"yüzler küllî hakikatlar cismaniyette temerküz ettiğinden... "Said Nursi Haz.
vücudu münevver, bir cisimde milyon hakikati, tek görünen alemlerin içindeki mezkûr hakikatleri mazhar etmiş. Hassalarımızda öyle değil mi? Bir kederden bin esmaya sarılıyoruz.
"Maneviyat ve ruhaniyat âlemlerinin en mütenevvi çekirdekleri yine cismaniyettedir. " Said Nursi
Âlem, Rahmân'ın nefesinden doğan ilâhî bir kelimedir. Varlıkların her biri, Allah'ın isimlerinden bir ismin sesi ve yankısıdır.
İnsan ise bu ilâhî hitabın dili, cisimler ve kâinat ise onun yazılmış kitabıdır. Hakk'ın isimleri yaratılışta tecelli ederek kendi kemâllerini izhar etmiş, böylece görünmeyen nefes görünür sûretlere bürünmüştür.
nihayet kendi varlığının gölgesinden sıyrılarak Hak'tan gelen tecellîleri Hak ile müşahede etmeye başlar. Bu merhalede hakikat artık yalnızca düşünülen bir kavram değil, bizzat yaşanan ve tadılan bir sır hâline gelir.
Salik, idrak ile hakikat arasında sürekli bir seyr u sülûk hâlinde bulunur. Ancak bu izafî döngünün mutlaklığa vuslat etmesi, yalnızca nazarî bilgiyle değil, irfanın kalpte tahakkuk etmesi ve amelle kemale ermesiyle mümkündür.
izafî olan idrak, mutlak olan hakikati ancak kendi istidadı kadar kuşatabilir. Bu sebeple hakikatte görülen her yeni tecellî, idraki daha ileri bir mertebeye taşırken; genişleyen idrak de hakikatin daha latif ve derin boyutlarını açığa çıkarır.
Tasavvuf nazarında idrak ve hakikat arasında daimî bir tecellî ve terakkî münasebeti vardır. Kulun idraki ne ölçüde saflaşır, nefsin perdelerinden ve vehmin kayıtlarından kurtulursa, hakikatten nasibi de o ölçüde artar.
Avrupa ve ABD'de yapılan mezuniyet törenlerinde Filistin bayrakları açılırken, asıl amacı fuhuşu yani transları savunmak olan ve bunu kadın haklarına sığdırmaya çalışan demogoji ustası neden ıslıklarla ayakta alkışlanır? Yozlaşmaktan daha politik bir eylem yok.
Bölücülük eğilimi bunların siyasi genlerinde var. “Kemalizmi sola çekme” ya da “içerisini revize etmek” gerçekten ütopik. İhtiyaç olan şey kemalizme eklemlenmek değil; ondan koparak bağımsız, demokratik ve eşitlikçi bir siyasal hat kurmaktır. Kemalizmin hacimli yılları gömüldü.
Dönüşlerin hızlıca ve kolayca yaşandığı bir çağ... Estetikler duygular, cinsiyet, isimler, kimlikler vs. İzafiyetin, mutlaklıkla buluşmaması için elimizden geleni yapıyoruz. Bir noktadan sonra, hakikatten uzaklaştığımız için ellerimiz sunii olanı bile tutmayacak.
Olur. Komünizm ile kemalizmi bu mihvalde karşılaştırıp kesin kanı oluşması, iş kanunlarıyla bu ayrımı yapmak, kemalizmin toplumu hançerlediği yerlere işemektir. Sınıf konusunda kemalizm, teokrasinin çürük dalıdır. İdari kılıçlarını, kürdler ve zamanın islamcıları iyi bilir
Komünistler neden Kemalist olamazlar, biliyor musunuz?
Bu soru da nereden çıktı şimdi derseniz, memleketin matematikçi gözüyle gördüğüm sosyal güvenlik tarihini yazıyorum ya, oradan çıktı.
Kemalizm sınıf çatışması fikrini reddederek, toplumun sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle olduğu tezini savunur.
Komünistler bu nedenle Kemalist olamazlar.
Dediğim sosyal güvenlik tarihini yazarken, 1924 Anayasası'na (Teşkilatı Esasiye) kadar geri gittim mecburen. Kanunun 69. maddesi şunu diyor:
"ALTMIŞ DOKUZUNCU MADDE - Türkler kanun nazarında misavi ve bilâistisna kanuna riayetle mükelleftirler. Her türlü zümre, sınıf, aile ve fert imtiyazları mülga ve memnudur."
Bunun günümüz diliyle ifadesi kabaca şöyle:
"ALTMIŞ DOKUZUNCU MADDE - Türkler kanun önünde eşittir ve istisnasız herkes kanuna uymakla yükümlüdür. Her türlü zümre, sınıf, aile ve kişi ayrıcalıkları kaldırılmıştır ve yasaktır."
Kemalizm'in temel sorunu bu maddedir. Bir yandan kapitalist bir ekonomi olmak istiyorsun, diğer yandan herkesi Türk yaptın (bu konu ayrıca tartışılır da, varsayalım ki herkes Türk), her Türk aynı sınıftan olabilir mi? Kapitalizmin doğasına aykırı. Çünkü, sınıfsız kapitalizm olamaz. Dolayısıyla, bu toplumda sınıf çatışması bir kanun maddesiyle kaldırılıp, yasaklanamaz.
Türkiye'de sosyal güvenliğin kurumsallaşmaya başladığı yıl 1945 ya; Sosyal Sigortalar Kurumu'nun (SSK) öncülü İşçi Sigortaları Kurumu (İSK) o yıl kurulduğundan.
İSK kapsamına alınanları tanımlayan o yıl geçerli iş kanunu da 1936 tarihli İş Kanunu. Bu kanunun 72. maddesi de şunu diyor:
"YETMİŞ İKİNCİ MADDE ��� « Grev » ve « Lokavt » yasaktır."
1936'ya kadar birçok kez bir iş kanunu geçirilmeye çalışıldığı halde bir türlü geçirilememiş ama 1936'daki bu yasak yeni bir icat değildi. Osmanlı döneminden devralınan ve erken Cumhuriyet döneminde de sürdürülen kısıtlayıcı bir anlayışın bir parçasıydı. 1909 yılında çıkarılan Tatili Eşgal Kanunu özellikle kamu hizmeti niteliği taşıyan iş kollarında grevi doğrudan yasaklamış ve genel olarak sendikal örgütlenmeleri çok sıkı denetim altına almıştı.
1936 öncesinde, açıkça "grev yasaktır" diyen genel bir kanun olmasa bile, 1909 tarihli kanun ve dönemin siyasi iklimi nedeniyle grevler "kamu düzenini bozucu" veya "ayrılıkçı" eylemler olarak görülüp bastırılıyordu. Dolayısıyla, 1936 tarihli İş Kanunu aslında zaten mevcut olan fiili kısıtlamaları yasal bir çerçeveye oturtmaktan başka bir şey yapmamıştı.
Grev hakkı, 1961 Anayasası ile anayasal bir hak olarak tanındı. Bu anayasanın 47. maddesi, işçilere iktisadi ve sosyal durumlarını korumak veya düzeltmek amacıyla grev hakkını verdi. Bu anayasal hakkın somutlaşması ve fiilen kullanılabilmesi için gerekli olan yasal düzenleme ise 24 Temmuz 1963 tarihinde yayımlanan 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile gerçekleştiğinden bu tarih, Türkiye'de grevin yasal olarak serbest kaldığı ve düzenlendiği dönemin başlangıcıdır.
Şimdi, sosyal güvenlik konusuna dönelim. 1945'te İSK kurulduğunda, hala 1924 Anayasası ve 1936 İş Kanunu geçerliydi. Dolayısıyla İSK, işçi sınıfı mücadelesiyle değil, yönetici sınıfların, yav, bunlar bir ayaklanırsa sorun çıkarırlar düşüncesiyle yukarıdan verdikleri bir lütuftu.
Özgür Özel'in sermaye ile emek arasında seçim yapamamasının nedeni de bu. CHP sosyal demokrat olduğunu iddia ediyor ama sosyal demokrat değil, sınıf kavramını reddeden bir anlayıştan geldiğinden, işçi ve işvereni çatışan iki ayrı sınıf olarak değil, milli ekonominin birer parçası olan ve uyum içinde çalışması gereken unsurlar olarak gören bir parti. Sorunu bu.
Böylece gayb, hakikati kendi bütünlüğü içinde muhafaza ederken; iman onu kalbe taşır, şuhut ise onu görünür ve tecrübe edilir kılar. Bu bakımdan insanın yolculuğu, gaybdan imana, imandan şuhuda uzanan bir idrak ve tecelli yolculuğudur.
BİLİNMEYENLER DEKİ YOLCULUK ; ALEM-İ GAYB
"nifaksız ihlas-ı kalb ile iman ediyorlar. Veya iman edilen şeyler gayb olmakla beraber iman ediyorlar. Veyahut gaibe veya âlem-i gayba iman ediyorlar.
(İman-ı Bilgayb)
İşarat-ül İ'caz - 41
Ancak imanla açığa çıkan bu hakikatlerin kökü yine gayba dayanır; yani insan onları bütünüyle kuşatamaz. Şuhut âlemi ise bu görünmeyen hakikatlerin tecelli ettiği, yaşanıp müşahede edildiği alandır.