HAKİKAT, ALGI OPERASYONLARINA VE İFTİRALARA GALİP GELECEKTİR
Önce vicdanınıza ve ahlakınıza şu soruları sorun:
Allah’a ve ahirete inanıyorsanız;
Hiç söylenmemiş bir sözü bir insana isnat edip milyonlara yaymanın, topluma kin ve nefret tohumları ekmenin vebalini yarın ilahi huzurda nasıl vereceksiniz?
Gazetecilik yaptığınızı iddia ediyorsanız;
Tek bir delille dahi doğrulayamadığınız bir iddiayı kesin gerçekmiş gibi sunmayı hangi meslek namusuyla açıklayacaksınız?
İnsan haklarından ve adaletten bahsediyorsanız;
Doğruluğunu araştırmadan bir âlime, bir arife çamur atmayı, bir kitleyi hedef göstermeyi hangi vicdana sığdıracaksınız?
Rabbimiz buyuruyor:
“Ey iman edenler! Size bir fasık haber getirirse onu araştırın…” (Hucurât, 6).
Araştırmadan, sormadan, kulaktan dolma yalanları hakikat gibi satmak kime ve neye hizmet etmektedir?
Değişmeyen Tiyatro
Son günlerde tek bir merkezden düğmeye basılmışçasına aynı başlıklar, aynı ifadeler ve aynı ithamlar peş peşe dolaşıma sokuluyor.
Önce doğruluğu ispatlanmamış, ağızdan çıkmamış uydurma bir söz ortaya atılıyor…
Sonra o söz sanki kesin bir hakikatmiş gibi ekranlarda saatlerce yorumlanıyor…
Ve en nihayetinde, hiç söylenmemiş bir cümle üzerinden bir mürşid, asırlık bir irşad geleneği ve milyonlarca gönül eri mahkûm edilmeye çalışılıyor.
Bu haberci dili değildir.
Bu hakikati aramak hiç değildir.
Bu; delille konuşamayanların önce hüküm verip, sonra o hükme sahte gerekçeler uydurma telaşıdır.
Asıl Üzücü Olan…
Belki de bütün bunlardan daha acısı; bir kısım müslüman kardeşlerimizin de bu algı operasyonlarına hiçbir araştırma yapmadan ortak olabilmesidir.
Kur’an, “Araştırın.” emrini verirken; bir mümine düşen ilk görev duyduğunu paylaşmak değil, doğruluğunu araştırmaktır.
Ne yazık ki bugün birçok kişi delile değil paylaşıma, hakikate değil gündeme, araştırmaya değil algıya teslim oluyor.
Bir paylaşım binlerce kez tekrar edilince doğru zannediliyor; oysa tekrar edilen her söz hakikat olmaz.
İftirayı ilk atan kadar, onu araştırmadan yayan da o vebalin büyümesine ortak olur.
Hakikat Çamurla Sıvanmaz
Asırlardır bu topraklarda insan yetiştiren; kitleleri kötü alışkanlıklardan, haramdan ve ahlaki çöküntüden çekip alıp Allah’a kulluğa, Kur’an ve Sünnet’e davet eden her irşad ocağı, farklı dönemlerde benzer saldırılara maruz kalmıştır.
Çünkü hakikatin karşısına ilimle, delille ve ahlakla çıkamayanlar; her zaman algılara, saptırmalara ve iftiralara sığınmışlardır.
Fakat unuttukları hayati bir gerçek vardır:
Ehl-i Sünnet’in ve Allah dostlarının yegâne ölçüsü Kur’an ve Sünnet’tir.
Hakiki mürşid; insanı kendi nefsine değil, Allah’a ve Resûlü’ne çağırandır.
Sultan Hazretlerinin de gür bir sesle haykırdığı ölçü ortadadır:
“Mürşid; ‘Benim emrim Allah ve Resûlü’nün emridir.’ diyen değil; Allah ve Resûlü’nün emri ne ise benim emrim ancak odur, diyendir.”
Tarih Tekerrür Ediyor: Yöntem Aynı, Akıbet Aynı
Tarih boyunca hakikat ile batılın savaşında yöntem hiç değişmedi.
Hz. Nuh’a iftira attılar.
Hz. Musa’ya “sihirbaz” dediler.
Hz. İsa’ya çamur atmaya kalktılar.
Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya ﷺ “yalancı”, “şair” ve “mecnun” dediler.
Allah dostları da aynı iftiralara maruz kaldılar.
Bugün de doğrulanmamış uydurma sözleri ekranlarda, köşe yazılarında ve sosyal medyada gerçekmiş gibi dolaşıma sokanlar; farkında olsalar da olmasalar da tarihteki o iftira zincirinin bir halkasını tekrar ediyorlar.
İsimler değişiyor…
Yüzler değişiyor…
Teknolojiler değişiyor…
Ama hakikatin karşısındaki acziyet ve izlenen kirli yöntem asla değişmiyor.
Güneş balçıkla sıvanmaz.
Ağızdan çıkan üfürmelerle bu nur sönmez.
Sosyal medya algoritmalarıyla kurulan algılar dökülmeye, yalanlar ortaya çıkmaya, iftiralar ise tarihin çöplüğüne gömülmeye mahkûmdur.
Büyüklerin duası ve müjdesiyle; Kur’an’a ve Sünnet’e sımsıkı bağlı olan bu irşad yolu, biiznillah kıyamete kadar dimdik ayakta kalacaktır.
Çünkü hakikat insanların propagandasıyla değil, Allah’ın vaadiyle ayaktadır.
Savcılara “ bunlara neden soruşturma açılmıyor “ diyen varlığın iddiası Sultan Seyyid Saki hz nin “bize hizmet edenlerin listesini Allah’a veriyoruz “
Sözünü söylediği iddiası pardon iftirası
Peki Savcılar bu varlığı çağırsa bu iddianı ispat dese, ayağa kalkarlar vay devlet bunları koruyor , özgürlük yok falan diye feryat figan ederler
Savcı çağırdı farzet , hadi ispat et , bu mahluğun iftirasını yayınlayan @ajansmuhbir1923 sitesi sen sorumlu değilmisin , Sultan Seyyid Saki hz nin böyle bir beyanı olduğunu ispat edebilirmisin
İşte yıllarca kendi tarafınızı konsolide edip , islam çizgisinde kim varsa onlara iftiralar attınız ve kendi taraftarlarınızı bu şekilde inandırabildiniz
İspat edemezseniz Ahlaksızsınız , müfterisiniz ,zavallısınız
Gavs-ı Sânî Hazretleri (Kuddise Sırruhu) halife iken , Menzil’de hizmet eden bir sofiye şöyle buyurur:
“Sofi, burada hizmet ediyorsunuz diye birileri gelir, sana: ‘Sen evliyasın.’ der.
Sen hemen nefsine dön ve de ki: ‘Ben kendimin ne olduğunu biliyorum.’
Sonra bir başkası gelir, bu defa da: ‘Sen münafıksın.’ der.
Sen yine nefsine dön ve de ki: ‘Ben kendimin ne olduğunu biliyorum.’”
———-SON———
🚨 DUR… BU FLOOD KARŞINA BOŞA ÇIKMADI. 🙂
“Evren sana mesaj gönderiyor.” diye düşünme.
Muhtemelen algoritma, astrolojiyle ilgilendiğini fark etti ve seni buraya getirdi.
Ama madem buradasın, ayrılmadan önce samimi bir uyarıyı da dinle…
Arkadaşlar…
Yıldızlar milyonlarca kilometre öteden sizin karakterinizi belirlemiyor.
Gezegenler ay ay, hafta hafta, gün gün hayatınızı yönlendirmiyor.
“Merkür retrosu”, “Venüs transiti”, “dolunay enerjisi” veya doğum haritanız yaşayacağınız olayları belirlemiyor.
İnsanın bir mizacı vardır.
Karakteri vardır.
İradesi vardır.
Yetiştiği aile vardır.
Hayat tecrübeleri vardır.
Bunların burçlarla bilimsel olarak ortaya konmuş hiçbir bağlantısı yoktur.
Bir Müslüman için mesele sadece “Bilimsel mi, değil mi?” meselesi de değildir.
Bu aynı zamanda bir iman ve akide meselesidir.
Çünkü geleceği yıldızlara bağlamak, görünmeyen hakkında kesin hükümler vermek ve kaderi gök cisimlerine bağlamak; falcılık ve kâhinlikle aynı mantık üzerine kuruludur.
Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
“Kim bir kâhine veya falcıya gider de onun söylediklerini tasdik ederse, Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur.”
(Müsned Ahmed, 9171; Ebû Dâvûd, 3904)
Bir başka hadiste ise şöyle buyurmuştur:
“Kim bir arrâfa (kâhine/falcıya) gider ve ona bir şey sorarsa, kırk gün namazı kabul edilmez.”
(Müslim, 2230)
Unutmayın…
Bir Müslümanın kalbi geleceğini yıldızlarda değil, Allah’ın takdirinde arar.
Tevekkül; Merkür’e, Satürn’e, burçlara veya doğum haritalarına güvenmek değil, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a güvenmektir.
İnsan umutlarını, korkularını ve kararlarını burç yorumlarına bağlamaya başladıkça; farkında olmadan Allah’a olan tevekkülü, teslimiyeti ve güveni zedelenebilir.
Mümin bilir ki;
Rızkı veren Allah’tır.
Kaderi yazan Allah’tır.
Gaybı bilen yalnız Allah’tır.
Yıldızlar ise Allah’ın yarattığı mahlûklardır.
Ne uğur getirirler…
Ne uğursuzluk…
Ne de kader yazarlar.
Gökyüzüne bakın…
Ama geleceğinizi okumak için değil,
O gökyüzünü yaratan Rabbinizi tanımak için.
Yıldızlara değil…
Yıldızların Sahibine güvenin.
Allah hepimize hakikati hak bilip ona uymayı, batılı batıl bilip ondan uzak durmayı, kalplerimizi yalnız Kendisine bağlamayı ve tevekkülümüzü yalnız Kendisine yöneltmeyi nasip etsin.
Âmin!
Tarikat ile Cemaat Arasındaki Temel Farklar
Tarikatta;
Merkezde yaşayan mürşid vardır.
Cemaatte;
Merkezde kurucunun fikirleri ve hizmet mirası vardır.
Tarikatta;
Mürşid vefat edince silsile devam eder, yeni mürşid öne çıkar.
Cemaatte;
Kurucu vefat edince onun eserleri, hatırası ve çizgisi öne çıkar.
Tarikatta;
Muhabbet ve rabıta yaşayan mürşide yönelir.
Cemaatte;
Sadakat kurucunun bıraktığı mirasa yönelir.
Tarikatta;
“Bizi bugün kim terbiye ediyor?” sorusu önemlidir.
Cemaatte;
“Kurucunun emanetini nasıl koruruz?” sorusu önemlidir.
Tarikatta;
İntisap ve manevi terbiye esastır.
Cemaatte;
Hizmet, eğitim, tebliğ ve organizasyon esastır.
Tarikatta;
Silsile canlı tutulur.
Cemaatte;
Hatıra ve fikir canlı tutulur.
Tarikatta;
Diri mürşid rehberdir.
Cemaatte;
Kurucunun eserleri rehberdir.
Kısacası;
Tarikat yaşayan bir nehir gibidir; suyu yenilenir, yatağı devam eder.
Cemaat ise bir kandil gibidir; onu yakan kişi vefat etse de ışığı korunmaya çalışılır.
Şeytanı Kim Kandırdı?
İnsanoğlu var olduğu günden beri düştüğü her kuyunun, işlediği her günahın ve yaptığı her hatanın sorumlusunu hep kendi dışında aradı.
Bazen şartları suçladı, bazen yaşadığı çağı... Bazen çevresini, bazen ailesini…
Ve çoğu zaman da o tanıdık düşmanı: Şeytan’ı.
Çünkü insan için dünyadaki en zor iş, suçun kaynağını kendi içinde aramaktır. Bu yüzden tarih boyunca kötülüğün faturası hep aynı adrese kesildi: "Beni şeytan kandırdı."
Fakat tam burada, insanı durdurup düşündüren çok sarsıcı bir soru vardır:
Eğer hepimizi şeytan kandırıyorsa, şeytanı kim kandırdı?
Bu soru basit bir mantık oyunu değildir. Bu soru özgür iradenin, düşüncenin ve insan benliğinin derinliklerine açılan gizli bir kapıdır.
Çünkü şeytanı kandıran başka bir şeytan yoktu. Onu kandıran şey, kendi iç dünyasında ürettiği düşünceydi.
İşte bu noktada bütün metnin omurgası tek bir cümlede özetlenebilir:
İradeli varlıkların asıl imtihanı şeytan değildir; DÜŞÜNCEDİR.
👇🏻
📱 YALANIN HÜKÜMRANLIĞI
1400 yıl önce söylenmiş bir hadis…
Ama sanki bugünün dünyasını anlatıyor:
“İnsanlar üzerine aldatıcı yıllar gelecektir.
O yıllarda yalancı doğrulanacak,
doğru söyleyen yalanlanacak,
haine güvenilecek,
güvenilir kimse hain sayılacaktır.”
(İbn Mâce, Fiten, 9)
Dikkat edin…
Hadis, insanların tamamen bilgisiz kalacağını söylemiyor.
Tam aksine…
Bilginin çok olduğu ama hakikatin kaybolduğu bir dönemi anlatıyor.
Bugün cebimizde dünyanın bütün bilgisi var.
Fakat aynı ekranda;
Yalan da var,
Hakikat de var.
Manipülasyon da var,
Gerçek de var.
Propaganda da var,
Delil de var.
Sorun bilgi eksikliği değil…
Sorun, hakikatin gürültü içinde kaybolması.
Öyle bir çağdayız ki;
Bir haber doğru olduğu için değil,
çok paylaşıldığı için doğru sanılıyor.
Bir insan güvenilir olduğu için değil,
çok takip edildiği için güvenilir kabul ediliyor.
Bir fikir delile dayandığı için değil,
çok alkış aldığı için haklı görülüyor.
Resûlullah ﷺ’in haber verdiği tehlike tam da budur:
Değerlerin ters yüz olması…
Yalancının alkışlanması,
Doğrunun yalnız bırakılması,
Emanete ihanet edenlerin yükselmesi,
Sadık insanların suçlanması…
Mümin için ölçü kalabalıklar değildir.
Trend olan değildir.
Viral olan değildir.
Ölçü; hakikat, delil ve emanettir.
Çünkü insanlar bir yalanın etrafında toplanabilir.
Ama kalabalıklar, yalanı hakikat hâline getiremez.
Ve insanlar bir doğruyu terk edebilir.
Ama terk edilen hakikat, hakikat olmaktan çıkmaz.
Belki de bu çağda en büyük ibadetlerden biri;
Gürültünün içinden hakikati aramak,
Alkışa değil delile kulak vermek,
Ve herkesin konuştuğu yerde değil, hakkın bulunduğu yerde durabilmektir.
🇹🇷
15 Temmuz bize bir şeyi yeniden hatırlattı:
Bir milletin gücü sadece tankında, topunda ve maddiyatında değildir.
Asıl güç; imanında, istikametinde ve uğruna fedakârlık yapabildiği değerlerindedir.
O gece meydanlara çıkanlar bize yalnızca bir zafer bırakmadılar;
aynı zamanda ecdadımızdan devraldığımız büyük bir emaneti de yeniden hatırlattılar.
Asırlar boyunca bu topraklara adaletle mühür vurmuş ecdadının en büyük mirası; inanç, cesaret ve istikamet olmuştur.
Bugün bize düşen görev ise bu emaneti korumak, ilimle, bilimle, ahlakla, samimiyetle, maddi ve manevi güçle daha güçlü yarınlara taşımaktır.
Bu milletin mayasında hâlâ büyük destanlar yazacak ruh var.
Bugün ekilen ilim, bilim, fikir ve ahlak tohumlarının yarın bu ülkenin geleceğinde nasıl bir karşılık bulacağını hep birlikte göreceğiz.
Saflar daha net ayrılacak ama asil olanlar bu bayrağı geleceğe taşıyacak.
İnanıyoruz ki bu ülke Osmanlı’dan da Selçuklu’dan da daha güçlü olacak inşallah.
Rabbim niyetlerimizi hayra, gayretlerimizi berekete dönüştürsün.
Şehitlerimizin ruhları şâd olsun.
El-Fatiha…
🇹🇷
Sosyal medya artık sadece vakit geçirdiğimiz bir yer değil; zihinlerin, algıların ve inançların şekillendirildiği devasa bir alan hâline geldi.
Eskiden insanlar geleceği öğrenmek için falcıların kapısını çalardı. Bugün ise falcılar insanların cebine girdi.
Bir zamanlar birkaç kişinin konuştuğu hurafeler; şimdi milyonlarca kişinin ekranına “eğlence”, “kişisel gelişim”, “enerji”, “evren mesajı” veya “astroloji” adı altında servis ediliyor.
İnsanlara sorulduğunda çoğu, “Ben falcıya inanmıyorum.” diyor. Fakat aynı kişiler sabah kalkınca burç yorumuna bakıyor, karakterini doğduğu tarihle açıklıyor, evliliğini gezegen hareketleriyle yorumluyor, geleceği yıldızlardan okumaya çalışıyor.
Açık konuşalım:
Astroloji, modern çağın süslenmiş falcılığından başka bir şey değildir.
İnsan doğduğu gün gökyüzünde bulunan gezegenlerin onun karakterini, kaderini, rızkını, evliliğini veya geleceğini belirlediğine dair ne aklî, ne bilimsel ne de dinî hiçbir delil vardır.
İşin daha tehlikeli tarafı ise şudur:
Astroloji sadece bir eğlence değildir; insanın kalbini yavaş yavaş Allah’a tevekkülden uzaklaştırır. Kararlarını Allah’a danışmak yerine yıldızlara danışan, geleceğini duayla değil burç yorumlarıyla öğrenmeye çalışan bir anlayış üretir.
Oysa Kur’an’ın öğrettiği hakikat nettir:
Yıldızlar insan kaderini yazmak için değil, Allah’ın kudretine işaret etmek için yaratılmıştır.
Gaybı bilen yalnız Allah’tır.
Hiçbir yıldız, hiçbir gezegen, hiçbir doğum haritası yarının ne getireceğini bilemez.
Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Kim bir kâhine (falcıya) gider ve ona bir şey sorarsa, kırk gün namazı kabul edilmez.”
(Sahih Muslim, Hadis No: 2230)
Başka bir rivayette ise şöyle buyurmuştur:
“Kim bir kâhine veya falcıya gider de onun söylediklerini tasdik ederse, Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur.”
(Müsned-i Ahmed, 2/429; ayrıca Sünen Ebû Dâvûd, Hadis No: 3904 ve Sünen Tirmizî, Hadis No: 135’te benzer lafızlarla rivayet edilmiştir.)
Bugün kâhinlerin bir kısmı cübbe giymiyor, kristal küre kullanmıyor olabilir. Bazıları ekranlarda, bazıları sosyal medyada, bazıları ise “astroloji uzmanı”, “doğum haritası danışmanı” veya “enerji yorumcusu” unvanıyla karşımıza çıkıyor.
İsim değişse de mantık aynıdır:
Allah’ın bildirmediği gaybı bildiğini iddia etmek veya buna kapı aralamak.
Müslüman’ın rehberi burçlar değil Kur’an’dır.
Müslüman’ın umudu yıldızlar değil Allah’tır.
Müslüman’ın yolunu gezegenler değil vahiy aydınlatır.
Bu yüzden mesele sadece bir burç meselesi değildir.
Mesele; tevhid ile hurafenin, vahiy ile zanların, hakikat ile modern çağın cilalanmış batıl inançlarının mücadelesidir.
Ekranlarımızı korumak sadece zamanımızı korumak değildir.
Kalbimizi, aklımızı ve inancımızı korumaktır.
AHİR ZAMANIN ANATOMİSİ: GÜNAHLAR NASIL NORMALLEŞİYOR?
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) asırlar önce bugün yaşadığımız manzarayı şöyle haber vermişti:
“Kıyamet alametlerinden biri de ilmin kaldırılması, cehaletin yerleşmesi, zinanın ve içkinin yayılmasıdır.” (Buhârî)
Bu hadis sadece bazı alametleri sıralamıyor; aynı zamanda bir toplumun nasıl çöktüğünü de anlatıyor.
Önce ilim zayıflıyor…
Buradaki ilim sadece diploma veya teknik bilgi değildir. İnsana Rabbini, haddini, sorumluluğunu ve hayatın anlamını öğreten hikmet ve irfandır. Bu hayatın merkezinden çekildiğinde ortaya büyük bir boşluk çıkar.
Sonra cehalet yerleşiyor…
Fakat bu eski zamanların cehaleti değildir. Bugünün cehaleti; her konuda konuşan ama nefsini tanımayan, bilgiye ulaşabilen fakat hikmete ulaşamayan, helal ile haram arasındaki çizgiyi kaybeden modern cehalettir.
Ardından haya zayıflıyor…
İnsanlık tarihinde birçok günah vardı. Fakat insanlar günahı günah olarak bilir, utanır ve gizlerdi. Bugün ise günahın kendisi değil, görünür olmaması ayıp sayılıyor.
Sosyal medya kültürü bunun en açık örneklerinden biridir.
Artık insanlar mutlu olmak için değil, mutlu görünmek için yaşıyor. Takdir edilmek için değil, beğeni almak için çabalıyor. Mahremiyet; takipçi uğruna, samimiyet ise görünürlük uğruna feda ediliyor.
Sorun teknoloji değil.
Sorun, insanın nefsini besleyen teşhir kültürünün hayatın merkezine yerleşmesidir.
Sonra sınırlar bulanıklaşıyor…
Helal ile haram arasındaki çizgiler silikleşiyor. “Herkes yapıyor”, “zamana ayak uydurmak lazım”, “çağ bunu gerektiriyor” gibi cümleler, vicdanı susturmanın bahanesi hâline geliyor.
Ve sonunda…
Normalleşen her günah, bir sonraki günahın kapısını açıyor.
Efendimiz’in (s.a.v.) başka bir hadiste verdiği benzetme ise daha da çarpıcıdır:
“O gün sayınız çok olacak; fakat selin önündeki çer çöp gibi olacaksınız.”
Selin önündeki saman çöpünün kendi iradesi yoktur. Akıntı onu nereye sürüklerse oraya gider.
Bugün de birçok insan modanın, algoritmaların, popüler kültürün ve beğenilme arzusunun sürüklediği yöne doğru gidiyor.
Asıl mesele kalabalık olmak değil; istikamet sahibi olmaktır.
Asıl mesele çağın akıntısına kapılmak değil; değerlerini koruyarak ayakta kalabilmektir.
Rabbim bizleri, ailelerimizi ve nesillerimizi ahir zamanın fitnelerinden muhafaza eylesin. Haya duygusunu kaybetmeyen, akıntıya kapılmayan ve hakikatten ayrılmayan kullarından eylesin.
Dijital çağda insan ahlakının en çetin imtihanı ekrandaki parmak uçlarında, fısıltıyla yayılan dedikodularda veriliyor. Çünkü kurgu üreten her nefis, kendi manevi iflasını ilan eder.
Gizli hesapların arkasına saklanıp hile düşünenler, Fussilet Suresi 21-22. ayetlerin sarsıcı hakikatiyle irkilmeli.
O gün ağızlar mühürlenir, eller ayaklar, gözler, kulaklar ve dahi deriler şahitlik eder.
Yüce Mevla Fussilet Suresi 21. Ayette,
"Derilerine, ‘Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?’ diye sorarlar. ‘Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu’ derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O’na döndürülüyorsunuz."
22. Ayette de,
"Oysa siz, vaktiyle günahlara dalarken kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin bir gün aleyhinizde şahitlik yapacağından çekinmiyordunuz. " buyurmaktadır.
Mümin, ekrandaki her kelimenin ve İslam'a uygun olmayan bir gönderiyi paylaşmanın, beğenmenin (like) dahi o kötülüğe ortaklık ve vebal olacağını bilen basiret sahibidir.
Kalabalıkların uğultusuna kapılmadan vakar korunmalı, sadece hayır konuşulup selamet tercih edilmeli.
Parmaklar ekranları kaydırırken neye dokunduğuna dikkat etmeli. Yarın tenler mutlak hakikati haykıracaktır.
"İnşirah Suresi’nde Rabbimiz, zorluk anlamına gelen 'usr' kelimesinin başına 'ال' (Elif-Lam) koyarak onu 'el-usr' şeklinde belirli ve sınırlı kılmıştır.
Kolaylık anlamına gelen 'yusr' ise nekre (belirsiz) bırakılmıştır.
Dil bilgisindeki bu muazzam tefsir sırrı der ki: Başımıza gelen zorluk tek, sınırlıdır, geçicidir ve bilinir ; fakat arkasından gelecek kolaylıklar, ferahlıklar ise sınırsız ve sayısızdır, ne şekilde nerden gelecek bilemezsin.”
Hiç bir zorluk sürekli devam etmez, imtihanda olan herkese Rabbim bu şuuru ve imanı versin. Ve bilin ki imtihanınız kesinlikle bitecektir. İmtihanları sonlandıran Rabbime sonsuz hamdu Senalar olsun!
Sevgili sofiler
Kasriarifan dergah kısmı mirastır.
Menzil Bayanlar dergahı mirastır .
Cami ön avlu mirastır.
Herkes imzalamıştır SULTANIMIZ(K.s) dışında.
Şahsi miras zaten verilmiyor. Dergahlardan vazgeçin verelim diyorlar . Asla !!!
Bir dergi düşünün. Her ay ferah bir tasarımla karşınıza çıkıyor. İncelediğinizde ilmihal eksiklerinizi gideriyor, muteber tefsir ve hadis eserlerinden kesitler buluyor, tasavvufa dair birikiminizi artırıyor, tarih ve medeniyet okumaları da yapabiliyorsunuz. İşte o Serhend...