Lost çok bozdu. Bayaa bi bozdu yani.. öyle böyle değil. İnanılmaz bozdu. çok bozdu, çok fazla bozdu yani. O kadar bozdu ki önünü alamadı bozdu yani. Bozdu bozdu bozdu bi yerden sonra bozmaz diye bekledim dahada bozdu... Artık bozmasın dedim iyice bozdu, artık inanamadım bozdu
Yorgunum:
Sürekli bir yere yetişmeye çalışan insanlardan, sahte samimiyetlerden, herkesin birbirine üstünlük kurmaya çalıştığı bu düzenden yoruldum. İnsanların birbirine dokunmadan yaşadığı bir çağın içindeyiz. Kalabalık arttıkça yalnızlık büyüyor. Her gün biraz daha hissizleşen yüzler görüyorum. Kimsenin gerçekten dinlemediği, herkesin sadece konuştuğu bir dünyada yaşıyoruz. İçimde tarif edemediğim bir şey var; sanki zihnimin içinde durmadan kırılan cam sesleri dolaşıyor. En çok da insanlığın bu kadar soğuması yoruyor beni. Çünkü bazen dünya, içinde ruh kalmamış insanlar tarafından yönetiliyormuş gibi geliyor.
Herkese her şeyi anlatmayın, herkese açıklama yapmayın, aptalla ve cahille muhatap olmayın, otu b*ku analiz etmeyin, zihninizde yanlış bağlantılar kurmayın. İç dünyanızı gereksiz sorgulamalarla karıştırmayın.
sağlam bir hayat yaşamanın yolu:
- bir amacın olsun
- yaptığın işe takıntılı ol
- başarısızlıktan korkma
- şüpheyi hayatından çıkar
- kimliğini yeniden yaz
- gerçek isteğini bul
- her gün egzersiz yap
- delusional optimism öğren
- hedeflerini kağıtlara yaz
- ekran süreni kısıtla
- doğru iç sorgulamalar yap
- seri hareket et
- daha hızlı öğren
- zihnini ikinci bir beyinle destekle
- güçlü bir ekip kur
- ailene zaman ayır
- farklı perspektifler geliştir
- iyi bir insan ol
- üretken ol
- strateji öğren
- doğayla bağını koparma
- yoğun yaşa
- kendini geliştir
- sahip ol
- geçmişini yad et
- geleceğini gör
- değerleri olan bir aile kur
- dünyayı gez
- büyük bir hayal kur
- temiz yaşa
- iyi filmler biriktir
- iyi müzikler dinle
- eski kitaplardan oku
- senden büyük insanlarla dost ol
- daha çok eğlenmeye çalış
- büyüklüğün peşinde ol
ve ona göre yaşa
Zihnin bir üretkenlik alanına ihtiyacı var. Boşta kalan zihin geçmişi düşünmeye, anlamsız bağlantılar kurmaya başlıyor ve insanı duygusal çöküşe götürüyor. Eskiler boşuna dememiş, “İnsan zihni değirmen taşına benzer, içine bir şeyler atmazsanız kendi kendini öğütür.”
Ben ölüme üzülmem. Bir geçiştir, yeni bir forma dönüşmektir benim için. Ben dünyadaki hak ve koşullar konusundaki adaletsizlik yüzünden kaçırılan bir yaşama, çürüyüp giden nice potansiyellere üzülürüm. Asıl dram buradadır çünkü. Gerisi hikâyedir.
Kendimin fazlasıyla bilincindeyim ve hayatımın sorumluluğunu tamamen taşıyorum. Kimliğimi başkalarının onayına bırakmıyorum. Anlaşılma ihtiyacıyla hareket etmiyorum, beğenilmek için çabalamıyorum, acındırılmak ya da tanınmak gibi bir beklenti taşımıyorum. Varlığımı kimseye kanıtlama derdim yok. İçimde ne varsa onunla yeterliyim. Değerimi dışarıdan gelen ilgi, alkış ya da eleştiri belirlemez. Ben kendime yetiyorum; olduğum gibi, net ve sahici.
Depresyonda değilim. Sabahları yataktan kalkabiliyorum, insanlarla konuşabiliyorum, hatta bazen güldüğüm bile oluyor. Üzgün de değilim; en azından dışarıdan bakıldığında öyle görünmüyorum. Hayat akıyor, ben de akışa ayak uyduruyorum. Ama içimde inkar edemediğim bir eksilme var. Sanki hayat yanıma yaklaşıp benden bir parçayı almış da yerine adını koyamadığım bir boşluk bırakmış gibi. Bu bir çöküş değil, dramatik bir yıkım da değil. Daha çok yavaş bir solma. Eskiden içimden gelen o saf sevinç, sebepsiz gülümseme, küçük şeylerden taşan heyecan… Hepsi biraz daha kısık şimdi. Gülüyorum ama tam değil. Mutlu oluyorum ama derin değil. Bir şeyler yerli yerinde, fakat hiçbir şey eskisi kadar canlı değil. Belki kayıplar büyüttü beni, belki gördüklerim erken olgunlaştırdı. İnsan bazı gerçekleri öğrendikten sonra aynı kalamıyor. Masumiyet geri gelmiyor, bazı hayaller yeniden kurulsa bile ilk heyecanını taşımıyor. Hayat bana büyük bir ders verdi ama o dersin bedeli ağırdı. İçimdeki hafifliği aldı. Yine de ayaktayım. Kırılmadım, sadece değiştim. Daha sessiz, daha temkinli, daha derin birine dönüştüm. Eskisi gibi gülümseyemiyorum belki ama artık daha gerçek gülümsüyorum. Çünkü biliyorum; bazı kayıplar insanı eksiltmez, sadece kim olduğunu daha net gösterir.
Kimse şunu dile getirmiyor: Dağınık, kırık dökük ailelerde büyüyen insanların hayalleri sandığınız gibi büyük cümlelerden oluşmaz. Çünkü onlar için hayat, baştan hep savunma halidir. Gücü, gösterişi ya da zirveyi düşlemek yerine, sürekli dağılmayacak bir düzeni isterler. Kapının sert kapanmadığı, sessizliğin tehdit olmadığı bir ev… Gitmeyeceğini kanıtlamak zorunda olmayan bir insan. Onların hayali başarı değil; istikrardır. Güven duygusunu birine emanet edebilmek, yarın sabah aynı yüzü görebileceğini bilmek, cümleleri yarım bırakmadan yaşayabilmek. Bu yüzden beklentisiz sanılırlar; oysa en zor isteğe sahiptirler: kalıcılık. Herkesin kolayca dağıttığı şeyleri bir arada tutmak isterler. Çünkü çocukken eksik kalan her parça, yetişkinlikte bir sığınak arayışına dönüşür. Ve onlar için gerçek hayal, kimsenin gitmediği bir hayatın içinde kalabilmektir.
nietzsche ağladığında kitabında geçen muhteşem bir cümle var:
“benim “biz” haline gelebilmem için önce “ben” olmam gerek.” (s. 315)
günümüz ilişkilerinin de sorunu tam olarak bu: henüz "ben" bile olamamış milyonlarca insan "biz" olmaya çalışıyor.