
İsrail hiçbir hamlesinde ve hareketinde uluslararası hukuku düşünmez, evrensel ilkeleri hiçe sayar, insani değerleri yıkmayı ve ahlaki değerleri çiğnemeyi önemsemez.
4.
Türkler tarihte 16 devlet, imparatorluk ve cumhuriyet kurdular, kesintisiz bin yıldır devletleri var. Bu uzun devlet geleneğinin tecrübesi, ağırbaşlılığı ve gücüyle hareket eder, saygınlıklarını önemserler.
Yahudiler tarihte en son iki bin yıl önce bir devlet kurdular. O tarihten 1948’e kadar sürgünde ve parçalanmış hâlde yaşadılar. Bir devlet geleneğinden ve saygınlığından yoksun, daha çok azınlık psikolojisi ve gizli örgüt gibi hareket ederler.
5.
Türkiye hiçbir komşusuna ya da egemen bir devlete saldırmamış, savaşa girmemiş, kimsenin toprağını işgal etmemiş, insanların ölümüne neden olmamıştır.
İsrail sınırı olan tüm komşularıyla savaşmış, son iki yılda 6 bağımsız devlete saldırmış, on binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın topraklarından sürülmesine neden olmuştur.
6.
Türkiye huzur ve refah içinde yaşamak için komşu devletlerinin istikrarlı, güvenli, refaha kavuşmuş olması gerektiğine inanır. Bu yüzden Irak’ın ekonomik kalkınması için Kalkınma Koridoru projesini hayata geçiriyor. Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunur, ekonomik ve sosyal istikrara kavuşması için her türlü desteği verir.
İsrail kendi güvenliği için komşu ülkelerin istikrarsız, zayıf ve karmaşa içinde olması gerektiğine inanır. Hiçbir komşusunun ekonomik refaha, siyasi istikrara, güçlü savunma sanayine kavuşmasını istemez. Bu nedenle Lübnan’ı, Suriye’yi işgal etti ve parçalanmış Suriye için çaba gösterdi. Bağımsız bir devlet olan Suriye’nin kendisini korumak için hava savunma sistemleri kurmasına, ordusunu güçlendirmesine izin vermedi.
7.
Türkiye bir savaşa girecekse kendi ordusuna, kendi savunma sanayisine, kendi silahına ve ekonomisine güvenerek plan yapar.
İsrail bugüne kadar girdiği tüm savaşlarda ve çatışmalarda ya İngiltere ya ABD ordusuna, savunma sanayisine, finansal desteğine güvendi. Hiçbir savaşı kendi imkânlarıyla gerçekleştirmedi.
8.
Türkiye NATO’nun 5. Maddesi, ABD’nin müttefikliği ya da diğer ülkelerin varlığını savaşlarda hesaba katmaz, bir savaşa girecekse kendi gücüyle gireceğini ve ayakta durması gerektiğini bilir.
İsrail kime saldırırsa saldırsın ABD’nin onun yanında savaşa girmek zorunda kalacağını, İngiltere, Almanya ya da Hindistan’ın kendisine yardım edeceğini hesaba katar.
9.
Türkiye savunma sanayi ihtiyacının %85’ini kendisi karşılayan, gece gündüz kendi imkânlarını daha da artırmaya çalışan, kendi kendine yetmeyi amaçlayan bir askerî doktrini uygular.
İsrail tüm gücünü ABD’den alan, savunma sanayinde kendi ihtiyaçlarını karşılayamayan, ABD’yi daha fazla kendisine bağımlı hâle getirmeyi amaçlayan bir planı uygular.
10.
Türkiye diplomasinin, iletişimin ve diyaloğun sorunları çözmek için en önemli araç olduğuna inanır.
İsrail istihbaratın, askerî gücün, hava kuvvetlerinin, saldırının, çatışmanın en önemli çözüm olduğunu düşünür.
11.
Türkiye dünyanın yaşadığı savaş ve krizlerde arabulucu, kolaylaştırıcı ve çözüm üreten ülke olarak dünyada saygı duyulan, güven veren bir devlet olarak anılır.
İsrail şu anda tüm dünyada savaşları başlatan, çatışmacı, güvenilmez, sivilleri katleden bir devlet olarak en çok nefret edilen ülke olarak bilinir.
12.
Türkiye hâlihazırda Mekke Anlaşması gibi ittifaklarını, dostluklarını güçlendirmeyi amaçlayan, bölgede barış ve huzurun hâkim olması için yoğun çaba harcayan bir ülkedir.
İsrail ittifak yapamayan, dostluk kuramayan, sadece tehdit ve korkutmayla ilişki geliştiren bir devlettir.
13.
Türkiye dünyanın sekizinci, NATO’nun 2. büyük ordusuna sahiptir. Akdeniz’deki en büyük donanma, en büyük kara gücü ve en iyi insansız hava araçlarına sahiptir. Ordusunun ihtiyacının %85’ini kendisi üretir.
İsrail ordusunun hava gücü haricinde dengeleri etkileyecek askerî kuvveti yoktur. Bu açığını istihbarat gücüyle kapatmaya çalışır. İsrail ordusu %70 oranında ABD’ye, %30 oranında Almanya’ya bağımlıdır.
14.
Türkiye 86 milyon nüfusa sahiptir ve “asker millet” olarak anılır. Vatanseverlik, ülke savunması ve disiplinli olmaları nedeniyle tarihte birçok savaşı, krizi ve sıkıntıyı atlatmıştır.
İsrail’in nüfusu 10 milyondur… İsrail’e ilk İran füzeleri düştüğünde on binlerce kişi ülkelerinden kaçmaya kalkacak kadar vatan bağları zayıftır. Kaçışı önlemek için çıkış yasakları konmak zorunda kalınmıştır.
15.
Osmanlı Kudüs’ü 400 yıl boyunca yönetmiştir. Bu süre içinde Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar dinlerini istedikleri gibi yaşamış, kutsal mekânları rahat şekilde kullanmış ve hiçbiri dışlanmamış, sürgün edilmemiştir. 400 yıl boyunca Kudüs’te çatışma olmamış, dinler arası bir kavga çıkmamıştır.
İsrail Filistin topraklarını işgal ettiği 1948 yılından beri bu topraklarda ayrımcılık, baskı, sürgün, sindirme, öldürme politikası izlemiştir. Yüz binlerce Filistinli yurtlarından sürülmüş ve mülteci konumuna düşmüştür. Müslümanların Kudüs’te ibadetlerini yapmalarını keyfî şekilde yasaklamış, Mescid-i Aksa’ya defalarca askerî baskınlar düzenleyip çatışmalar çıkarmıştır. Hıristiyanlar da bu baskıdan nasibini almış ve özgürce ibadetlerini yapamamıştır. 1948 yılından bu yana Filistin topraklarında İsrail yüzünden çatışma hiç bitmemiştir.
16.
Türkiye 1492’de Endülüs’ten sürülen, İkinci Dünya Savaşı’nda da Avrupa’dan kaçan binlerce Yahudi’yi ülkesine kabul etmiştir. Türkiye’de hâlen binlerce Yahudi sinagoglarında, havralarında dinî ibadetlerini özgürce yapabiliyor. Bu ibadethanelerin ve kültür merkezlerinin güvenliği Türk polisi tarafından sağlanıyor.
İsrail’de Müslüman Türkler de diğer Müslüman milletler gibi özgürce ibadetlerini yapamıyor. Müslüman ibadethanelerin değil güvenlik görevlileri tarafından korunması, yıkılması için özel çaba gösteriliyor. Şu anda az sayıda kalan Türkler tanınması hâlinde İsrail devlet görevlileri tarafından özel olarak baskı altına alınıyor, tacize uğruyor.
17.
Türkiye çok dinli, çok kültürlü, çok etnik yapılı bir devlet geleneğine sahiptir. Kurulan tüm imparatorluklarda, devletlerde ve Cumhuriyet’te bu karma toplum yapısı bir zenginlik olarak görülmüş ve korunmuştur. Birçok Yahudi ya da Hıristiyan Osmanlı İmparatorluğu’nda ya da Cumhuriyet’te önemli devlet görevlerine getirilmiş, toplumda önemli misyonlar üstlenmiştir.
İsrail hiçbir zaman çok dinli, çok kültürlü ve çok etnik yapılı bir devlet olmamıştır. Devletlerinde Yahudilerin haricinde Müslüman ya da Hıristiyan dinine mensup bir kişinin önemli bir göreve getirildiği görülmemiştir. Yahudi ırkının üstünlüğüne inanırlar ve diğer etnik kimlikleri hakir görürler.
Umarım Türkiye ve İsrail arasındaki fark iyi anlaşılmıştır…
Al Jazeera'da yayınlanan makalemin Türkçesi
https://t.co/9kDohAqzcs
"Bezm-i Elest’te de kesişmişti yolları, bir takdir-i ilâhiyle yollara düştü onlar.
Dediler, “Altı da bir, üstü de birdir yerin, şerbet-i şehâdeti bir lahzada içti onlar.”
#AsırlıkGece
“Ömer bu işin sonunda şehadet var.”
“Emredersiniz komutanım. Hakkınızı helal edin.”
Asırlık Gece 4. ve 5. bölümleriyle 24 Temmuz Cuma günü saat 20.00’de @trt1’de ve @tabii’de!
Enis Doko (@enis_doko) yazdı:
Modern Yetimler
https://t.co/BUqR6ZhKXd
“Kalpte olmayan bir ebeveynin yarattığı yetimlik deneyimi çok daha derin ve kalıcı olabilir.
Zira bir çocuk için en büyük yalnızlık kimsenin olmaması değil, birilerinin olup aslında orada olmamasıdır.
İşte bu noktada “modern yetimlikler” başlar.
Listenin başında dijital yetimlik var. Bu grupta ebeveyn ile çocuk arasına ölüm girmez belki ama dijital dünya girer.”
- Anne babanın zamanında hem dünya nüfusu en az %30 daha düşüktü, hem de şehirleşme bu kadar yaygınlaşmamıştı. Yani dünya genelinde ev gibi taşınmazlar hususunda özellikle şehirlerde rant daha düşüktü ve bunlar daha ulaşılabilir şeylerdi. Onlar da çabalayarak, dişlerinden tırnaklarından arttırarak bunu yapabiliyorlardı.
- Annen baban dişinden tırnağından da arttırabiliyordu, çünkü hayatları boyunca konforları için her şeye para harcamayı normalleştirmemişlerdi. Mesela "dudak nemlendiricisi" gibi bir şeye para harcama kültürleri yoktu onların. Ki senin tek harcamanın bu olmadığını, dışarıda 200 liraya içtiğin kahveden, iki adım yürümeyeyim diye bindiğin taksiye, inanılmaz kalitesiz küresel franchise'lerden yüzlerce liraya aldığın fastfood'lardan, kişisel bakım adı altında para harcadığın ürünlere, marka takıntısından ötürü aldığın 10 dolara üretilip 1000 dolara satılan konfeksiyon ürünlerinden, platformlardan telekominikasyon teknolojilerine kadar belki onlarcasına kira ödediğin dijital hizmetleri düşünürsen, yani özetle "aman canım onu da mı yapmayayım" lafıyla bu çağın gerçeğiymiş gibi normalleştirerek para harcadığın şeyleri düşünürsen, senin dişinden tırnağından pek bir şey artmaması çok normal. Onlar bunlara para harcamıyorlardı.
- Annen baban zamanında üniversite okumak daha zümresel bir konuydu ve insanlar hayata 25 yaşında atılmıyorlardı. Yani senden çok daha erken yaşta çalışmaya başladılar ve gerçekten çalıştılar. 27-28 yaşında bir yetişkin kreşinde sabahtan akşama kadar mesai öldürüp sonra da akşam "ay ben çalışıyorum" diyerek yukarıda yazdıklarımı yapmayı normalleştirmediler. Çalıştılar, evlerine gelip yemeklerini yapıp yediler ve geleceğe dair planlar yapıp uygulamaya çalıştılar. Bir başka deyişle senden en az 5-6 sene önce yapmaya başlayıp senelerce sakin şekilde bunu yapmaya devam ettikleri için yol aldılar.
- Annen baban her şeyin en iyisinin onlara sunulması gerektiği gibi çocukça şımarık bir inançla doldurulmamıştı ve hayatta bir şeyleri edinmek için çaba göstermek gerektiğini biliyorlardı. Hayatın her seferinde bir adım atarak iyiye gideceğinin şuurundalardı. Mesela yaşıtlarından gözle görülür hiçbir ekstra başarıları olmamasına rağmen neden İstanbul'un merkezinde tek başlarına bir yaşam süremediklerine dair hesap sormak gibi saçma huyları yoktu onların. Metropollerin merkezinde olmayan yerleri aşağılamıyor, güçleri ve imkanları dahilinde ihtiyaçlarına göre bir eve yerleşip orada hayat inşa etmeye çalışıyorlardı. "Önce bunu alırız, 5-6 seneye de bunu yaparız" gibi planlar koyuyor ve bunları gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Başarı yüzdesi de o yüzden yüksekti tabi.
- Yani anne baban hayatı anormal şekilde idealize edip bu yarattığı hayal dünyasının altında kendilerini ezmiyorlardı aslında, temel fark bu. Kendilerinden kaçarak yaşamayı yaşam gibi görmüyorlardı. Bu yüzden zaten çocuklarını da birer fetiş objesi görmüyorlardı. Mesela her şeye "dönem şartlarında normal bu artık" diye bir normal uydurup mamasından, bezine, pusetinden, elbisesine kadar gerekenin 10 katı harcama yapma planları kurarak kafalarında büyütmüyordu çocuk yapma işini. Veya çocuklarını 1 milyon liraya kreşlere özel okullara yazdırmazlarsa hayatları boyunca eğitimsiz kalacakları gibi saçma korkular da taşımıyorlardı. Önce hayat kuruyor, sonra çocuk yapıyor, sonra da ellerinden geleni yapmaya devam ederek hayatın akışına bırakıyorlardı bir şeyleri. Olduğu kadarıyla da oluyordu.
Z kuşağı olarak kaybettiğiniz şey bu yani. Şartlarınız eskilere oranla belli konularda %20 daha zordur, ama birçok alanda aslında %80 daha kolay. Zaten hayatınız çok kolay olduğu için altında eziliyorsunuz. Bir şeyler o kadar kolay ki, zorluk denen şey katlanılamaz görünüyor gözünüze. Sizin hayatınızdaki toplam yokuşun %90'ı kendinize olduğunuz yokuştan ibaret o yüzden de. Doldurulmuş, aldatılmış, kandırılımış bomboş bir nesil olduğunuz için de bu çukurdan nasıl çıkacağınızı bile bulamıyorsunuz. Eğer bu hayatı değiştirmek istiyorsanız bu hayatı değiştirmeye çalışın, hayat böyle saçmalıkların kabulü üzerine büyümez çünkü.
Yani ya böyle yaşamayı kabul edip ağlamayı kesin, ya da böyle yaşamayı bırakıp ağlayacak şeyleri alt etmeyi öğrenin. "Hem bok gibi yaşayayım, hem de buna ağlayayım" güzel bir yaşam mottosu değil çünkü malum.
Özdemir Bayraktar’ın tam bağımsız Türkiye idealine vakfettiği hayatını anlatan "Özdemir Bayraktar | Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti" kitabımız belgesel ile aynı anda yayınlandı.
Kitabı Baykar'ın web sitesinden dijital olarak indirebilir ve okuyabilirsiniz.
📖 https://t.co/Bf3K3fCAlT
Dün ilk kez yayınlanan "Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti" belgeselinde Hakkari'den arayan Aydın Üsteğmen'in hikayesi yer alıyor. Özdemir Bayraktar'ın nasıl bir karakter olduğunu anlamak için bu gerçek hikayeyi okumak yeterli.
2007 yılında Yarbay Melih Gülova terör örgütünün uzaktan kumandalı el yapımı bombasıyla şehit edildi. Bu olay Özdemir Bayraktar'ın moralini altüst etti. Melih Yarbay, Şırnak'ta yürütülen İHA ve helikopter çalışmalarında birçok alanda yardımcı oluyor, yakın bir çalışma arkadaşıydı.
Şehit olayının ardından terör örgütünden uzaktan kumandalı bir mayın cihazı ele geçirildi ve o dönem Şırnak'ta proje geliştiren ekimize destek talebiyle getirildi. Cihaz incelendiğinde seri imalata girmiş, şifreli, teröristler için ileri teknoloji kriptolu, TSK'nın kullandığı jammer cihazların bastıramadığı bir sistem olduğu anlaşıldı. İsmi Tol Qazi.
Selçuk Bayraktar gece gündüz bu cihazı kırmak için çalışmaya başladı. Saatler süren mesaisi sonrası cihazların şifresini kırdı. Bu cihazlar teröristlerce birçok noktaya kurulduğu için buna bir çözüm geliştirmek gerekiyordu. İHA'lar için geliştirdiğimiz otopilot sistemi ile teröristlerden ele geçirilen cihazlar entegre edilerek tüm cihazların şifrelerini gökyüzüne yollayan bir sistem geliştirdik.
Kurulan sistemle askerler hiç hareket halinde değilken mayınları kontrollü şekilde patlattılar. Eğer bunu başarmasalardı, belki oradan geçen askerler patlatılacaktı.
Ancak bu başarı beklenmedik bir şekilde sonlandırıldı.
Ortalık ayağa kalktı. Bu cihazlar bir yıl önce ele geçirilmiş, kimse bir şey yapmamış, rafta duruyormuş. Bizim ekibin bunu çözüyor olması, bazılarının bu konuda nasıl gevşek davrandığını açığa çıkaracağı için rahatsızlık yarattı. Daha sonra bu cihazlar bizden komple geri alındı. Bu bir anlamda şu demekti sahada teröristler tarafından o dönem kurulu tüm uzaktan kumandalı mayınların geliştirdiğimiz cihazlarla patlatılması yerine birilerinin açığı ortaya çıkmasın diye üstünü örtme teşebbüsüydü.
Bu olay Özdemir Bayraktar'ı derinden sarstı. Kendini çok sorguladı. Bırakma noktasına geldi.
Düşünün: Asker şehit oluyor. Askeri şehit eden teröristlerden ele geçirdiğin cihazların şifresini kırıyorsun. Onu kırdıktan sonra bunları her yere yayıp o mayınları kimse yokken patlatıp engelleme şansın var. Ve bu durduruluyor.
Bu olay Özdemir Bayraktar'ın kilometre taşlarından bir tanesiydi. Çok morali bozuldu. Bölgeden ayrıldı, İstanbul'a geri döndü, tüm umutlarını yitirmişti, havlu atma noktasına gelmişti. Melih Yarbay'ın şehit olmasına neden olan uzaktan kumandalı sistem de buydu.
Tam bu dönemde, Özdemir Bayraktar bir gün Sarıyer'deki evinin balkonunda oturmuş, İstanbul Boğazı'na doğru düşüncelere dalmıştı. Her şeyi bırakmayı, bu mücadeleden çekilmeyi düşünüyordu belki de.
Birden telefonu çaldı.
Terörün yoğun olduğu Hakkari'deki dağ karakollarının birinden Aydın Yiğit adlı bir üsteğmendi arayan. Telefonunu nasıl bulmuştu, bilinmez...
"Özdemir Bey, biz burada teröristlerle mücadele ediyoruz. İmkânlarımız da sınırlı. Kantin paralarını topladık, sizin yaptığınız uçaklardan almak istiyoruz."
O an Özdemir Bayraktar'ın içinden geçenler, belki tüm mücadelesinin özeti gibiydi: Allah Allah, biz Boğaz kenarında otururken, adam bize Hakkari'den tokat atıyor.
Bu telefon bir tokat gibi çarpmıştı Özdemir Bayraktar'a. Sahada, en zor şartlarda, teröristlerle göğüs göğüse mücadele eden bir teğmen, kantin parasını toplayarak milli İHA almak istiyordu. Bürokrasinin engellerine takılıp bırakma noktasına gelirken, asıl değişime ihtiyaç duyanlar - sahada görev yapan askerler - ona sesleniyordu.
Özdemir Bayraktar Aydın Yiğit'e dedi ki:
"Kantin parasını falan bir tarafa bırak. Siz şunu yapacaksınız: Bizi çağıracaksınız, 'gelin Mini İHA'yla bize bir sunum yapın' diyeceksiniz. Biz de geleceğiz, size Mini İHA'yla sunum yapacağız. Bize diyeceksiniz ki, 'biz bunları millileştirdik ve bunlara el koyduk.' Sonra bizi oradan sepetleyeceksiniz."
O telefon her şeyi değiştirdi. Bir dönüm noktası oldu.
TOL Qazi krizinde çıkan bürokratik duvarlar önemli değildi artık. Asıl önemli olan, Aydın Yiğit gibi askerlerin sesi, sahadan gelen ihtiyaçtı.
Ve Özdemir Bayraktar o günden sonra hiç bırakmadı.
https://t.co/w7CcncgMNA
https://t.co/5YpCKMTr1q
Oğlum,
Anlayacaksın elbet zamanla,
Bir kabuğu deler gibi hakikat içine aktıķça
Çatlayan damardan köpürüp sen de kendi dışına sızdıkça...
Bir kara kutudur çocukluk gömülmüş kuma,
Kendi çölüne düşmüştür herkesin uçağı mutlaka,
Taktir edildiği üzere başlangıçta.
Biliyorum zor!
Ne kadar çok insan o kadar çok Dünya...
Fakat tüm gözlüklerden ve giysilerden arınınca
Kimsenin kimseden bir farkı da kalmıyor fazlaca.
Şimdi diyeceğim o ki doğmuş ölmüş bunca,
Bir sürü insan yatmakta Dünyanın taştan yatağında,
Üst üste, sırt sırta, koyun koyuna,
Kimi savaşla, hastalıkla veya aşkla,
Hisset tüm kımıl kımıl fışkıran yaşamı doğada...
Bütün bu ölümlerin göbeğinden aşarak sonra
Nefes alınabileceğini o bitimsiz bir tek anda.
Oku! Geçmiş ve gelecek arasında,
Bir tek anahtar duruyor avucunda,
Tabii bahtlıysan duyacak kadar avuçlarında serinliğini...
O da bir nasip işi sonuçta!
Ah oğlum anne yüregi..
İsterdim gözyaşını silebilmeyi,
Sana dikensiz bir bahçe bırakabilmeyi,
Tarife cüret etmek dışında olsaydı çarem başka!
Doğurdum evet, sakın unutma ama
Şimdi bir kitap gibi açılmış sayfalarda
Okuduğum kelimeler kadarım ben de,
Değilim bundan fazla...
Vakti geldiğinde fırlamak icin o tek an'a
Güç alacağın bir taşa basar gibi
Tereddüt etme üzerime basmakta!
Annen