Mao’nun “Erasmus” Arkadaşları
✒️ Çu Enlay, Deng Şiaoping ve Li Fuchun’un 17 rue Godefroy, Paris 13’te küçücük bir oda paylaştıkları anlatılır. Çu yazar ve örgütler. Deng ise basım işiyle uğraşır.. Bu yüzden yoldaşları ona Fotokopi PHD. (Docteur du ronéo)demişler. 1920’lerde fabrika işçisiyken 26’da Fransız polisinin takibi üzerine Sovyetler Birliği’ne “yatay geçiş yapar…” 78 sonrası Çin’i piyasa ekonomisine açan adam Paris 13. Bölge’de bildiri basmıştır!
Şahin Başol (@basholshahin) yazdı.
https://t.co/FJAiamWJM1
Fransız Basınında 9 Eylül
✒️ Times İstanbul muhabirine göre, geri çekilen Yunan birliklerinin çok sayıda Türk’ü katlettiği ve köyleri ateşe verdiği bildiriliyor. Özellikle Aydın’ın alevler içinde olduğubelirtiliyor. (Le Petit Parisien, 11 Eylül 1922, s. 3/6)
Şahin Başol (@basholshahin) yazdı.
https://t.co/cDmcBYZoPm
Fransa’da gündeme ve kültür-tarih meselelerine dair yazan sevgili @basholshahin, 9 Eylül ve sonrasındaki sürecin Fransız basınında nasıl yankı bulduğuna dair bir dosya hazırladı.
📣 Yoğun istek üzerine Yönelim gazetesi basılı satışına başlıyor!
Yönelim’i yarından itibaren Beyoğlu'nda Turkuaz Sahaf’tan (@SahafTurkuaz) satın alabilirsiniz.
İlk 5 sayımızın nüshaları sınırlıdır.
Ho Amca’dan İsmet Paşa’ya, Türkiye’den Vietnam’a
✒️ Vietnam direnişinin unutulmaz liderini ve halkının mücadelesini bir kez daha hürmetle selamlarken, bu yazıyı yine, bu büyük adamın Türk devrimcilerine 1 Ocak 1924’te L’Humanité’den yolladığı selamla noktalayalım:
“Türk halkı hayranlık uyandıran bir cesaret ve fedakârlık ruhuyla, menfur Sevr Antlaşması’nı yırtıp atmış ve bağımsızlığını yeniden kazanmıştır. Emperyalizmin tertiplerini bozguna uğratmış, sultanların tahtını devirmiştir.”
Oğul Tuna (@sogultuna) yazdı.
https://t.co/Y3WQZ7CoPH
Hindiçin: Amerikan Hikâyesi, Fransız Sömürgesi
✒️ Fransızlar daha “Panzerler ormandan geçemez” diyeli 15 sene olmamışken tüm stratejilerini Viet Minh’in ağır topçuyu çevredeki dağlara çıkaramayacağı fikri üzerine kurarlar. Giap bunu başarır ve Diên Biên Phu Savaşı’nı kazanır. Fransız savunması çöker, komutan de Castries esir düşer. Temmuz 1954’teki Cenevre Anlaşmalarında ülke geçici olarak bölünür. 1955’te Fransızlar Hanoi, Tonkin ve Saigon’u boşaltır.
Sonrası daha aşina olduğumuz hikâye…
Şahin Başol (@basholshahin) yazdı.
https://t.co/YJsgDZd73H
📣 Yoğun istek üzerine Yönelim gazetesi basılı satışına başlıyor!
Yönelim gazetesini 9 Eylül Çarşamba günü itibarıyla Beyoğlu'nda Turkuaz Sahaf’ta (@SahafTurkuaz) inceleyebilir ve satın alabilirsiniz.
Korsika ve Fransa’da “Çerçeve Yasa”
✒️ Alışık olduğumuz şu argüman da duyuluyor. “Bugün Korsika. Yarın Bretonlar, Basklar, Alsaslılar Occitanlılar da aynı şeyi isterse ne olacak? Bu süreç federalizme gider.”
Şahin Başol (@basholshahin) yazdı.
https://t.co/2u4LLRIhyK
@birol__akbaba Aynen. Restorasyon yapamıyoruz, oyunları yasaklamayı düşünüyoruz, ekonomimiz kötü, şirketlerimiz yabancılara satılıyor, köprü yapmak için bile mühendis ithal ediyoruz. Uzay, kripto, yapay zeka çağında şimdiden çok geriyiz. Ama “en önemli şey” tıp okumak.
Bu tvit sekülerleri kzıdırdı. Ben kızmadan cevap vermeye çalışacağım. Çünkü burada sözü edilen “seküler arkadaşlardan” biri olmama rağmen, zamanı geldiğinde kendi tarafımı eleştirmekten de geri kalmadığımı bilenler bilir. Ayrıca bu konu da temcid pilavı gibi sürekli ortaya atılıyor. Bir kere ve son kere yazayım.
Türkiye sekülerliğinin de kendine özgü kibirleri, önyargıları ve sınıfsal küçümsemeleri var, yok değil.
Fakat Alexi'nin kastettiği bu değil.
Alexi'nin hatası, benzerliği taklit sanması.
Mesele şu mirim: Biz bira içeriz, bacon yeriz, caz dinleriz. Kimimiz esmer, kimimiz kumral, kimimiz sarışındır. Fakat bunların hiçbirini Avrupa’ya kabul sınavını geçmek için yapmıyoruz.
Biz zaten böyle yaşıyoruz.
Bira, bacon veya caz bizi daha sofistike yaptığı için değil. Tam tersine, bunları, üzerlerine kimlik inşa edecek kadar aman aman şeyler olarak görmediğimiz için.
Kimse bir balığa, “şuna bak, suda yaşayabiliyormuş gibi yapmaya ne kadar da meraklı” demez.
Balığın derdi mesaj vermek değildir. Yüzer o sadece.
Sanırım meselenin imanlı, milletine, özüne ve kültürüne bağlı cenah tarafından anlaşılması en zor kısmı da bu. O yüzden biraz daha açık anlatayım.
Bir şey içerken, bir şey yerken, müzik dinlerken veya film seyrederken önce kültürel güvenlik soruşturması yapmıyoruz.
Yani sormayız bu hangi medeniyete ait diye. Bundan hoşlanmama izin var mı? Bunu seversem Türklüğümden bir şey eksilir mi? Kahvaltıda bacon yersem vatana ihanet etmiş olur muyum?
Kafamızın içinde çalışan vatanperver bir gümrük memuru yok. Bunlar gerçekten aklımıza gelmiyor.
Merak etmeyi ve haz almayı sadakatsizlik olarak yaşamadığımız için, bunları yaptığımızda kendimize çekidüzen verme ihtiyacı da duymuyoruz.
Bu, Avrupalıları taklit ettiğimizi göstermez. Kültürel kaygımızın olmadığını gösterir. Yani iddia ettiğin şeyin tam tersini gösterir: Özgüven.
Bunun sosyobiyolojik de bir altyapısı var.
Türkiye’de pek çok seküler aile, yer değiştirmeler sayesinde oluştu. Anneler ve babalar farklı şehirlerden, bölgelerden ve toplumsal çevrelerden geldi. Pek çoğumuzun anneleri, okumak için başka şehirlere gönderilen kadınlardı. Babalarımız en yakın başka şehirdeki yatılı okullarda okudu, kamu hizmetine girdi veya işi nedeniyle ülkenin başka bir köşesine taşındı.
Erken Cumhuriyet döneminin parasız yatılı okulları gerçekten de önemli bir toplumsal hareketlilik kanalıydı. Mezunlar, mecburi hizmet nedeniyle ülkenin başka bölgelerinde çalışabiliyordu.
Benim ailem bunun örneklerinden biri.
Annem Samsun’dan çıkıp Ankara’ya okumaya gitti. Ardından mecburi hizmet için Adıyaman’a gönderildi.
Babam Antalya’dan çıktı. Cumhuriyet’in parasız yatılı okullarından birinde okudu ve o da mecburi hizmetle Adıyaman’a düştü.
Orada tanıştılar. Sonra kız istendi. Mecburi hizmetleri bitince büyük şehirlere döndüler.
B��tün bunların olabilmesi için önce anne ve babalarının, kızları da dahil olmak üzere çocuklarının evden ayrılmasına, eğitim görmesine ve bilmedikleri çevrelere girmesine izin vermesi gerekiyordu.
Anne tarafından dedem dindar da olsa CHP’liydi. Evinde İsmet İnönü’nün portresi asılıydı. Belki İnönü’yü radyoda “kızlarınızı okutun,” derken dinlemişti. Bilmiyorum.
Bildiğim şu:
Kızının Samsun’dan ayrılmasına ve doğduğu dünyanın dışında bir hayat kurmasına izin verdi. Bu bir seleksiyona yol açar.
Eğitim, göç ve farklı bölgelerden insanlarla kurulan ilişkiler aracılığıyla oluşan ailelerde doğan ve büyüyen çocuklar için farklılık, otomatik olarak tehlike işareti değildir.
Ailenle beraber içinde yaşadığınız hikaye, sana tekrar tekrar 'yabancının' bir okul, bir meslek, bir arkadaşlık, bir evlilik veya yepyeni bir hayat manasına gelebileceğini öğretir.
Farklı gruplar arasında kurulan anlamlı temas öğreticidir ve zihinsel esnekliği artırır.
Bilmiyorum, belki doğuştan gelen bir arızamızdır bu. Merak.
Dışarıdan gelen her şeyi Truva atı olarak görmüyoruz. Koklamaya, dürtmeye, tatmaya ve içinde işe yarar bir şey var mı diye bakmaya meyilliyiz.
Bu durum, teşhisi koyan kişiye göre farklı küfürlerle adlandırılır. Komünistlerin bunun için ayrı bir kelime dağarcığı vardır. İslamcıların ayrı. Milliyetçilerin repertuvarı da geniştir.
Aramızda başka bir fark daha var.
Gündelik hayatta varlığımızı doğrudan biçimlendiren o kadar çok elle tutulur mikro-kimlik var ki, bizde o koca koca Türklük ve Müslümanlık çoğu zaman ipleri eline almaya fırsat bile bulamaz.
Bir insan annedir, babadır, öğretmendir, şirket kurucusudur, futbol antrenörüdür, ressamdır, yazardır, sporcudur, yorumcudur, marangozdur, ekonomisttir.
Gününü nasıl geçireceğini, paranı nasıl kazanacağını, çocuklarını nasıl yetiştireceğini, kariyerini nasıl kuracağını, içinde bulunduğun organizasyonlara ne katacağını ve olmak istediğin insana dönüşme mücadeleni bu kimlikler belirler.
Bunlar soyut şeyler değildir. Her biri her sabah senden bir şeyler isterler.
Bu yüzden başka insanlarla da çoğunlukla bu somut mikro-kimlikler üzerinden ilişki kurarız.
Doğduğu yer bana bir insanın nereden geldiğini söyler. Mikro-kimlikleri ise onunla birlikte bir şey üretip üretemeyeceğimi, aynı şakaya gülüp gülemeyeceğimizi, birbirimizden bir şey öğrenip öğrenemeyeceğimizi veya üç saatlik bir akşam yemeğini birbirimizden sıkılmadan tamamlayıp tamamlayamayacağımızı anlatır.
Birisiyle tanıştığımda Spotify listelerimizin ne kadar örtüştüğü, iki lafın belini kırıp kıramayacağımız konusunda bana “Türk” ve “Müslüman” olmasından daha çok bilgi verir.
Bu önemsiz görünse de değildir.
Bir playlist, insanın dikkat dünyasının neleri öncelediğini gösterir. Hatıraları, merakı, ritmi, melankolisi, enerjisi ve yabancı olanla karşılaşma isteği hakkında bir şeyler anlatır.
Listelerimiz örtüşmese bile ben onun listesinden bir şey keşfedebilirim, o da benimkinden.
Gündelik hayat gerçekten de böyle ilerler.
Bir de ne yaparsak yapalım Avrupalıların bizi asla Avrupalı kabul etmeyeceği iddiası var.
Elbette bazıları etmeyecek.
Avrupa’da da ırkçılar, kabileciler, öküzler ve hayal gücü kendi sınırında biten insanlar var. Bu karakterlerin patenti TÜrklere ait değil.
Fakat “Avrupalılar seni asla kabul etmeyecek” fikrine senin varış yolun, sadece senin kendi hakikatinden geçiyor.
Benim Avrupalı olup olmamamı umursamayan çok sayıda Avrupalı var. Benimle meslektaş, arkadaş, kurucu, komşu, yazar veya çekilmez bir futbol yorumcusu olarak ilişki kuruyorlar.
Senin karşılaşmalarının farklı olmasının da bir sebebi olabilir.
Bir insan girdiği her ortama öncelikle bir milletin, dinin veya medeniyetin temsilcisi olarak girerse, diğer insanlar da ona o grubun temsilcisi olarak bakar ve davranır.
Buna mukabil ortama birey olarak giren insanın karşısına bireylerin çıkma ihtimali daha yüksektir. İnsanlar çoğu zaman dünyaya hangi duruşla yaklaşıyorlarsa, karşılarında da o duruşa cevap veren bir sosyal alan bulurlar.
Kendini sürekli başka bir medeniyetin büyükelçisi olarak sunmak, Avrupalıların seni birey olarak görmesini de zorlaştırır.
Gelelim 'özümüze'. Her ne demekse. Acaba mehter ve Osmanlı mı?
Mehter müziğini severim. Osmanlı tarihini heyecan verici bulurum. Bu kadar zengin, karmaşık ve dünya üzerinde büyük sonuçlar doğurmuş bir tarihin mirasçısı olmak değerli.
Belki ben de bu mirası daha görünür biçimde sahiplenmeyi isterdim.
Ne var ki bu alan seküler olmayan arkadaşlar tarafından işgal edilmiş, sınırına ideolojik pasaport kontrolü konulmuş ve içeri girecek kişinin neye inanması, nasıl davranması ve asla ne olmaması gerektiğine dair uzun genelgeler yayımlamış ve sosyal medyada da sürekli tekrar edilir hale gelmiş durumda.
Tarih bizim de tarihimiz. Ama bunu bir sadakat testi haline getirirseniz biz yokuz.
Benzer bir şey SİHA’lar, dronlar ve savunma sanayisi için de geçerli.
Bunlarla gurur duymak isteyen gurur duyabilir.
Gurur serbesttir. Mecburi hizmet değildir.
Uzun lafın kısası...
Belki bu konularda birbirimizi biraz rahat bırakmalıyız.
Muhtemelen sen de “bizim davamıza ve bu vatana bunlardan gelecek hayır Allah’tan gelsin,” diye düşünüyorsundur.
Haklı olabilirsin.
Zaten biz de sizin açtığınız o pozisyona başvurmadık.
Birçoğumuz için kolektif kimliğin sınırlı da olsa bir yeri var hayatımızda.
Dünya Kupası’nda milli takım oynarken ortaya çıkar.
Deprem veya başka bir felaket olduğunda, özel hayatın tek başına yetmediği ve kolektif sorumluluğun kaçınılmaz hale geldiği anlarda ortaya çıkar.
Geri kalan zamanlarda insan ölçeğindeki mikro-kimlikleri tercih ediyoruz.
Her sabah Avrupalı olmaya çalışarak uyanmıyoruz.
Kendimiz olarak uyanıyoruz.
Bize başkalarını taklit etmeyi bırakıp özümüze dönmemizi tavsiye ediyorsun.
E biz de zaten tam olarak bunu yapıyoruz.
Ortaya çıkan kişiyi beğenmedin sen sadece.
🧵 THREAD : La France se fragmente 📉 leur chiffre d'affaires explose 📈.
1/11 🍗 🍷 Pourquoi des business comme Master Poulet ou Le Canon Français cartonnent alors que les chaînes classiques s'essoufflent ? Ce n'est pas une question de goût, mais de guerre culturelle. Bienvenue dans l'ère du "Business Tribal". 👇