Tanıdığım bir kadın "bu böyle olmuyor şeriat gelse, kısas olsa kimse bu kadar cesaret edemez şeriat şart" demişti. Oysa mevcut kanunlar uygulansa kimse bu kadar pervassızca suç işleyemez.
Burada bir süre çalışmıstım ve bize gündelik maaş verip haftada bir gün olan tatilimizden kesiyorlardı. Asgarinin altında ödeme alıyorduk. Elimi çok derin kesip hastaneye dikiş attırmak için gittim. Bana "sakın iş kazası olduğunu söyleme" dediler. Sigorta yapmamışlardı çünkü
Burası da beni çalıştırıp üstüne eski çalışanına para vermediğini açık açık ifade ettikten sonra ilk hafta işi bıraktığımda bana paramı vermeyen, istediğimde de "ben sana işi öğrettim sen bana para ver " diyen yer. Elleriniz dert görmesin simdiden
#İBBDavası'nda 49.gün
Medya AŞ Reklam Alanları Müdürü #ElifGüven beyanda bulunuyor.
"Savcı, istediğim şekilde konuşmuyorsun diyerek beni azarladı..
Sonra bana şöyle sorular sormaya başladı..
🔺️" Şu kişiyle şunun arasında bir ilişki var mıydı?"
Allah Allah... Bu nasıl bir soru?
Ekrem Bey benim arkadaşım.
Elbette birlikte çalışıyorduk.
Yani bilmiyorum, ben Ekrem Bey'le çalışıyorsam günün büyük kısmını birlikte geçirmiyorum ki..
🔴 Bana bu soru soruluyor. Ben bunu nasıl yorumlayayım?
Yani arkadaşım hakkında bu şekilde sorular soruluyor.
Sonra yine benzer sorular geliyor.
Ben de diyorum ki, öncesinde böyle olmuş olsa bile bundan ne çıkar?
İnsanların arkadaş olması ne zamandan beri bir suç veya şüphe sebebi oldu?
Bu insanlar yaklaşık 20 yıldır bu işi yapıyorlar.
Ben de yaklaşık 20 yıldır bu işi yapıyorum.
Benim yüzüme karşı açıkça şöyle söylüyor savcı:
"İstediğim gibi konuşmuyor, kalsın İçeride"
Hatta "İçeride kalsın" denildiğini bile duydum.
Ama ben gerçekten böyle bir durum karşısında şaşkınım.
Nasıl yani?
Günümüzde insanların birbirleriyle konuşması, arkadaş olması olağan bir durum değil mi?
Burada hukuka aykırı bir durum yok ki.
İnsanlar birbirleriyle konuşuyor.
"İçeride kalsın" deniliyor.
Tamam, benim için sıkıntı yok.
Sonuçta ben artık cezaevinde yatıyorum. Buna da alışmaya çalıştım.
🔴 Ancak o zaman anladım ki Sayın Başkanım, hakkımızda aleyhimize konuşanların anlattıkları maalesef iftiradan ibaretmiş.
⚫️ Bana sanki geçmişte bazı şeyleri biliyormuşum da gizliyormuşum gibi davranıldı.
Halbuki ben başından beri bildiklerimi, doğruları anlattım.
🔴 Ancak söylediklerimin tamamı alınmadı; bazı bölümler seçilip bazı bölümler çıkarılarak yazıldı.
Bu durum beni çok rahatsız etti.
🔺️Emin olun, ben hâlâ bunları hatırlıyorum.
Yaşadığımız süreç gerçekten çok ağırdı.
🔴 İtirazlarımız da bu nedenle devam ediyor.
Bir de başımızdan geçen başka bir şeyi anlatmak istiyorum.
⚫️ Çünkü geçmişe dönük bazı yorumlar yapılıyor.
Oysa biz her zaman gerçeği anlatmaya çalıştık.
Allah'tan korkan insanlar olarak kimseye iftira atmak gibi bir düşüncemiz olmadı.
Ben de burada sadece gerçeği anlatmaya çalışıyorum.
Belki herkes buna inanmak istemeyebilir.
Ama en azından yaşadıklarımı ve birkaç önemli hususu mahkemenin huzurunda anlatmak istiyorum.
Ben aleyhime yapılanların hepsinin iftira olduğunu düşünüyorum.
Bana göre bunun başka bir anlamı yok.
Gerçekten kamuoyunda da bunları anlatabilmek isterdim.
Bunu da huzurunuzda tekrar ifade etmek istedim.
Üzücü ve yaralayıcı olan budur.
Hatta o an adalete olan güvenimi sarsan şeylerden biri de, suçlu olduğumuz varsayımıyla cezaevinde tutulmamızdır.
Zaten iddianameyi ve soruşturma sürecindeki bazı uygulamaları da anlamakta zorlanıyorum.
Bunların birçoğunu daha önce de anlattım.
Orada da anlattım.
Belki avukatım bu kısmın hukuki yönünü daha iyi değerlendirecektir ama ben yine de yaşadıklarımı anlatmak istiyorum.
Şimdi hakkımdaki isnatlara gelirsek...
Az önce belirttiğim gibi, ben bu sektörde çalışan bir profesyonelim.
Bizim çalışma düzenimizde insanlar aynı ortamda çalışırlar, birlikte görev yaparlar.
Yani hiyerarşik olarak yöneticiler vardır, çalışanlar vardır; normal bir iş ilişkisi söz konusudur.
Bir kişinin hayatının belli dönemlerinde başka insanlarla çalışması, görüşmesi ya da iletişim kurması ne zamandan beri örgütsel faaliyet sayılıyor, bunu anlayamadım.
Benim herhangi bir örgütün üyesi olduğuma dair bir bilgim de yok, haberim de yok.
O yüzden bu iddiaları anlamakta zorlanıyorum.
Yani ben 45 yaşına gelmiş bir insanım.
Yıllarca çalışmışım.
Sonra bir gün karşıma çıkılıp da "Böyle bir şey var" denilince bunu anlamam mümkün değil.
Hayır, kardeşim.
İnsanlarla görüşmek başka bir şeydir.
Ama burada iddia edilen şekilde bir durum yoktur."
Fatoş Pınar Türker, savunmasının son kısmında tutukluluk ve cezaevi sürecinin en soğuk, en yıkıcı, en korkunç yanlarını anlattı. Salonda avukatlardan izleyicilere, tutuklulara kadar herkes ağladı. Bunu ilk defa yazıyorum ama lütfen sonuna kadar okuyun:
Türker, savunmasının sonunda önce gözaltındaki çıplak arama sürecini şu sözlerle anlattı:
“Vatan Emniyet’teyken arşiv odası gibi bir yere aldılar beni. Eldiven giyen bir polis üstünü çıkar dedi çıkardım. Sonrasında gidip gidemeyeceğimi sorduğumda, altımı da indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi. Cinsel organını aç dedi, arkanı dön-eğil dedi. (Kadın izleyicilere dönerek) Utanan varsa çıkabilir ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum”
Daha sonra, tutuklanıp Silivri’ye sevk edildikten sadece bir gün sonra infaz koruma memuru tarafından SEGBİS için çağrıldığını belirten Türker, şöyle devam etti:
Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
"Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. Dedim ki "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun ya da dedi malını mülkünü de alacağım" dedi.
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyler... Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. Bunu çok düşündüm çünkü şimdi Düzce'ye götürüldüm. Düzce'de insanın benim şeyim bozuldu... İnsan olarak öğrendiğim iyilik ve kötülük kavramı bozuldu. Çünkü iyi insan dediğimiz bir tarif var, bir de kötü insan dediğimiz bir tarif var; birbirine girdi bu. Çünkü Düzce'ye bir gittim, 40 metrekarede 25 kişiyiz, 16 kişilik. Koğuş arkadaşlarım; uyuşturucu satıcıları, cinayet, hırsız... Artık mesela bir Roman gördüğümde ben onun çadırcı mı, göçebe mi, arabacı mı olduğunu anlarım. Valla anlarım. Uyuşturucu mu satıyor, hırsız mı onu da anlarım. Hani böyle bir bilgi benim neyime yarayacak bilmiyorum ama... Ve o, hani bir kız getirdiler hamile, 5 aylık, 4 aylık. 1.5 yaşındaki kızını duvara vura vura öldürmüş. İddianamesini ben okudum. Ama diyor ki: "Eşime benziyordu." diyor. "Çok ağlıyordu." "Dayanamadım." diyor. "Ama benim içim" diyor, "çok ferah. 7'sini de yaptım, 40'ını da yaptım, mezarı da çok güzel." diyor. Hamile bir de. Devlet de gayet iyi bakıyor yani gerçekten hamile diye.
Ama ben o insanlarla birlikte kaldım. Mesela 1 yaşında, o Roman bir aile vardı 5 kişi; anneanne, iki kızı, iki torun filan, ailecek kalıyorlar uyuşturucudan. Ama annesi çok bakmak istemiyor, 1 yaşındaydı Afra da geldiğinde, daha yürümüyordu. Mesela ona bakıyordum. Ne yapayım? Onunla teselli ediyordum kendimi. Örgü ördüm, tuvalet temizledim. Çünkü tuvaletler taşıyor. Şey dedim ben de: "Çekilin" dedim, "madem 16 milyon için çalışıyoruz, hani burada da bari bu görevi ifa edelim. Ne yapalım?" Ama hani olduğu gibi anlatıyorum, bilmiyorum... Yani film gibi bu yaşananlar. Gözlerimi açıp şey denmesini bekliyorum, işim gereği tabii reklam çekimlerinin setinde filan da bulundum, birisi çıkacak şuradan: "Kestik! Selçuk Bey siz birazcık daha işte soru sorun, siz şey yapın. Ekrem Bey siz araya girmeyin, bir daha alıyoruz aynı planı." filan diyecekler diye umuyorum yani. Ama olmuyor. Tutukluyuz biz hakikaten.
Ben Medya A.Ş. Genel Müdürü olarak yargılanmaktan hiç gocunmuyorum. Elbette ki varsa bir hatamız, neyse ortaya çıksın. Bence yok, ben %100 beraat edeceğime, %90 bile değil, inanıyorum. Ama siz burada lütfen, rica ediyorum Medya A.Ş. Genel Müdürü Pınar'ı yargılayın. Ben anne olarak, benim çocuklarıma yazık günah değil mi? Bak geçen sene mezun oldu Nehir. Londra'ya gidemedik, o okuldan kabul olamadı. Benim kızım tüm dünyada yapılan sınavda %1'lik dilime girdi. Şu an dünyanın en iyi yapay zeka okulunda okuyor. Bak mezun oldu, ben göremedim. Orada benim güzel kızım. Babalarıyla... Diyor ki: "Anneciğim kepimi saklıyorum, sen eve geldiğinde havaya atacağım." Yani şu kadar, bacak kadar da onu ilkokula verdiğimde, mezun oldu, ben göremedim. Can sağlığı olsun. Ben kendim için yani rüşvet almadım, 15 aydır yatıyorum, bir şey çalıp çırpmadım, mal varlığıma tedbir kondu. Hakikaten, hakikaten çok mağdurum ama kendime dair, geleceğime dair bir şeyim, böyle bir yaşama sevincim, bir şeyim kalmadı.
Çok yorgunum. Anneme dedim ki, demesem iyiydi çünkü benim annem babam ablamı kaybetmişler, çok agresif bir lösemiden 9 ayda... Anneme dedim ki: "Keşke" dedim, "idam cezası olsa da kalemi kırsa, bitse bu iş." O kadar yorgunum, o kadar yorgunum ki kendime dair hiçbir beklentim, isteğim yok. Ama Sayın Hakim lütfen vicdanınıza sesleniyorum, Sayın Savcım sizin de. Yargılayın ama Pınar'ı yargılayın da anne Pınar'ı ne olur tahliye edin. Ev hapsi verin, ben çocuklarımla zaten el ele oturmak istiyorum. Teşekkür ederim.”
twitterda ses çıkarmadığımız sürece adalet yerini bulmuyor. dün serbest bırakılmıştı biz ses çıkarınca görevden alındı. şimdi daha yüksek sesle melahat ileri TUTUKLANSIN!
🔵 Kocaeli'de kendisine yıllarca şiddet uygulayan kocasını, saldırdığı sırada tabancayla vurarak öldüren 5 çocuk annesi kadının anlattıkları kan dondurdu:
▪️"Sebepsiz yere sinirlenirdi, kapıyı üstümüze kilitler giderdi, bizi çaresiz bırakırdı."Gelip ne zaman açarsa o zaman açardı, bir şey diyemiyorduk."
▪️"Çocuğum mesela tıraş olur gelirdi karne sevinci için, çocuğumun üstüne oturarak 'Saçlarını niye böyle yaptın?' derdi. Çocuk da özenmiş, arkadaşları modalı yapmış saçlarını. Üstüne basa basa otururdu, saçlarını keserdi."
▪️"Çocuk artık ne karneyi almaya giderdi, ne de 3 ay boyunca evden çıkardı. Tatil geçince hep içeride kalırdı."
▪️"Çocukların bebeklik hallerinde bile sinirliydi, döverdi, boğardı, boğazlarından tutardı çocuklar morardı, öldü ölecek sonra bırakırdı."
▪️"Bu beni öldürür diye silahı aldım, dükkanın arka tarafına gittim. Hayatımda silah kullanmamışım, bilmiyorum. Silaha dokunduğum gibi silah patladı."
▪️"Ben büyük bir korku, şok yaşadım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Silahı tekrar götürüp yerine koydum."
▪️"Aradan iki dakika geçti aklıma geldi. Silahı oradan aldım kutuya koydum. Geldiği gibi üstüme saldırdı. O an o komşu kapıdan gitti, yumruk attı bana. Beni kapının önünde sıkıştırdı. Silahın olduğu yere yöneldi."
▪️"Kan dolmuştu gözlerine, bir bağırma sesi vardı. Oraya yöneldi, 'Silahım nerede?' diye bağırdı, elini gezdirdi. Ben zaten mutfağın oradaydım, elimi attığım gibi bir anlık kutudan o silahı aldım."
▪️"Aldığım gibi ateş ettim. O mermi bir yerine geldi mi, gelmedi mi o an fark etmedim. İki-üç adım daha üstüme geldi, bağırarak ve sonra düştü orada."
▪️"Düşünce şoktaydım, kendimi kötü hissettim. Amacım da öldürmek gibi bir şey değildi."
Nafaka mağduru olduğunu iddia eden, kendini Doç. Dr. diye tanıtan Latif Tarbak akademisyen değilmiş.
Aydın Üniversitesi'ne akademisyen olarak panele davet edilen, yandaş medyada köşe yazıları yazdırılan, Doç. Dr. diye tanıtılan Tarbak'ın akademisyen olduğuna dair bir veri olmamasının yanı sıra YÖK Tez'de bir tezi de yok.
Çalıştığını iddia ettiği İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi'ni aradım, böyle birinin akademik kadrolarında olmadığını belirttiler.
Tarbak'ı da cevap hakkını kullanması için aradım ve sorularımı yazılı olarak gönderdim fakat yanıt vermedi.
Yani sahte bir doçent ünvanıyla senelerdir kadınları hedef göstererek toplumu tahrik etmiş. Buyrun size nafaka mağduru erkekler.
Irmak öğretmenimizle ilgili 2. paylaşımımı yapıyorum. Eğer 24 saat içerisinde @tcmeb ilgili okul müdürü ve İlçe Millî Eğitim Müdürü hakkında soruşturmayı başlatıp açığa almazsa 3. paylaşımımı da yapacağım. Olanları olduğu gibi öğretmen arkadaşının dilinden aktarıyorum:
1,5 yıl atanmayı bekledikten sonra 2024-2025 yılının ikinci döneminde Ağrı'nın Hamur ilçesi Soğanlıtepe İlkokuluna Irmak hoca ile birlikte atanmıştık. Hamur İlçe Millî Eğitim Müdürü Mehmet Özmüş'ün bana bir erkek ile bir kadının aynı yerde kalması uygun değil diyerek beni Soğanlıtepe İlkokuluna, Irmak hocayı ise Karakazan İlkokulu-Ortaokuluna görevlendirdiler. Millî Eğitim Müdürüne ben de "Ben o köyde yapamam. İhtiyaçlarımı karşılayamam, köyün servisi yok beni de görevlendirin" diye söylemiştim. Fakat bana "İster uçakla istersen neyle gidiyorsan git!" dedi. Kimse yardımcı olmayınca köy muhtarının yardımıyla köye geldim. Hatta ilk atandığımızda bütün öğretmenlere "okullarınıza gidin ve görün" demişlerdi. Irmak hoca da gidemediği için İlçe Milli Eğitim Müdürü Irmak hocaya takmıştı diyebilirim.
5 Mayıs 2025'te ben askere gittim. Bir yıl sonrasında askerliğim bitmeye yakın Irmak hoca beni aradı. Durumunu anlattı: Karakazan'daki okul müdürü ile tartışma yaşıyor ve okul müdürü Irmak hocaya vuruyor. Bu konu başka kişilere tam tersi olarak anlatılıyor. Olay servis şoförünün gözü önünde olduğu hâlde hiçbir şey söylemiyor. Servislerde bulundurulması zorunlu olan kamera olmadığı için olay tam olarak açıklığa kavuşamıyor. Fakat Irmak hoca olayı gerçekliğiyle anlatacak şahitlerin olduğunu da söylüyordu. Sonuç olarak Irmak hoca Soğanlıtepe İlkokuluna sürülüyor. Köy, Irmak hocanın evine yaklaşık 60 km uzaklıkta. Onun için durum gerçekten çok zordu. Lojman kalınacak durumda değildi ki şu an ben de ana sınıfında kalıyorum. Lojman rutubet içinde ve orada kalacak olan kişinin hastalanması kaçınılmaz. Irmak hoca İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne yazı gönderiyor lojmanın durumuyla ilgili ve yaptıkları tek şey duvarları boyamak. Sonuçta da lojmanı yaptık kalabilir diyerek Irmak hocanın vermiş olduğu dilekçeler hiçbir zaman olumlu yanıtla karşılanmıyor. Fakat Irmak hoca sürekli Kaymakamlığa, İlçe Millî Eğitim Müdürlüğüne gidip durumunu anlatıyor. İlk zamanlarda taksiye 3.000 lira para veriyordu. Bunun üstüne ev kirası da eklenecek olursa bu durum maddi olarak kabul edilemezdi.
Ulaşımın zorluğu ise işin fiziksel tarafıydı. Ruhsal olarak ise daha kötüydü. Sabahları kahvaltı yapmadan geliyordu. Bunları haber alınca köyde tanıdığım ve güvendiğim bir öğretmene Irmak hocaya iyi bakmasını tembih ettim. Sağ olsun sabahları çay ve kahvaltılık getiriyormuş. Olabildiği kadar gönlünü hoş tutmaya çalışıyormuş. Fakat Mehmet Özmüş'ün uyguladığı mobbing arkadaşımı bitirdi, mahvetti. Özellikle yanlı davranmak. Irmak hocanın sürgün edilmesi fakat arkadaşımı darp edenlerin hiçbir ceza almaması işi psikolojik olarak çok kötüye götürdüğünü düşünüyordum. Ben bunları hocamızdan dinleyince ona şöyle söyledim: "Hocam merak etmeyim askerliğim biter bitmez ben oraya geleceğim ve sizin durumunuzu düzeltmek için elimden geleni yapacağım. Nasıl olsa bir erkek ile bir kadının aynı yerde kalmasını uygun görmüyorlar." Sürekli konuşurduk ve ona olabildiğince moral vermeye çalışıyordum. 13 Mayıs 2026'da göreve başladım. İlçe Millî Eğitim Müdürü ile görüşemedim fakat şube müdürü ile konuşup arkadaşımın durumunu anlattım. Hatta en sonunda "Sizden müdürlük yapmanızı değil abilik yapmanızı istiyorum, Irmak hocanın durumu iyi değil" dedim. Fakat hiçbir gelişme olmadı. Bu süreç içinde Irmak hoca dilekçe vermeye ve durumunu ilgili makamlara iletmeye devam etti. Yine hiçbir sonuç alamadı.
Irmak öğretmen artık hayatta değil diye kendilerini aklayabileceklerini sanıyorlar. Ortada şüpheli bir ölüm var gencecik bir kadın hayatını kaybetmiş parmağı olan herkes soruşturulmalı #MEB
Sanki yetişkin bir kadını değil de ortaokul çocuğunu anlatıyor. Müdire ruh hastaymış ve temel sosyal skillerden mahrum şu kadının müdire olabilmesi büyük bir utanç zaten, görevden men edilmek için çok geç kalınmış. 2026'da çocuklara hala şiddet uygulamak nedir? #MEB
Hikayeyi herhalde Merve finalde jip alamadı ama bu abla aldı diye dinledim ama finalde bir şey olmuyormuş, sadece Merve'nin jip alamamasına ve başarılı bir avukat olamamasına sevinmiş
Kesinlikle yanlış bilgi.
3 sene kadına yönelik şiddet araştırması yaptım. Şiddetle ilgili çalışan tüm kurumlarla görüştük.
1- Kadının değil, mağdurun beyanı esastır.
2- Uzaklaştırma kararı aldırmış pek çok erkek vardır. Bunların başında Boğaziçi Üniversitesi'nin atanmış rektörü Naci İnci bile var.
3- Kadınlar eğer bu konuda iyi eğitilmiş personele denk gelmezlerse, 'şikayetçi misiniz' sorusuna genelde hayır diye cevap vermeye teşvik edilirler. Mahkemeye gitmek konusunda teşvik edilmezler. Böylece ceza davası açılmaz. Konu, kadını koruma kararları seviyesinde kalır.
4- Koruma kararları hiçbir ceza içermez. 2-3 kere ihlal edin, şikayet üzerine en fazla birkaç gün zorlama hapsi olur. O kadar. O arada kadın öldürülebilir bile.
Ozan Güven'in 6 yıl düşünerek bulamadığı gerçekler bunlardır.