Utku Can Akın ile Petar Zoranić-World Harmony kazasına dair makalemiz YILLIK’ın yeni sayısında. Bizim için disaster studies’den yıkıntı estetiğine kadar uzanan uzun bir yolculuktu.
Makaleye buradan ulaşabilirsiniz: https://t.co/nNTI2EhpuI
Today marks the Circassian Day of Mourning, commemorating the genocide and mass exile inflicted on Circassian communities by tsarist imperial forces in 1863-64. It is a day to remember those who were killed, displaced, and forced from their homeland, and to acknowledge the historical trauma that Circassians continue to carry across generations and across the diaspora.
Yakup Kadri, fesihten sonra büyük bir hazla “S. C. Fırkası kendi başındakilerin zaafları, yanlışlıkları, idaresizlikleri yüzünden infisah etmiştir” diye yazmıştı. Hatta Fethi Bey’in daha ilk adımda içinden çıkılmaz bir maceraya atıldığını yazanlardan biri olmakla iftihar etmişti. Ona göre “Zavallı Fethi Bey, bütün manasiyle devlet otoritesi, milli nizam ve vatan birliği aleyhine patlıyan bir küçük ihtilal hareketinin bayrağı” olmuştu. Dahası “akla hayret veren bir lakaytlikle bu kirli selin girdapları arasına” kendini bırakıvermişti.
🔴 Hatırlamaktan değil, tarihin romantize edilmesinden korkulur: M. Brett Wilson’a cevap
📌 Sayın Wilson, bizleri “çorak ve kutuplaşmış” bir tarihe mahkûm olmaktan kurtaracak olan şey; ansiklopedi sayfalarından derlenmiş, isimleri saklanmış, metodolojisi muğlak “hikâyeler” değildir. Bizi kurtaracak olan; ideolojik etiketlemelerden arınmış, arşiv belgelerine dayanan ve niceliksel kalabalığı niteliksel derinlik sanmayan gerçek bir tarihçilik disiplinidir
✍️ Dr. Cihan Güneş'in yazısı...
https://t.co/P7CWpYpjf2
📢Translation Attached is delighted to announce the publication of Captives: A Play and the Collected Poems by Sabahattin Ali. The book brings together Ali’s only known play with a wide selection of his poetry.Available worldwide on Amazon: https://t.co/c4lBBYZzrp #sabahattinali
“Halkın en çok beğendiği ve bizde büyük muharebeden sonra aşağı yukarı en fazla okunan eserlerden biri olan Çalı Kuşunu bir tek kişi hiç beğenmez: Bizzat romanın muharriri Reşad Nuri...”
“O, bugün Çalı Kuşunu kendisinden o derece uzaklaşmış, kendine o derece bayağılaşmış bulur ki ne zaman bahsi açılsa:
-Bugün aklıma böyle bir mevzu gelse fikrimden atarım... Katiyen yazmam... der.”
Portreci, “Meşhurlar Serisi: Reşat Nuri,” Akşam, 14 Eylül 1937, 7.
There is a great section of the @Archives_of_Geo website. It's 'gendarmerie' https://t.co/BgexLqtBsU where there are a lot of documents of arrested known and unknown persons (like Nariman Narimanov, Hashim bey Vezirov, Hovhannes Tumanyan, Avetik Isahakyan and etc.).
“Saadet bir mizaç meselesidir. Bizim neslimiz, birçok bâdirelerden geçtiği ve hepimiz gözlerimizi tezatlarla dolu bir cemiyet içerisinde açtığımız için, saadet mefhumu bize daima meçhul kalmıştır.”
Yedigün, no. 261, 8 Şubat 1938.
Falih Rıfkı’nın “Roman”ı belki de en az okunan eseri, kitabın özü, memlekette muhtelif sınıflardan insanların inkılapla olan ilişkisi. Dolayısıyla niyeti meseleyi kaşıyabildiği kadar kaşımak, inkılabın potpurisi de bir o kadar matrak.
Hacim Muhittin Çarıklı’nın mantığına göre “merhaba” Türk toplumsal hayatından doğmuş tabii bir selamlaşma değil, Arap bedevi hayatındaki emniyetsizlik şartlarının ürünüymüş. Türk köylüsü yolda biri kim olduğunu sorarsa, hiç çekinmeden “filan köyden filan oğlu filanım” diyebilir. Fakat bedevi, karşısındakinin dost mu düşman mı olduğunu bilmediği için kendini açıkça tanıtmaz, sadece kabile/aşiret aidiyetini söylermiş. Ona göre bedeviler bazen karşı karşıya gelip konuşmak zorunda kaldıklarında, aralarında geçici bir mütareke, yani bir tür sözlü ateşkes kurarlarmış. İşte “merhaba” bu geçici güven ilanının dildeki karşılığıymış.
Mehmet Asım, Hacim Bey’in bu açıklamasından sonra merhaba kelimesinin milli Türk hayatında yeri olmadığını tasdik ettiklerini söylüyor: “Şüphe yok ki gerek merhaba gerek (Selamün Aleykâm) yerine (sağol, sağolun, sağlıkla, yahut sağlıcakla) gibi öz Türkçe olup bugün hâlâ Anadolu içerisinde halk dilinde kullanılmakta olan tabirlerden birini kullanmak daha doğrudur.”
Mehmet Asım, “(Merhaba!) yerine (Sağlıkla!)” Vakit, 25 Nisan 1933.
Mevcut literatür genellikle Rumeli’deki paramiliter şiddeti fazla ehlileştiriyor, sekban, dağlı, eşkıya ağlarını çoğu zaman ayanların veya yerel toplulukların kullanabileceği silahlı işgücü gibi görüyordu. Halbuki Esmer’in de belirttiği gibi bunlar kendi pazarlık gücü, örgütlenmesi ve siyasi etkisi olan özerk aktörlerdi. Dönem fazlasıyla “düzen”, “ortaklık” ve “katılım” kavramlarıyla okundu. Oysa sahadaki gerçeklik çoğu zaman rıza ya da sözleşme değil, zor, yağma, haraç, koruma racketi ve devletin kontrol edemediği savaşçı ağlarıydı. Yani Esmer’e göre mesele sadece Nizam-ı Cedid’e karşı muhafazakar tepki ya da ayan-yeniçeri blokunun reform karşıtlığı değil. Daha uzun bir Rumeli güvenlik krizi, Belgrad-Sırp meselesi ve Kara Feyzî gibi ağların yarattığı şiddet ekonomisi var. Fazla anayasal, fazla sözleşmeci ve fazla meşru aktör merkezli bir literatürden buraya kaymak çok verimli olacak. Belki de devlet bu aktörleri ortak yaparak düzen üretmedi, aksine “rogue aesthetics” denen kabadayı/eşkıya davranışını kalıcılaştırdı. “Banditry” meselesi gerçekten de küçük bir asayiş sorunu değil, imparatorluğun siyasal kültürünü, egemenliğini ve Balkanlardaki çözülmesini anlamak için daha dikkatli ele alınması gereken bir mevzu.
Cemil Meriç, Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi’ni şöyle tenkit eder: “Dağ gibi kitabiyat, çeşitli arşivler, bitmez tükenmez polis raporları. Tezi sunan, eski harfleri sökemeyecek kadar hazırlıksız. Cevdet’i ne pahasına olursa olsun maddeci ve islamiyet düşmanı göstermek istemiş. İkinci meşrutiyet’ten kalma bir peşin hüküm.” Cemil Meriç, Kültürden İrfana (İstanbul: İletişim Yayınları, 2013): 115-116.
Uzun lafın kısası, tarihçi yalnızca aktörleri değil, kendisini de ve mümkünse entelektüel Umwelt’ini de hesaba katmak zorundadır. Lydia Tár, öğrencisine ne diyordu, hatırlayalım: “If you want to dance the mask, you must service the composer. You’ve got to sublimate yourself, your ego, and yes, your identity. You must, in fact, stand in front of the public and God and obliterate yourself.”
Yöntemler sosyal gerçekliği yalnızca ölçmez, çoğu zaman onu üretir veya üretmiş algısı yaratır. Ünlülük çalışmalarına da atıfla konuşacak olursam, bir kişiyi “ünlü” olarak incelemeye aldığımızda da, o kişinin ünlülüğü kimi topluluklar için zaten muğlak olabilir, hatta yok bile sayılabilir. Ama biz araştırma tasarımımızla onu görünür kılar, bir kategorinin içine yerleştirir, sonra da o kategorinin sonuçlarını tartışırız. Buradaki kaçınılmaz gerilimi bir nebze aşabilmek adına mümkün olduğunca diyaloğa girmemiz gerekir. Osmanlı-Türkiye çalışmalarında entelektüelleri, entelektüel kılanın ne olduğuna gerçekten cevap verdiğimize emin miyiz?