Bir Fransız, bir Alman ve bir Türk müzede, -Adem ve Havva Cennet Bahçesinde- tablosuna bakıyorlarmış:
Alman, "Bedenlerinin kusursuzluğuna bakar mısınız? Adem ile Havva mutlaka Alman olmalı." demiş.
Fransız, Alman'a karşı çıkmış: "Havva ne kadar güzel, Adem ne kadar yakışıklı. Bu denli çekici olduklarına
göre, hiç kuşkusuz Fransız olmalılar."
Türk, tabloyu uzun uzun izledikten sonra kararını vermiş: "Bunlar kesin Türk'tür. Üstte yok, başta yok, elmadan başka yiyecek yok, ama hala kendilerini cennette sanıyorlar."
Muhammed'in ilişki Ağı
Muhammed, kızlarından Fatma'yı Ali'ye, Ümmü Gülsüm'ü de Osman'a veriyor.
Bu durumda:
Ali ile Osman bacanak oluyor.
Ömer, kızı Hafsa'yı Muhammed'e veriyor.
Yani Ömer Muhammed'in Kayın babası oluyor.
Ömer, Muhammed 'in hem Kayın babası hemde damadıdır.
Muhammed, torunu, Ali'nin kızı Ümmü Gülsüm'ü
Ömer'e veriyor.
Yani Ali, Ömer'in Kayınbabası, Fatma ise Kaynanasıdır.
Ömer'in boşadığı Atike'yi Muhammed'in torunu Hüseyin alıyor.
Muhammed, Ali'nin de Osman'ın da kayın babası.
Ali ile Osman bacanak. Muhammed Ömer'in eniştesi, Ömer ise Muhammed'in (kızı Hafza'dan dolayı) kayın babası.
Ömer, Ali'nin damadı ve Ali Ömer'in kayın babası (kızı Ümmü Gülsüm'den dolayı).
Ali, kendi kayın babası Muhammed'in kayın babası olan Ömer'in kayın babası.
Muhammed Zeyd'in babalığı. Zeyd'in hanımı Zeynep Muhammed'in gelini.
Fakat aynı Zeynep aynı zamanda Zeyd'in de analığı.
(not: Muhammed, daha sonraları evlatlığı Zeyd'in hanımı Zeynep ile evlenmiştir bknz kuran: Ahzap-37).
Muhammed'in torunu Ümmi Ali'nin hanımı Ümmü'nün anası, Zeynep, Muhammed'in kızı, Ali'nin baldızı ve kaynanası Fatma'nın da bacısı.
Ali, Muhammed'in hem Amcaoğlu hem de Damadı.
----------------------------------------
Ek bilgi
Muhammed'in hanımları listesi =>
https://t.co/S97fx0aZyb
Belgeler iyi ki var..
1876 Nisan, "Ramazan Kararnamesi"yle
Osmanlının vergi gelirleri yabancılara devredilir!
1881'de ise "Muharrem Kararnamesi"yle de
Tüm gelirleri devredilir!
Yani Atatürk'ün doğduğu yıl..
Ekonomik iflasını açıklar Osmanlı.
Bütün varlıklarına el konulur.
Yahudi, İtalyan, Ermeni, Fransız tacirler artık İstanbul'dadır...
Abdülhamit, borcun üzerine yeni borç ekler.
Osmanlı 15 defa büyük borç alır.
Ama faizini bile ödeyemez.
Hazineye el koyan Avrupa, bugün
"İstanbul Erkek Lisesi" olan binaya "Düyun-u Umumiye"yi yerleştirip borçları yönetir.
Saraya ise, ayakta kalsın diye belli bir ödenek...
Abdülhamid önce Tekel'i verir..
Sonra teker teker milli varlıkları kaybedilir;
Demir yolları,
iplik, fındık,
pamuk, kömür,
tekstil, demir çelik,
tuğla, kireç...
ne iş varsa Avrupalılara satılır, devredilir..
Atatürk ise daha kundakta bebektir..
Haliç, ecnebi fabrikalarla dolar.
Tarlabaşı, Avrupa'dan gelen tüccarların görkemli evleriyle bezenir.
Zenginler İstiklal ve Sıraselviler'e yerleşir.
Bugün İstanbul'da gördüğümüz şahane binaların çoğu o dönemlere ait..
Yüzlerce kilise ve sinagog açılır.
Avrupa zenginlerini ağırlamak için 5 yıldızlı otel bile yaparlar: Pera Palace. (Plaza adı oradan gelir: Rumca Saray demektir.)
Fransa'dan trene binip Sirkeci'de inen Avrupa jet sosyetesini, tren garından bu otele Türk hamalları sırtında özel tahtlarla taşır. "Seni sırtımda taşırım" lafı 2.Abdülhamitten kalmadır!
Batı emperyalizmi, bu memleketi
Vahdettin döneminde değil,
2.Abdülhamit döneminde çoktan ele geçirmişti.
Atatürk ise Cumhuriyeti kurduğunda
elimizde sadece ÇARIK ve BORÇLAR kalmıştı.
Bu yüzden sanayi ve tarım hamlesi başlattı.
Yerli malı haftası...
Arap kültür emperyalizmini din olarak dayatılmasından kurtulamayan Türk halkına, milli üretim ve kalkınmanın önemini anlattı anlattı anlattı...
Arap hayranları biraz da bu yüzden
sevmezler Atatürk'ü..
Severler Abdülhamit'i..
Türklere ait banka bile yoktu o devirde..
Adı Osmanlı olan banka da ecnebilerindi.
İş Bankası bu yüzden kuruldu..
Muharrem ve Ramazan Kararnameleri
Pek bilinmez,
Gündeme de getirilmez..
Hep saklanır...
Bu halk şimdi "palavra" dizileri seyrederken,
Tencere kapağını kalkan yapıp
Eline tahta kılıç alarak
Fırça sapına evde at diye binerek
TV'lerde başka türlü izler 2.Abdülhamit'i...
Atatürk hakkında ise ileri-geri konuşur..
Kıymet Bilmez nankörlere,
kim olduğunu Ata'nın öğreteceğiz elbette...
Bülbüller içkiye düşkündür...🎼☺️
Buldular mı bir dolu içerler. ama bu gerçeği bilginler değil, Tarihçi Reşat Ekrem Koçu'nun annesi Zağra'lı Hacı Fatma hanım saptamıştır...
Bunun için de bülbülleri günlerce, Göztepe'deki evinin bahçesinde, dürbünüyle gözetlemiş...
Fatma hanım gözlemlerini şöyle dile getirir: "bir bülbül ala sabah, sözgelişi bir vişne ağacına gelip konar... Yirmi otuz kadar vişneyi gagasıyla deştikten sonra çekip gider... akşam, yine gelir... vişnenin kuş gagasıyla deşilen yerinde meyve suyu mayalanmış, bir likör ya da şarap oluşmuştur... kuş, akşamın "garipler sersemliği" denilen bu son saatinde bir iki vişneden kendi elceğiziyle hazırlanmış içkinin ilk yudumlarını içince şöyle bir silkinir, birkaç külhani ıslık öttürür... Kadehler beşi, altıyı buldu mu nağmeler uzar... Ortalık iyice karardığı için küçük esmer kuş göze görünmez ama sesi ağaçtadır... Belki de içkiyi sürdürmektedir... Artık tan sökünceye kadar gelsin gazeller, şarkılar, feryatlar."
🦜🎼Vişne mevsimi bitince dut mevsimi başlar.
Ve…Bülbül sesleri biter.
Aslında bülbül,içkisi bittiği için ötmüyordur.
Yani mevsim dut mevsimi olduğu için susmuştur.
Bu yüzden susanlara “dut yemiş bülbül gibi” denir.😊
ÇO...
1430'lu yıllarda Karamanoğulları Beyliği, Osmanlı Devletinin başını bir hayli ağrıtmaktadır. O günlerde Karamanbeyleri'nden biri olan İbrahim Bey'in dört tane oğlu vardır. En büyüğü Kasım Bey, en küçüğü Osman Bey'dir.
Bu arada Kasım Bey'in arası, Fatih Sultan Mehmet'in en küçük oğlu Cem Sultan'la çok iyidir. Ancak bilindiği üzere Fatih Sultan Mehmet'in ölümünden sonra ağabeyi ile girdiği taht kavgasını kaybedince, Cem Sultan önce Mısır'a sığınır, devam eden bu kavganın sonunda da Rodos Şövalyelerine sığınıp oradan oraya sürüklenirken Vatikan'da Papa'nın esiri olur.
Fakat Kasım Bey her şeye rağmen Cem Sultan'ın yanında durmaya devam eder....
Gel zaman git zaman Cem Sultan Vatikan'ın elinde zehirlenerek öldürülür.
Kasım Bey bu olaydan sonra, ana vatana bir türlü dönemez. Fransa topraklarına gitmeye karar verir ve Güney Pireneler'e yerleşip, orada bir köy kurar. Bu gün hala o köy, varlığını devam ettirmektedir. Köyün adı ise; “Karamanço...”
Gelelim Karamanoğulları Hanedanı'nın en küçük oğlu Osman Bey'e; Osman Bey, 1471 yılında, Fatih'in emriyle, Gedik Ahmet Paşa Karamanoğulları'na akın düzenleyip, sahip oldukları toprakları tamamen kontrol altına aldığında, Alanya'da yakalanır.
Bu durumda iken Gedik Ahmet Paşa'dan aman diler ve “Sizin yolunuzda, sizinle olmak isterim” der. Fatih Sultan Mehmet de bu genç, civan delikanlıyı heder etmez. Böylece Osman Bey, iskan politikası adına Balkan topraklarına gönderilir.
Bu gün Arnavutluk, Makedonya sınırında ,Vardar nehrinin Kuzeyindeki bölge, 1000 Sipahilik bir yurtluk olarak, Osman Bey'e verilir. İşte burada; Osman Bey ve devamında ailesinin 404 yıllık Osmanlı egemenliğindeki Hükümranlık yılları başlar.
Ta ki, tarihler 1875 yılını gösterene kadar....
O coğrafyada Karaman Hanedanı o kadar güzel bir yönetim sergiler, insanları o kadar adaletle kucaklar ki; halk bölgenin yerel dilinde “sevgi” anlamına gelen bir eki,bunların Hanedan isimlerinin sonuna ekler.
Eklenen bu “ÇO” eki ile, Hanedan mensupları “Karamançolar” olarak anılmaya başlanır...
1875 yılında Yugoslavya'da büyük bir isyan patlak verir ve bu isyanın neticesinde, o bölgedeki Türk aileler ana vatana dönme kararı alırlar.
Dönen ailelerden biri de Karamançolar'dan, o meşhur Osman Bey'in aile soyudur. Dönen ailenin iki de küçük erkek evlatları vardır, 4 yaşındaki Abdi ve 2 yaşındaki Avni. Türkiye'ye gelip yerleştikten sonra, büyüyen Abdi, Mülkiye Mektebi'ne kaydolur, yani bu günkü Ankara Siyasal Bilimler Fakültesine.
Burada eğitimine devam ederken, sınıfında Macit isimli bir arkadaşı vardır, onunla kardeş gibi olurlar. Bu arada Macit'in babası Osmanlı Sarayında, esvapçıbaşılık yapmaktadır, yani, elbiselerden sorumlu müdürdür.
Birbiriyle yakın arkadaş olan delikanlılardan Abdi, zaman zaman Macit'in oturduğu Konağa ziyarete gider ve bu ziyaretler sırasında Macit'in kızkardeşi Nimet'e aşık olur. Niyetini arkadaşına açan Abdi, aile tarafından kabul görür ve kendinden 10 yaş küçük olan, hayatı boyunca “Gülpembe” adıyla hitap edeceği Nimet ile evlenir. Yıllar sonra torunu tarafından da kendisine Gülpembe adında bir şiir yazılıp bestelenir...
Abdi Bey ve Nimet Hanım evlendikten sonra Fikirtepe'de geniş bir arazi üzerinde yer alan Konakta yaşarlar.
Bu evlilikten sekiz çocukları olur, fakat evlatlarından sadece dört tanesi yaşar.
Bu mutlu evlilik maalesef ki Abdi Bey'in 1913 yılında vefatıyla sonlanır. Ardından bir sene sonra, ikinci çocuğu İsmail Hakkı hastalanır. O günün şartlarında yüksek ateş, halsizlik ve aşırı terleme ile baş gösteren ağrılara, yaygın olan “verem” teşhisi konur. Nimet Hanım perişan olur ve İsmail Hakkı'nın en iyi şekilde bakılabilmesi için tavsiye edilen hastanenin İsviçre dağlarındaki Sanatoryum olduğuna karar verir.
O dönemde sadece 13 yaşında olan İsmail Hakkı'yı, iki çok küçük kardeşini bırakamayacağı için, yalnız başına Orient Express'e bindirerek İsviçre'ye yolar. Üstelik de tam 1. Dünya savaşının patlak verdiği günlerdir.
Herkesin birbirinden şüphelendiği böylesi kaotik bir dönemde tam Macaristan sınırından geçerken tren durdurulur ve Macaristan askerleri trende arama yapar. Bu arada Macaristan'a kadar trenin her durduğu istasyonu can sıkıntısından defterine not alan İsmail Hakkı'nın bu hareketinden şüphelen askerler, onu tutuklayıp hapse atarlar.
Tam 3 gün ağır bir sorgudan geçen İsmail Hakkı, sonunda serbest kalır ve tekrar İsviçre trenine binerek, sora soruştura sanatoryumu bulup derdini anlatmayı başarır. Güzel haber ise; doktorların muayene ettikleri İsmail Hakkı'nın verem olmadığına, sağlığının gayet iyi olduğuna dair verdikleri rapor olur....
Bu haberi vermek için hemen annesini arayan İsmail Hakkı'ya Nimet Hanım; ”sakın” der. “sakın dönme, başka bir ülkeye de gitme...”
Çünkü 1. Dünya Savaşı iyice alevlenmiş ve tüm Avrupa Ülkeleri birbirlerine savaş açmış durumdadır, ancak savaşa katılmayan tek ülke İsviçre'dir.
Nimet Hanım; “orada kal ve oradaki okullara devam et, ben seni buradan desteklerim. Savaş bitmeden dönme oğlum” der.
Yıllar yılları kovalar ve 1923 yılına gelinir, savaşlar bitmiş, genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur ve 22 yaşındaki İsmail Hakkı İstanbul'a döner. Yurt dışında kendi diline 4 dil daha eklemiş olan İsmail Hakkı, ilk iş başvurusunda İzmir Ziraat Bankası'na müdür olarak atanır. Sonraları Genel müdürlüğe yükselen genç adamın, bu görevi 2. Dünya Savaşına kadar devam eder...
Bu arada kendileri gibi, geniş Osmanlı topraklarına ait Afrika cenahından Türkiye'ye 15. yy'da göç etmiş bir ailenin kızı olan Rikkat Hanımla Adana'da tanışarak evlenir. Sadece 6 yıl süren bu evlilikten iki oğlu ve bir kızı dünyaya gelen İsmail Hakkı Bey, girişimci bir ruhla, Türkiye'nin pek çok yerine köprü yapacak olan, özel sektöre ait bir firmada çalışmaya başlar ve ihaleyi almaya çalışan firmaya, babasının Fikirtepe'deki tüm varlığını teminat gösterir.
Ancak firma iflas eder ve İsmail Hakkı'nın teminat gösterdiği tüm mal varlığı hiç olur. Elinde sadece Karacabey mezarlığında aile kabristanı için aldığı parsel kalır. Yaşadığı bu olaylara daha fazla dayanamayan İsmail Hakkı sonunda üzüntüden ölür...
Geçen yıllar içerinde ayrıldığı eşi Rikkat Hanım sesinin güzelliği ile, kendisini cesaretlendiren akrabaları sayesinde Türk Musikisi Konservatuarında eğitim alıp, mezun olduktan sonra, Klasik Türk Musikisi eğitmeni olur.
Öğrencilerinden biri de Zeki Müren'dir. Ancak Rikkat Hanımın en büyük gururu Savaş, Barış ve Fatma İnci adındaki çocuklarıdır. İçlerinden kendi mesleğini sürdüren oğlu Barış ise, yaşadığı sürece göğsünü kabartan kıymetlisi “Barış Manço”dur...
Karaman oğulları soyundan gelen sanatçının soyadı, soyadı kanunu çıktığında, isteyen herkese Türk Beyliklerinin adını hatırlatan soyadları verilmediği için
“Karamanço” olarak verilmez ve Abdi Bey de bari “Manço” olsun diyerek, hiç olmazsa bu soyadına razı gelir.
“Ço” Sevgi eki ile güzelleşmiş Karamanoğulları soyunun yeni soyadı, artık Manço'dur...
TC nin ilk 15 yılının çok başarılı olduğunu biliriz.
Neden mi? Kısa bir liyakat öyküsü.
Okuyun lütfen:
1933,Cumhuriyet on yaşına gelmişti.
Onuncu Yıl Marşı için yarışma açıldı.
Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar’ın yazdığı sözler seçildi, Cemal Reşit Rey besteleyecekti.
Mustafa Kemal güfteyi görmek istedi.
Getirdiler.
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan
Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan
Bir baca yükseliyor, durmadan her yamaçtan
Okudu.
Son dizenin üstünü çizdi.
“Demir ağlarla ördük, anayurdu dört baştan” yazdı.
Sonra da Behiç Erkin’e döndü.
Çanakkale’den beri arkadaşıydı.
İstiklal Madalyalı milli mücadele kahramanıydı.
Devlet demiryollarının kurucusu ve ilk genel müdürüydü.
“Sizlerin bu on senedeki emeğiniz iyi ifade edilmiyordu, o nedenle o mısrayı değiştirdim” dedi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin on yıllık mucizevi kalkınma hamlesine imzasını atan Mustafa Kemal… Zihinlere mıh gibi çakılan “demir ağ” metaforuyla, Onuncu Yıl Marşı’na da imzasını atmıştı.
Behiç Erkin…
İstanbul doğumluydu.
Mustafa Kemal’den beş yaş büyüktü.
Kurmay subaydı.
Lojistik dehasıydı.
Çanakkale’ye asker ve mühimmat sevkiyatında inanılmaz işler yapmıştı.
Memleket işgal edilince saniye tereddüt etmeden Anadolu’ya geçti, milli mücadeleye katıldı.
Anadolu’ya geçtiği gün, Mustafa Kemal çağırdı.
“Ben cephede ne yapılması gerektiğini biliyorum, sen cepheye askerin mühimmatın erzağın nasıl getirilmesi gerektiğini biliyorsun, demiryolları işin ehli biri tarafından yönetilmezse bu işi yapamayız, demiryolları sana emanet” dedi.
Behiç Erkin, Mustafa Kemal’i yanıltmadı.
“Türkler demiryolu işletemez” önyargısını tarihe gömdü.
Savaştan sonra demiryolu okulu açtırdı, uzman personel yetiştirdi.
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın kurucusu ve ilk genel müdürü oldu.
O yokluk döneminde memleketin demirağlarla örülmesinde birinci derecede katkısı oldu.
İşletme dilini Fransızca’dan Türkçe’ye çevirdi.
Demiryolları müzesi kurdu.
Sonradan İstanbul Teknik Üniversitesi adını alacak olan Mühendis Mektebi’ne özerklik kazandırdı.
Milletvekilliği yaptı, bakanlık yaptı, büyükelçilik yaptı.
Kurtuluş Savaşı’nın en kritik günlerinde, Mustafa Kemal acil ibaresiyle bir telgraf göndermişti.
“Sevkiyatı hızlandırın, trenleri son sürate çıkarın, geciktiren idamla cezalandırılır” diyordu.
Behiç Erkin derhal cevap telgrafı gönderdi.
“Bu hat 40 kilometreden süratli gitmeye müsait değildir, hızlandıralım derken tek bir sevkiyat bile yapamayabiliriz, emrinizi aldım, bu nedenle uygulamadım, ikinci emrinizi bekliyorum” dedi!
Mustafa Kemal’den tekrar telgraf geldi:
“Sen nasıl uygun görürsen Behiç…”
İşte bu diyalog ve bu omurgalı karakter nedeniyle, Mustafa Kemal tarafından Behiç’e Erkin soyadı verildi.
Mustafa Kemal kendi el yazısıyla Behiç’e gönderdiği mektupta, Erkin’in anlamını şöyle yazmıştı: “Her şart altında kendi doğrularını dile getirme cesaretini gösteren, bağımsız kişi.”
Behiç Erkin gerçekten her şart altında kendi doğrularını gerçekleştiren, bağımsız kişiydi.
İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa nazi işgali altındayken, Paris Büyükelçimiz’di.
Müthiş bir insanlık örneğine imza attı, 20 bine yakın Yahudi’ye Türk pasaportu vererek, Türk vatandaşı gibi göstererek, ölümden kurtardı.
“Türk ulusu adına konuşuyorum, Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde din, dil, ırk ayrımı yoktur, vatandaşlarımıza dokunamazsınız” dedi. 20 bin insanı kurtardı.
1961’de rahmetli oldu.
Vasiyet etmişti…
“Beni, ilk demiryolu genel müdürlüğü görevini üstlendiğim Eskişehir’e, İzmir-İstanbul-Ankara hatlarının birleştiği yerde toprağa verin” dedi.
Orada yatıyor.
Albay rütbesiyle emekli olan Behiç Erkin, ömrü boyunca not tutmuştu, yaşadıklarını gün gün kaydetmişti.
900 defterden oluşan notlarını 29 Ekim 1958’de Türk Tarih Kurumu’na teslim etti.
Devlete millete tek kuruş yük olmamak amacıyla, yayın masrafları için 10 bin lira bağış yaptı, o günün parasıyla çok ciddi paraydı.
Pür dikkat okumanızı rica ederim..
24 yaşında Şam'da 5. Ordu'da
26 yaşında Selanik'te 3. Ordu'da
28 yaşında Hareket Ordusu'yla İstanbul'da
29 yaşında Picardie Manevraları'nda
30 yaşında Trablusgarp'ta Şark Gönüllüleri Komutanlığı'nda
31 yaşında Balkan Savaşları'nda
32 yaşında Edirne'de
33 yaşında Sofya'da
34 yaşında Çanakkale'de tümen komutanı,
35 yaşında Diyarbakır'da kolordu komutanı,
36-37 yaşında Suriye ve Filistin'de ordu ve ordular grubu komutanlıkları,
38 yaşında Anadolu'da başlattığı Kurtuluş Savaşı ile bir milletin başında...
https://t.co/pVceFqGXYJ