@cnnturk Sevgili Fulya Öztürk,
“Mücteba mı, değil mi” tartışmasının bize olan faydası nedir?
Mücteba ise ne olacak?
Değilse ne olacak?
Koca koca adamların konuştuğu meseleye bakın.
Biraz ciddiyet lütfen!
1) Dün, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet törenindeki rezalet, utanç vericiydi.❗️
Tören sahnesinde bazı öğrenciler özgür şekilde imamoğlu’nu destekleyen ve hükümeti eleştiren politik dövizler açarlarken ben de “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Hud-112)” ayet yazılı pankartımı açtım. Fakat bazı öğrenciler ayetten duydukları rahatsızlıkla, pankartımı fiziksel müdahaleyle indirmeye çalıştılar. Buna güçleri yetmeyince de Sn. Dekan’ımız Yener Ünver’in teşvik ve desteğiyle önümde kortej oluşturup ayetin görünmesini engellemek suretiyle sansür uyguladılar.
Başta Sn. Mesut Hakkı Caşın ve videonun sonunda “işte yeditepe’nin ruhu” diye bağıran Rektör Yardımcımız sn. Sedefhan Oğuz olmak üzere bazı hocalarımız da tüm salonla birlikte bu saygısızlığa maalesef alkışlarla ve kışkırtmalarla destek verdiler.
Sn. Bedrettin Dalan, sahibi olduğunuz @YeditepeUni ‘nin ruhu, rektör yardımcınızın ikrar ettiği gibi, din düşmanlığı mıdır gerçekten ?
Hashtag: #yeditepedeislamofobi
+++👇🏻
Fatih Altaylı dünkü yazısında:
"Trump'ın kaldığı Ankara Marriott Hotel'in altında “tünel” var."
Reşat Şahin Öztürk (Ekim 2025) tarihli konuşması:
"JV Marriott Hotel'in -2. katında Rıza Akpolat çuvallar içerisinde il başkanlarına para verdi."
İki günlük yoğun Ankara Zirvesi, Türkiye’nin NATO’nun güvenlik gündemine yön veren, krizlerde diyalog kanallarını açık tutan, bölgesel barış perspektifini koruyan ve savunma sanayisi kapasitesiyle İttifakın dönüşümüne somut katkı sağlayan merkezî bir aktör olduğunu göstermiştir.
Türkiye olarak müttefiklerimizle iş birliğimizi güçlendirmeye, küresel barış ve güvenliğe katkı sunmaya kararlılıkla devam edeceğiz.
Zirve’de aldığımız kararlarla NATO’nun caydırıcılık ve savunma kapasitesini güçlendirme, transatlantik bağı tahkim etme ve İttifakın geleceğini daha güçlü bir Avrupa, daha güçlü bir NATO anlayışı temelinde inşa etme irademizi bir kez daha ortaya koyduk.
Ankara Zirvesi Sonuç Bildirisi’nde Washington Antlaşması’nın 5’inci maddesine ve kolektif savunma ilkesine olan sarsılmaz bağlılığımızı teyit ettik.
Bildiride ayrıca müttefikler arasındaki savunma ticareti engellerinin kaldırılması, 50 milyar doları aşan yeni savunma tedarik anlaşmaları, Ukrayna’ya askerî teçhizat, yardım ve eğitim desteği sağlanması gibi konuların yanı sıra savunma sanayisi kapasitesinin artırılması; yapay zekâ, siber güvenlik, uzay, entegre hava ve füze savunması, insansız sistemler ve derin hassas vuruş kabiliyetleri gibi alanlarda İttifakın daha güçlü ve hazırlıklı hale getirilmesi de Zirve’nin öncelikli başlıkları arasında yer aldı.
Türkiye olarak biz de sahip olduğumuz tecrübe, askerî kabiliyet ve gelişen savunma sanayisi altyapımızla bu sürece en güçlü katkıyı sunmaya devam edeceğiz.
Türkiye, yalnızca ev sahibi ülke değil, İttifakın savunma, diplomasi ve kriz çözme kapasitesine doğrudan katkı sunan kilit bir müttefiktir.
Savunma harcamalarımızı 2030’dan önce %3,5 seviyesine çıkarma irademizi ortaya koyduk. Güvenlik ve dayanıklılıkla bağlantılı harcamalarda ise hâlihazırda %1,5’lik bütçe payına ulaşmış durumdayız.
Çelik Kubbe Projesi için hava ve füze savunma kabiliyetlerine 24 milyar dolar ilave bütçe ayırdığımızı da ifade ettik.
Bu vesileyle ayrıca belirtmek gerekir ki Türkiye, Rusya-Ukrayna savaşında barış için iletişim kanallarını açık tutarken; İran-ABD sürecinde itidal, diplomasi ve kalıcı barışı; Gazze, Lübnan ve Libya başlıklarında da ateşkes, istikrar ve çok taraflı iş birliği yaklaşımını savunmaya devam etmektedir.
Trump'tan NATO Zirvesi sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yönelik övgü dolu sözler:
➖"Türkiye'de çok başarılı bir NATO Zirvesi'ni tamamladım. Cumhurbaşkanı Erdoğan'a teşekkür etmek istiyorum, muhteşem bir insan, Cumhurbaşkanı Erdoğan, harika bir lider, uzun süredir dostum, çok güçlü bir lider. Çok güçlü bir kişiliği var, bundan dolayı da bu kadar başarılı ve iyi bir ülkeyi yönetiyor."
Cüneyt Özdemir:
1997 yılıydı, Mehmet Ali Birand ile birlikte İstanbul Üniversitesi'ne gitmiştik. İBB Başkanı Erdoğan orada öğrencilerin sorularını yanıtlıyordu.
Bir kız öğrenci İngilizce olarak "İleride Başbakan seçilirseniz dünya liderleriyle hangi dilde konuşacaksınız" diye sordu. Erdoğan İngilizce bilmediği için anlamadı. Bir daha sordu aynı soruyu İngilizce.
Erdoğan, Birand'a dönüp "Ne diyor" dedi. Birand tercüme etti. Erdoğan da o dönem "Türkçe" demişti.
Yıl 2026, NATO'nun açılış konuşmasını Cumhurbaşkanı Erdoğan 32 lidere Türkçe yapıyor.
Biz hafızası çok şey bir toplumuz unutuyoruz bir dönem neler yaşandığını.
Dönemin başbakanının dünya liderlerinin buluştuğu bir yere eşinin başörtüsü var diye alınmadığını ya da;
bir belediye başkanına İngilizce olarak küçümseyerek "Ya sen İngilizce bilmiyorsun günün birinde ne diye hitap edeceksin" diye sorduğunda "Türkçe" dediğinde insanların güldüğünü ve bugün tam da o gün o salonda dediği gibi Türkçe konuştuğunu görünce insan tabi nereden nereye diyor.
NATO Zirvesi, Türkiye’de 24 yıl önce başlayan normalleşme ve demokratikleşme sürecinin yansımalarının da görüldüğü bir zirve oldu aynı zamanda.
Bu ülkede 22 yıl önce düzenlenen NATO Zirvesine ülkenin seçilmiş Başbakanının eşiyle beraber katılmasına izin verilmemişti..
Çünkü dönemin Cumhurbaşkanı öyle uygun görmüştü. Çünkü Başbakanın eşi başörtülüydü!! Ne büyük kusur!! Emine Erdoğan, Dolmabahçe’deki yemeğe Ahmet Necdet Sezer tarafından davet edilmedi!
Yani koca ülke kendi isteğiyle dünyaya “Benim milletim bu adama ülkeyi yönetme yetkisi verdi ama bunun bir önemi yok. Onu ciddiye almayın” diyordu. Hem de Cumhurbaşkanı düzeyinde bunu yapıyordu!
Peki Erdoğan nasıl bir yol izledi?
O da Topkapı Sarayı'nda liderlere özel bir yemek verdi ve onları Emine Erdoğan ile birlikte karşıladı..
Sezer o yemeğe katılmadı! Sezer’in çok öykündüğü Batılılar başörtülü bir lider eşine takılmıyordu ama Türkiye’nin Cumhurbaşkanı için bu büyük bir sorundu!
İnanması zor ama 22 yıl önce devletin dışarı verdiği görüntü buydu! Çift başlı, aralarında uzlaşmaz çelişkiler olan, millet iradenin hiçe sayıldığı bir ülke. Böyle bir devleti kim ciddiye alır?
Şimdi soru şu… 2004’teki Türkiye mi? 2026’daki Türkiye mi? Hangisi daha derli toplu, daha demokratik, daha devlet gibi devlet? Ve dünya genelindeki imajımız o zaman mı daha iyiydi, şimdi mi?
Hukuk mezunlarımız…
Gerçekten gurur tablosu.
1500 yıldır örtülemeyen hakikati vücudunu ortaya koyarak örtme çabası.
Onur engelli gençlerimize kucak açan Yedi Tepe’yi kutluyoruz.
Hep diyoruz; okumak çok değiştiriyor insanı.
Eskiden tek tek anırıyorlardı bak şimdi toplu hareket etmeyi öğrenmişler…
NATO’nun kolektif savunmayı tekrar merkeze alan yeni döneminde adil külfet paylaşımı konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmeye hazırız.
F-16 uçaklarımız NATO Hava Polisliği Misyonu kapsamında Estonya’da konuşlanacak.
Kosova’daki NATO KFOR Harekâtı’nın Ekim ayında üstlendiğimiz komutasını 2026 Eylül sonuna kadar sürdüreceğiz.
2028-2029 yıllarında İttifak Mukabele Kuvvetine komuta edeceğiz.
Türkiye olarak NATO’daki daha nice misyona ciddi katkılar sunuyoruz. #NATOsummit
📌 Bulgar yazar Sophia Proneikos,
Ankara'daki NATO Zirvesi'nde en etkileyici bulduğu anları paylaştı:
Tarih, beni şaşırmaktan asla vazgeçmeyen bir alışkanlığa sahiptir. Neredeyse hiç kaybolmaz. Sadece kendini o kadar zarif bir şekilde sunmayı öğrenir ki, modern insanlar buna törensel protokol demeye başlar.
Tam da bu yüzden, Ankara'daki NATO Zirvesi'nin en büyüleyici sahnesi, müzakere masasının etrafında gerçekleşmedi. Bu sahne, ilk el sıkışmadan hemen önce yaşandı; yirmi birinci yüzyılın en güçlü askeri ittifakının liderleri, dünyanın en eski askeri bandosu olan "Mehter"in sesiyle Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne hoş geldin derken, önlerinde Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı yüzyıllarını temsil eden tarihi üniformalı askerler duruyordu.
Ne muhteşem bir tarihsel süreklilik hissi: Savaş sonrası dünyanın sembolü olarak 1949'da kurulan bir askeri ittifak, kökenleri on üçüncü yüzyıla uzanan bir askeri geleneğin müziği eşliğinde bir Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na giriyor. Mehter asla sıradan bir askeri bando değildi, bir silahtı. Osmanlı orduları Belgrad'a, Konstantinopolis'e, Rodos'a, Mohaç'a veya Viyana'ya doğru ilerlerken duyulan ilk şey, devasa "kös" davullarının gök gürültüsüydü; ardından "zurnalar"ın keskin sesi, sonra pirinç trompetler ve çarpan zil sesleri geliyordu; çünkü müzik sadece orduyu eşlik etmiyordu, ordunun bir parçasıydı; amacı askerleri eğlendirmek değil, savaştan çok önce düşmana bir imparatorluğun bizzat onlara doğru geldiğini söylüyordu.
Avrupa'nın Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaşmalarından sonra Batı ordularının kademeli olarak Osmanlı davullarını, zillerini ve sözde "Türk usulü"nü benimsemesi tesadüf değildir; bu usul daha sonra Mozart, Haydn ve Beethoven'ın müziğine bile yolunu bulacaktı, çünkü bazen tarih bir medeniyeti kılıçla fethetmez.
Bir ritim yeter.
Ve tam da bu yüzden bu töreni bu kadar büyüleyici buldum; kimse Osmanlı İmparatorluğu'nu canlandırmaya çalışmıyor diye değil, Türkiye'nin büyük medeniyetlerin her zaman anladığı bir şeyi anladığını fark ettiğim için: Geçmiş bir yük değil, bir dildir ve o dili konuşmayı bilen uluslar tarihlerini sadece nutuklarla anlatmazlar,
çünkü bazen birkaç davul vuruşu yeter.
@Pergament_F