Beyaz et devlerine haksız rekabet için kayyum atamak nedir? Bırakın yabancı yatırımcıyı Türk yatırımcılar iş yapamaz hale gelecek.
Para cezası uygulayan sistem bir anda kayyuma dönüştü...
3 dolara kırmızı et ithal edip vatandaşa 20 dolara satan yandaşa operasyon yaptınız mı?
Zafer Partisi Genel İdare Kurulu üyesi Prof. Dr. Sevil Sargın bugün ailesi ile birlikte Yunanistan’a giderken Yunan makamları tarafından durdurulmuş ve güvenlik tehdidi, kamu düzenine tehdit oluşturduğu gerekçesi ile 3 yıl giriş yasağı uygulanacağı kendisine bildirilerek sınırdan geri çevrilmiştir.
Bu giriş yasağının nedeni Sayın Sargın’ın Zafer Partisi heyeti ile bir süre önce Batı Trakya’yı ziyaret ederek Batı Trakya Türklerinin haklarına sahip çıkmasıdır.
Zafer Partisi Atina’nın Türkiye düşmanı ve Batı Trakya Türklüğünü ezen politikaları devam ettiği sürece eleştirilerini sürdürecek, Batı Trakya Türklüğünün haklarını kararlılıkla savunacaktır.
@zaferpartisi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve onun fikirlerini benimseyen milyonlarca vatandaşımıza yönelik aşağılayıcı ve kutuplaştırıcı ifadeler kullanan Rümeysa Eker hakkında ilgili bakanlıklara gerekli başvuruları yaptım.
Cumhuriyetimizin kurucu değerlerini hedef alan bu anlayış karşısında sessiz kalmayacağız. Sürecin sonuna kadar takipçisi olacağız. @TC_icisleri@adalet_bakanlik
Ortak Açıklama: Atatürk ve Cumhuriyet Değerlerine Saldırı Asla Kabul Edilemez
04.06.2026 tarihinde sosyal medya platformlarında ve basında yer aldığı üzere, Samsun ili Terme ilçesinde Belediye Meclis Üyesi olduğu belirtilen Rümeysa EKER tarafından yapılan sosyal medya paylaşımlarında; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi şahsiyeti, Atatürk ilke ve devrimleri ile bu değerlere bağlı milyonlarca yurttaşımız hedef alınmış; ayrıştırıcı, aşağılayıcı ve nefret söylemi içeren ifadelere yer verilmiştir.
Toplumun belirli kesimlerini sistematik biçimde hedef gösteren, Cumhuriyet değerlerini aşağılayan ve toplumsal kutuplaşmayı körükleyen bu açıklamaların ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Söz konusu paylaşım; demokratik toplum düzenini zedeleyebilecek, toplumsal barışı bozabilecek ve halkı kin ve düşmanlığa sevk edebilecek nitelikte ağır ithamlar ve nefret dili içermektedir.
Mustafa Kemal Atatürk yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu değil; aynı zamanda bağımsızlık mücadelesinin, çağdaşlaşmanın, hukukun üstünlüğünün, laik ve demokratik Cumhuriyet anlayışının simgesidir. Atatürk’e, onun manevi hatırasına ve Cumhuriyet değerlerine yönelen her saldırı; ortak tarihimize, toplumsal birlik ve beraberliğimize ve anayasal düzene yönelmiş bir saldırıdır.
Bizler; hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, laik ve demokratik Cumhuriyet ilkelerini savunan barolar olarak, Atatürk’e ve Cumhuriyetin temel değerlerine yönelik hiçbir saldırıyı kabul etmediğimizi, bu tür söylem ve eylemlere karşı hukuk çerçevesinde mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğimizi kamuoyuna açıkça bildiriyoruz.
Barolar olarak; Cumhuriyetin temel değerlerine, hukukun üstünlüğüne, toplumsal barışa ve demokratik hukuk devleti ilkesine yönelik her türlü saldırının karşısında olmaya devam edeceğimizi kamuoyunun bilgisine saygıyla sunarız.
ADLİYE KORİDORLARINDAN BİR ACI HİKAYE…
22 yaşındaki genç bir kadına tecavüz eden mütecaviz adam,yapılan yargılama sonucu mahkeme tarafından 10 yıl hapis cezasına çarptırılır.Ancak çıkan bir afla,daha 10 ay bile dolmadan özgürlüğüne kavuşur…
Genç kadın,yaşadığı acıyı ve üstüne gelen bu adaletsizliği bir türlü unutamaz. Bir gün eline geçirdiği bir tabancayla, kendisine bu zulmü yaşatan adamı sokak ortasında dört kurşunla öldürür.
Kısa süre sonra da kasten adam öldürme suçundan sanık sandalyesine oturur.
Mahkene başkanı sanığa sorar;
-Kızım, neden öldürdün o adamı?
-Çünkü, bana tecavüz etti Hakim Bey...
-İyi ama devlet onun cezasını vermedi mi?
-Verdi Hâkim Bey. On yıl hapis cezası verdi. Ama daha on ay bile yatmadan salıverildi.
-Devlet affetmiş işte kızım. Bunun neresi yanlış?
Kadın, öfkeyle ayağa kalkar. Sesi duruşma salonunda yankılanır;
-Hâkim Bey, bu adam devlete mi tecavüz etti bana mı?
Bu soruya cevap bulamayan hakim susar,kadın devam eder;
-Bu pislik bana tecavüz etti. O halde bana sormadan, benim yaşadıklarımı, acımı yaşamadan; benim hayatımı geri vermeden onu kim affedebilir? Devlet bu mudur?
Not; Devlet,sadece kendisine karşı işlenen suçlarda merhametli olmalıdır.Gerisi büyük vebal ve günahtır…
(Akif Celalettin Şimşek savcımızdan alıntı)
Haftaya, rahmetli Kâşif KOZİNOĞLU'nun çok beğendiğim iki sözüyle başlayayım.
İlkinde, "iyi insanlardan" yakınıyor:
- Kötülerden korkmalıyız... Ancak diğer bir kötülük ise iyi adamların kayıtsızlığıdır. Zaten tarih boyu sırça köşklerde oturanlar işleri hep berbat etmişlerdir.
Diğerinde ise iğneyi değil, çuvaldızı kendimize batırıyor:
- Memleket adeta bir hayâl âleminde yaşatılmaktadır. Halk da uyuyorsa ve biz de bu halkı uyandıramıyorsak kabahati halkta değil kendimizde bulmalıyız. Halkı uyarmak amacıyla seçtiğimiz argümanlar yanlış demek ki!
Bu cümleler tam 15 yıl önce - Ekim 2011'de Silivri'de kurulmuş...
Değişen ne var?
Bursa'da fırın işçisi olarak çalışan Halil'in 1933 yılında cumhuriyetin onuncu yılında Türk devrimini tasvir etmek için yaptığı ve fırınına astığı tablo.
Halil, tablodaki sembollerin ne anlama geldiğini Hakimiyeti Milliye muhabirine şöyle açıklıyordu:
-Resimde görülen Bozkurt Türklüğün timsalidir. Ve bu kurt bir Anadolu haritası üzerinde batıya doğru savlet halindedir.
Sağdaki (C) harfi Cumhuriyetin ilânı tarihi ne kadar geride olduğumuzu; soldaki (T) harfi ise on sene sonra Türkiye'nin batıya ne kadar yaklaşmış olduğunu gösteriyor.
Bozkurt'un ortasındaki armaya gelince, bu bir inkılâp tarihidir Bakınız nasıl? Sakarya nehrinde parçalanan düşman topları var. Ve bu zafer inkılâba bir başlangıç olmuştur. Köprünün yanında bir kağnı görünüyor. Yani bu muazzam zaferin büyük bir yokluk içinde kazanıldığını temsil ediyor.
Güneş, Türkiye ufuklarını o gün nurlandırmağa başlamış bulunuyor. Bir kahraman Türk askeri Türk milletini temsil eden çiftçiye dayanmıştır. Ve ayağını bir mürteciin üstüne basmıştır. Hem onun artık kımıldanmaya hali kalmamıştır. Fakat mürteci sağdır.
Muhabir, Halil’e sordu:
-Bunu niye öldürmedin?
-Hala aramızda yaşayan mürteciler var, fakat sinmişlerdir efendim.
Askerin yanındaki Türk köylüsü kolundaki zincirleri kırıp yere atmıştır. Armanın köşesinde SALTANAT KÜRSÜSÜ PARÇALANMIŞ VE HAİN BİR SULTAN KAÇMAKTADIR.
Uzakta bir yabancı devlet zırhlısı görünüyor. Hain Sultan kendini o zırhlıya zor atıyor. Arkada sulh perisi askerin ve Türk milletinin üstüne kanat geriyor.
-Peki, hepsi güzel. Fakat Sakarya nehrinin üstüne neden Arap harfleriyle “Sakarya” yazdın?
-Efendim; Arap harflerini nehrin akıntısına doğru salıverdim. Akan bir su nasıl ki geri gelmezse onların da geri dönmeyeceğini anlatmak istedim.
Bu arma inkılâp merkezi olan Ankara’nın üstüne oturtulmuştur. Bozkurt’un sırtında harp vesaitimiz ve arkasındaki köşede de ay yıldız şeklinde uçan birçok tayyarelerimiz vardır.
Hepsinin üstünde ve yıldızın içinde bütün bu muazzam inkılâbın timsali olarak Büyük Dahi'nin resmi vardır.
Türkiye haritasına bakacak olursak; yeni yapılan fabrikaların ve yeni açılan şimendifer yollarının resimleri göze çarpıyor...
Bizi alsalar, o yıllara götürseler...
@jacksonhinkle Typical ignorant American.
You make a video about Türkiye and use Arabic music that sounds straight out of Egypt.
Turkey is not an Arab country.
Turkey is not a European country.
We are Turks.
Learn the difference before trying to talking our culture and our country.
Ermeniler 519.000 silahsız SİVİL Türkü katletti.
Buna rağmen Türkiye'de Kiliseleri var, cemaatleri var, okulları var, hatta milletvekilleri var.
Ermenice ibadet edebiliyor, Ermenice konuşabiliyor, hatta sözde Ermeni soykırımı yalanı üzerinden Türk nefreti bile yayabiliyorlar.
Türkiye'de Ermeniler özgür.
Ermenistan'da ise iki kelime Türkçe'ye bile tahammül edemiyorlar.
Kim barbar? Kim medeni?
Ermeniler, Osmanlı zamanında her hakka sahipti. Hatta ayrıcalıklı hakları vardı. En üst düzey devlet görevlerine, en kritik pozisyonlara gelebiliyorlardı. Bakanlık, hariciye, paşalık... Buna rağmen zayıf düştüğümüz ilk fırsatta ihanet ettiler. Yalnızca 4 yılda 500 bin Türk'ü katlettiler. Bu, PKK terörünün 40 yılda yaptığı katliamların 10 katı, düşünün.
Kardeşliği ve selameti bozdular.
Bu nedenle Tanrı onları cezalandırdı ve mağlup kıldı. Böylece düştüler ve işte bugün fakir bir ülke olarak Ermenistan'da soğuk ve dağlık bir coğrafyaya hapsoldular.
Hâlâ akıllanmış değiller. Tanrı onlara akıl versin.
⚠️Ağaçlar kesildi, ormanın bağrına beton döküldü, gölün rengi kahverengiye döndü.
Yalova Büyük Dipsiz Göl bölgesinde 44 futbol sahası büyüklüğündeki ormanlık alan, kamuoyundan kaçırılan sessiz sedasız bir ihaleyle özelleştirildi.
Şimdi o bölgede 190 araçlık otopark, mescit, kır lokantası, büfe ve giriş üniteleri yapılmak isteniyor.
Bu, turizm değil; doğa katliamıdır.
Bu, hizmet değil; kamusal varlıkların rant uğruna tasfiyesidir.
Yalova’nın ormanlarını şirketlerin, ihalecilerin ve rant düzeninin insafına bırakmayacağız.
Ormanı şantiyeye çevirenlerden, gölü kirletenlerden, bu talana izin verenlerden hesap soracağız. @TCTarim@TCKulturTurizm@umitozdag@zaferpartisi
Gemileri yaktık, geri dönüş yok!
Üç bakanlık bir holdinge söz geçiremiyor. Otobüslerimizi şoförleri tehdit ederek iptal ettiler. Hakkı gasp edilen madenci Ankara’ya gitmesin diye önümüzü kestiler. Bu ferman kimin fermanı?
Tüm halkımızı perşembe günü saat 12.00’de Yıldızlar SSS Holding önüne çağırıyoruz.
#MadencilerAyakta
Latmos Beşparmak Dağları sömürge madenciliğiyle yok ediliyor. Anlattığım alan bir zamanlar zeytinlikti ve alanın her yerinden su fışkırıyor. Milas, Ketendere İkiztaş Köyleri arasında.
Herkes küresel elitin dayattığı ‘FEDERASYON ANAYASASI’na karşı nasıl tavır alacağını belirlesin… mutlak butlan vs derken mecliste gerekli sayı da tamamlanıyor!
Bölümün devamı: https://t.co/XxR4OJzqEL
-Bir benzerini önceki yıllarda sizlere sunmuştum. En çok heyecan duyduğum fotoğraf keşiflerimden bir tanesiydi.
📍Sakarya Meydan Muharebesinin kırılma anı
📍“Top sesleri Ankara’dan duyuluyordu!” denilen yerde Türk’ün göğüs göğüse çarpışma anı.
📍Yerde yatanlar, şu dağın arkası Ankara denilerek son gücüyle saldıran Yunan Ordusunun askerleri.
📍Viyana önlerinden, Tuna boyundan bu tarafa, bir asrı geçen zamandan beri toprak kaybeden Türk Ordusunun Ankara’ya kilometreler kala, hem düşmanı hem de makus kaderini durduğu anın fotoğrafı.
#haymana #sakarya #ankara #mikroasia #tarihyazıldı #tarihteoan @leventkoc06@serdaryetim@MSuleymanDuman@FuatSerdarAydin@feritbakir@TarihMekanZaman@atad_dernegi@SakaryaMMDernek@milliparklar@HaymanaBelediye #kurtuluş #kahverengitabela
Emekli askeri hâkim Ahmet Zeki Üçok, askerlere “Bedava avukatlık yapacağım, hep beraber dava açalım” dedi. Kaç kişi geldi dersiniz? Açıp sordum. 69 kişi! 500 bine yakın üyesi olan, 2 milyonluk bir aileden hakkını arayan bu kadar. Bodrum’da komşu bahçesinin duvarına dava açan üyeleri daha fazla!
Ve Özer bir başka acıyla sarsıldı oracıkta…
Bağırıyordu Teğmen telsizden; “Uç vuruldu, uç vuruldu…”
Bilmediği, tanımlayamadığı, tanımadığı acı bir şokun pençesindeydi artık.
Kemikleri acıyordu şimdi… Göğüs kafesinin kemikleri… Sanki göğüs kemikleri, birer pençe olmuş, kalbini, ciğerlerini sıkıp duruyorlardı.
Önce kaldırmaya yeltendi Ahmet’i…
Sonra hemen vazgeçti…
Ve bilincin bilinçsizliğinde, hâlâ beyazımsı bir duman tüten Ahmet’in başının arka tarafındaki çıkış deliğinden, dışarı akmaya devam eden beynini geri tıkmaya çalıştı.
Saçmalıyor muydu yoksa?
Bilmiyordu.
Ve delicesine devam ediyordu çatışma…
Ve batıyordu artık, göğüs kemikleri göğsünün içindeki her şeye…
Ve hâlâ gülümsüyordu Ahmet…
Yapış yapış oldu eli…
Koyu bir kandı akmaya duran şimdi…
Ağır ağır, ığıl ığıl dışarı çıkmaya çalışan yapışkan bir beyin sıvısı… Ağır kanın koyuluğuyla, birbirlerine bulaşıyorlardı.
Kan oldu eli, elindeki silahı, silahının ve Ahmet’in başının altında kalan alacalı pantolonu…
Giriş deliğine takıldı gözü…
Ahmet’in alnının tam ortasındaydı delik… Minicikti… Tam alnının bittiği, saçlarının başladığı yerdeydi.
Şaşırdı.
Hafif bir kan dahi sızmamıştı o delikten…
Mermi saçlarının başladığı yerden girmiş, saçlarının bittiği yerden; ensesinden çıkıp gitmişti. Böylece anladı, merminin Ahmet’in başının içinde yürüdüğü yolu ve Ahmet’in vurulduğu sırada bedeninin aldığı vücut açısını…
Belli ki, kartal yürüyüşüne başlamıştı Ahmet…
Anadolu kartalının hücum yürüyüşüne…
Hücumla başlayıp, şahadetle biten mahşer yürüyüşüne…
Pırıl pırıldı Ahmet’in yüzü… Apaydınlıktı…
Ve hâlâ gülümsüyordu Ahmet…
Ama solmuştu sanki biraz yüzü…
Sanki yüzünde banyodan yeni çıkmış bir insanın ıslak, solgun pembeliği vardı.
Bilmezdi, bilinemezdi ya, melekler çoktan yıkamışlardı Ahmet’i…
Hakk’a yürüyüşe çıkmış Mehmetçik’in gaslini yapmışlardı.
Çekindi bir an; Ahmet’in yüzüne elinden bulaşan kandan…
Hemen sildi o kanı, şefkatle ve acıyla… Ve öfkeyle ve kinle… Ve delicesine bir boğuşmayla…
Boğuşuyordu kendiyle, ikisine birden atılan mermilerle ve vadi yamaçlarının etkisiyle ötüşleri daha bir acayip gelen şaklamalarla…
Bir de fazladan kızdı, kendilerine atılan mermilere… “Şehit” vardı. “Neden atıp duruyorlardı şerefsizler…”
Oysa kendisi de çok iyi biliyordu; çatışmanın delicesine başladığını ve delicesine sürüp gittiğini… Daha şimdiden kesif bir barut kokusu kaplamıştı vadinin tabanını… Alaca bulaç bir sis çöreklenmeye bakıyordu vadinin varoşlarına…
Kurban bayramının dördüncü günü…
Ötüyordu vadi… Sanki vadinin her tarafı silah atıyordu.
Ve hâlâ kalbi atıyordu Ahmet’in…
Ama pekâlâ biliyordu Özer, Ahmet’in hemen gittiğini…
Ve kafasının arkasındaki delikten hâlâ duman tütüyordu.
Kesildiğinde kurbanın kanından yükselen buğuya benziyordu bu…
Hatırladı birden… Kurban bayramıydı bugün… Kurban bayramının dördüncü günü…
Güneş doğsun isteyenlerin, mahşere doğan güneşiydi.
Kurban bayramının dördüncü gününde, şehit olan bir Mehmetçik… Kanından yükselen bir buğu…
Türk Milletinin, Türk’üm diyenlerin, Türk inançlıların kurbanıydı bu… Kurban bayramında Hakk’a kurban edilen, bir sade Mehmetçik’ti…
Adı da; Ahmet GÜNEŞDOĞDU’ydu.
O artık;
Hep güneş doğsun isteyenlerin, mahşere doğan güneşiydi.
Ve her şey, bir kişiyi bekliyordu.
Çaresizce kalakalmıştı bir an… Elinden gelmeyen bir şeyleri yapmak istiyordu hâlâ… Yaşasın istiyordu. Ama yaşamayacağını da biliyordu. Zaten ıstırabı da bundandı. Kabullenemiyordu yaşamın temel kanununu… Ölümü… Ölümle gelen şahadeti… Elinden bir şey gelmezliği… Yalın ve en güçlü gerçek karşısındaki çaresizliğini…
Şehit olan askeri için, onun yapabileceği hiç bir şeyi yoktu… Ama yapacaktı. Kendine göre bir edepti bu… Hürmetti… Dahası silah arkadaşlığıydı.
“Artık akmasın beyni dışarıya…”
“Akmasın kanı…”
Bir harp paketinin ucunu dişleriyle kesip attı.
Şehidinin başını, bu harp paketinden çıkarttığı bezle sardı.
Sonra da bir başka yaralının yanına doğru koştu.
Kolundan vurulmuştu o da… Onun da yarasını sardı, bir başka sargı beziyle.
Ötüp duruyordu çatışma… Çatışıp duruyordu Mehmetçik… Ve her şey, bir kişiyi bekliyordu.
Özer’i…
“Tamamlayın çemberi… Bu çemberi tamamlayın…”
Bu yaşadıkları, canlarını “Yem” olarak kullandıkları, “Temas Sağlama” arzusunun gerçekleştiği hemen sonrasına denk gelmişti. Ve bir bedeli vardı… İki şehitti bu… Hem de ibretlerle dolu iki şehit…
Her şey bir rastlantı temasıyla başlamış, olacakların tümü de ilk ateş sırasında olmuştu. Sonrası dağlara özgü bir hengâmeydi. Teğmen’in biraz önce telsizden anlattığı oluşu, hatırlamaya çalıştı…
“Çelik yeleğin kol altı boşluğundan üç mermi yedi komutanım…”
Bu söz, bir kez daha öttü çın çın, aklının derinliklerinde… Aklı bir türlü almıyordu bunu… Kabul etmiyor, edemiyordu. Ne demekti bu?
Kendisine atılan mermilerin vızıltısını duyarak koştu. Vardığı yerde de, öfkesine saplanmış acıyla şaşırıp kaldı. “Nasıl olurdu(?)”nun yanıtı, gözlerinin önündeydi.
Dağdı burası… Ve yine olmuştu olmayacak… Yandan açılan bir keskin nişancı ateşi ve giydirilmiş çelik yeleğin kol altı boşluğundan bedeni bulan üç kahpe mermi…
Askerinin ciğerlerinin boşalmasına şahit oldu oracıkta… Hırıltılarla boşalıyordu askerin ciğeri, son nefes anında… Oluk gibi kan akıyordu. Yemyeşil çelik yelek, yemyeşil otlar, çimenler, haki toprak, gri kara taşlar, yeşilli giysiler kıpkırmızı kan olmuştu. Mehmet’inin yattığı yerde bir kan göleti oluşmuştu.
İşte bu sırada döndü gözleri Mehmet’in…
Öte tarafa döndü…
Ve hemencecik yaşandı, bütün bu olanlar…
Döndü gözleri Özer Üsteğmenin… Döndü aklı, döndü başı, dönüp durdu dünya… Ve yanıp durdu kalbi…
Hırsla… Ve öfkeyle… Ve acıyla… Ve hissettiklerinin hepsiyle bağırdı, yamaçtaki iki astsubayının timine…
“Tamamlayın çemberi… Bu çemberi tamamlayın…”
Ve öfkeye denk gelen bu komuta anında, telsizin mandalına da basmayı akıl etti her nasılsa…
Hem, artık karar da verilmişti.
“Kaç şehit verirseniz verin… Bitirin bu işi…”
Bunu diyen oradaki timlerin hepsinin komutanı… Bozoğlu Üsteğmen’di. Bağırdı yanındaki İlhan’ın timine…
Ve İlhan timiyle beraber bir ölüm koşusuna başladı.
Çatışmaya falan gitmiyordu onlar…
Sanki bir hırgüre, sokak kavgasına bulaşmaya gidiyorlardı.
O kadar çabuk indiler ki çatışma alanına…
Ama boşunaydı bu…
İki Mehmet’i şehit eden, bir Mehmet’i yaralayan teröristler, şehitlere müdahale anlarını kullanıp, çoktan teması kesmişlerdi.
Ve komandoların İlhan’ın timiyle yaptıkları bu hamle; boşa çıktı. Hatta çatışmadaki diğer iki timle teröristler arasına girerek risklerle dolu bambaşka bir durumun oluşmasının nedeni oldular.
Ümit kapladı içini…
Bu arada tabur komutanı, bir başka şey yapmanın derdindeydi. “Karşıya atlaman gerek Erdinç! Karşıya atlamamız gerek…”
‘Karşı’ diye kahırlanıp durduğu, teröristlerin kaçma istikametinde kalan açık taraftı.
Ama nasıl yapacaktı bunu?
Hızır’dı ama bu… Gelmek istedi mi, illâ ki gelirdi. Hem de kimi zaman adı; kod tablolarında “Hızır” diye yazılanla gelirdi.
Yanındakilere; “Siz de duyuyor musunuz” diye sordu, Erdinç Binbaşı, kulaklarına inanamadığı o anlarda…
Hevesle başlarını salladı askerler…
Evet evet, kulakları yanılmıyordu. Duyduğu, çok uzaklardan geçen, gerçek bir helikopterin sesiydi.
Bunun adımı Hızır’dı, yoksa kodu mu?
Adı ve kodu artık fark etmeyen Hızır, gerçekten Hızır’ları olacak mıydı? Çaresizliğin içinde bekleyenlerin çaresi olacak mıydı? Ümit kapladı içini… Hemen sonra da hüzünlü bir vesvese… Ya gelmezse, gelemezse!
Şimdi içini kaplayan da, helikopteri kaçırma korkusuydu.
Fazla uğraşmadı içindeki sıkıntılarla… Bunu öğrenmenin zaten tek yolu vardı. Görmedikleri, sadece sesini duydukları, çok uzaklarda bir yerlerde, çatışmadan habersiz, kendince uçup giden helikoptere çağrı yaptı.
Kısa soluklu bir kavga yaşadılar.
Helikopter, ikmal görevini bitirmiş, Bingöl’deki üssüne dönüyordu. Hava-yer kanalından kendisine yapılan çağrıyla, sesini dahi duymadığı bir çatışmaya müdahil olacağını, olmak isteyeceğini daha o da bilmiyordu. Kanıksadı ilkin kendisine yapılan çağrıyı… Sonuçta bölgede çok olurdu bu… Hem kendisine çağrı yapan bu kod ismini de çıkaramamıştı.
“Temastayız kanat…”
“Ben Hakem–12” dedi, pilot yüzbaşı… “Çağrı adınızı tekrarlar mısınız?” Hemen tanıdı Erdinç Binbaşı onu… Ve daha bir aydınlandı, aydınlık yüzü…
“Benim Hakem–12… Yıldız 10, Yıldız 10…”
Çıkartmaya çalıştı Önder Yüzbaşı, kendisini tanıyan Yıldız-10’u…”
Erdinç Binbaşı onun işini kolaylaştırmaya çalıştı. “Ben Puma bağlısı Yıldız–10… Tanıdın mı Hakem–12?”
Bundan sonra tanıdı, yıllardır dağlarda gezen Puma tugayının tabur komutanı Erdinç Binbaşıyı… “Nasılsınız komutanım, emredin…”
“Temastayız Hakem–12… Ve sen şimdi bana su kadar lazımsın…”
Suyun kıymetini bilenlerdendi Hakem–12… Bir de burada hangi anlamda kullanıldığını… “Gazanız mübarek olsun komutanım… Nedir sizin için yapabileceğim?”
Sakin olmaya çalışarak, ama yine de tez tez, heyecanıyla konuştu, Erdinç Binbaşı… Anlattı derdini komutan kararlılığıyla, çatışma aymazlığıyla ve yapılacağın elzemliğiyle… Ve bağladı; “Kargonuz uygun mu bilmem ama beni yanımdakilerle alıp, 71300-12800’deki zirveye atar mısın?”
“Atarız elbet komutanım… Yerinizi tarif edin…”
İşte bu sözü duyunca aydınlandı, kordan kararmış yüzü Erdinç Binbaşı’nın… “74600–15900… Kırmızı kayalıklı tepe… Ve bendeki sarı sis…” Ve kanat kırdı kanat…
3 dakika sonra yanlarındaydı. Önce yanıp duran sarı sisi bastı yere, sonra da darman duman etti. İniverirdi kolayca… Ve Erdinç Binbaşı doluştu, yanındaki karargâh timinin yarısıyla helikopterin içine… Kavgada bu arada patladı zaten…
Erdinç Binbaşı, karargâh timinin komutanı Nesimi Teğmen’in burada; timin geride kalanının başında olmasını istiyordu. Teğmen de bunun tam tersi; illâ ki gitmek istiyordu.
Helikopter gürültüsünde seslerini birbirlerine duyuramadıkları kısa soluklu bir kavga yaşadılar.
Sonuçta Erdinç Binbaşı’nın dediği oldu.
Daha doğrusu dediğinin olduğunu zannetti Erdinç Binbaşı… Bunu da helikopter havadayken anladı.
Teğmen kendisine görünmeden helikoptere sızmış, helikopter teknisyeninin kapısından çatışma alanını, ‘Yaktım Allah sizi’ dercesine tarayıp duruyordu.
Ve bir üç dakika sonra, saatlerce yürüyerek ve dolayısıyla çoktan kaçırmış olacakları teröristlerin kapatma noktasındaydılar…
Ve çiçek gibi açıldı, öndeki dört kişi…
Erdinç Binbaşı geri tepmesiz topun başında, Özer yoğun ateş altında… Özer, görmeden, bilmeden, duyduğuyla, muhakemesiyle ilerlemekte… Onda artık endişe, korku, tasa, kaygı, yeis gibisinden hiçbir şey yok.
Bu çatışmaya özgü bir trans hali…
Erdinç Binbaşı, tabur komutanlığını bırakmış(!); geri tepmesiz topun ön tarafında ve yatarak yanaştığı uçurumun başında, top çavuşuna nişancı yardımcılığı yapmakta…
Düşmemek için uçurumun ucuna sürünerek yanaşmıştı. Ve kayaların ucuna bedeniyle yapışmaya çalıştığı anlarda görmüştü teröristleri… 600-700 metre ötede, 300-350 metre aşağılarındaydılar. 7-8 kişiydi şu ana kadar görebildiği… Birerli kol düzeninde, sine sine, koşa koşa kaçıyorlardı.
Kaçırmamalıydılar onları ya, peki nasıl ateş edeceklerdi şimdi?
Onları şu an, en iyi, geri tepmesiz top etkilerdi. İyi, ama geri tepmesiz topun, bu tür durumlara uygun ateş etme şekli yoktu ki…
Topa baktı ilkin, sonra da topun nişancısı çavuşa…
Endişeyle; “Atabilir misin koçum” diye, sordu askerine…
“Atarım komutanım…” dedi çavuş; atılgan bir hevesle, yapacağı işin önemine inanmışlıkla…
“Hadi bakalım” dedi, “Öyleyse… Hadi bakalım…”
Kendisinin sürüne sürüne yanaştığı kayalıkların ucuna, sırtına aldığı topuyla yürüdü, top çavuşu… Cephanecisi de, derya kuzusu gibi iki top mermisiyle, kuzu gibi arkasından…
Aceleyle ama sakin olmaya çalışarak, gördüğü hedefi tarif etti, Erdinç Binbaşı…
“Gördün mü…” diye, sordu sonra da…
“Gördüm komutanım” diye, hırsla söylendi asker…
“Kolun en başına vursun mermi… İkiyle üçün arasına…”
“İnşallah komutanım…”
Hemen sonrası, askerin kısa bir bakışı… Kısa bir muhakeme…
“Doldur(!)” diye sessizce bağırdı cephanecisine, sesinin teröristler tarafından duyulmasından korkarcasına…
Normalde top, nişan vaziyeti alındıktan sonra doldurulurdu.
Mermiyi çabuk çabuk atım yatağına sürüp kamayı kapattı cephaneci… Sonra da, sertçe vurdu top çavuşunun omzuna… “Hazır…” Bir yandan da dua ediyordu, kıpırdayan dudaklar… Ne dudakları? Asıl, fırtınalarla, heyecanlarla, endişelerle kabarmış yüreklerle…
Top çavuşu şöyle bir tarttı topu… Top sırtında, sol ayağını hep önde sürükleyerek kayaların ucuna kadar yanaştı. En uçta en sağlam bastı, her iki ayağını da…
Sağ ayağı sol ayağının yarım metre ardında, sol ayağı uçurumun başucunda, uçurumun dibindeki Sarım çayı da 50 metre aşağıdaydı.
Ve 45 derecelik bir açıyla, topun kamasını semaya, namlusunu da 350 metre aşağıdaki, 700 metre ötedeki hedefe dikti.
Yatarken bile ürpererek durulan bir uçurumun başında, olmayan bir nişan vaziyetiyle atış yapacaktı şimdi…
Askerlerini şehit eden teröristlere büyük bir darbeydi.
“Güümmm” diye kulakları sağır eden bir sesle patladı, geri tepmesiz top…
Topun da, topçunun da dengesini fazlasıyla bozan yanıcı-yakıcı gazlar topun gerisinden fışkırırken, mermi hedef yolundaydı çoktan…
Bu arada Erdinç Binbaşı, topçunun bacaklarını kavramış, aşağıya uçmasın diye, askerini tutuyordu.
2 ile 3’ün tam arasına vurdu mermi… Ve çiçek gibi açıldı, öndeki dört kişi…
Şaşırdı Erdinç Binbaşı… Merminin ikiyle üç arasına vurmasını arzu etmişti ya, gerçekten oraya vuracağını tahayyül bile etmemişti.
Bulundukları yer, uygun olsa, kalkıp topçuyu alnından öperdi. Ama yapmadı… Sadece bu bile büyük bir darbeydi, askerlerini şehit eden teröristlere…
Ama bu kadarıyla yetinmeyecekti kesinlikle…
Ve dağıldı dengesi top çavuşunun…
Öndekilere ne olduğunu anlamayanlar, çöküp kalmışlardı aşağılarda… Kaçacak, saklanacak, kurşun sıkacak yer arıyorlardı şimdi. Cephaneci, Erdinç Binbaşının lafını ağzından aldı. İkinci mermiyi çoktan namluya sürmüş, “Helal olsun…” dercesine, çavuşunun omzuna muhabbetle vururken “Hazırrr…” diye bağırıyordu.
Erdinç Binbaşı “Şimdi grubun ardına…” diye emretti, emrini ağzından alan bu bağrışın peşine…
“Emredersin…” diyen çavuş, çok zor olan atış vaziyetini bir kez daha almak için, bir kez daha hayatını ve topunu uçurumun başına sürdü.
Ha, bu arada aşağıdaki birileri(!) tarafından, dağıldıkları yerlerde tespit edilmişlerdi. Şimdi bu yüzden, duyuyorlardı sivrisinek vızıltılarını…
Değil vızıltıları, feriştahları gelse, vazgeçemezlerdi şimdi… Vazgeçtiremezdi onları teröristlerin attığı kahpe kancık bu mermiler… Ve bir kez daha çalıştı top…
Ve nişancılığının tesadüf olmadığını ispatladı, top çavuşu… Mermi yine tam istenilen yere vurdu. Bu kez de grubun arka tarafı, darmaduman oldu.
Ve dağıldı dengesi top çavuşunun…
Endişeyle kıpkırmızı kesildi bir an… Karardı, güneşten, terden ve ayazdan kararmış yüzü… Düşecekti neredeyse… Apansız bir telaş yaptılar… Ama bu telaşın bile lüksünü yaşayamadılar. Takmadılar bir kez daha, düşerek parçalanma riskini… Ve top çavuşu ateş gibi olmuş gözleriyle, kor gibi olmuş özgüveniyle ve hıncıyla ve soğukkanlılığıyla bir atım daha istedi, yardımcısı binbaşıdan…
“At…” dedi, “At… Ama kendini aşağı atma…” dedi, Erdinç Binbaşı…
Mesafe 700 metre civarındadır. Hedef hareketlidir… Yamaç istenildiği gibi ateş etmeye elverişli değildir. Üzerlerine mermi gelmektedir. Ve metrelerce mahkûmdadır hedef… Tepeciklerin, ağaçların, çalılıkların arasında karınca gibi oynaşıp durmaktadır.
Oynadı top çavuşu, aylardır sırtında taşıdığı 22,5 kiloluk topun ayarlarıyla… Çabuk çabuk, kavi kavi…
Ve kulakları sağır eden gürültüsüyle bir kez daha patladı geri tepmesiz top…
Bu öyle bir nişancılıktı ki, öyle bir vuruştu ki, sadece teröristlere değil, dağlarda bilinen bütün tehditlere sarsıcı bir mesajdı aslında…
Ne sihirdi, ne kerametti, Mehmetçik’in el çabukluğu marifetti bu… Aşağıda yaşanan koskoca panik almış bir kargaşanın nedeni olmuştu, bir geri tepmesiz top…
Ağırdı, hem de çok ağırdı. Taşınmak zorunda olan bu silah, mühimmatın, teçhizatın, barınma ve yaşam malzemesinin üstüne tam 22,5 kiloydu. Ezer dururdu kendini taşıyıp duranı… Ve onu taşıyan, hep bebek gibi davranmak zorunda kalırdı bu kahrolası(!) demir yığınına…
Ama değmişti.
Top atışlarından etkilenen teröristler, etkilendikleriyle oradaydılar. Ya zayii idiler ya Niyazi… Ve diğerleri dehşetin, ne olduğunu bilememenin paniğiyle pısıp kalmışlardı.
Bu arada, mevziisini tutmuş 12,7’liklerle, HK-23’ler çoktan ateş dalaşına katılmıştı.
“Sen gideceksin aslanım… Sonra da geri geleceksin…”
Erdinç Binbaşı, yapıştığı ayaklarından kendini kurtarıp, şapır şupur öpmek istiyordu, geri tepmesiz top çavuşunu…
Yapmaya da kalktı aslında…
Hemen sonra vazgeçip tekrar yapıştı ayaklarına… Bu sefer onun yüzünden düşecekti kayalıklardan top çavuşu… Bu arada kendisini de götürecekti.
Anlamıştı artık iyice; top çavuşunu öpmeyi çok istiyordu ya, aşağıda akmakta olan Sarım çayı da onları öpmek istiyordu.
Bir öpücükte sarım çayına gönderdi.
&&&
Tekrar yanına koştuğu yaralıyla işini çoktan bitirmişti, Özer Üsteğmen… Bıraktı oracıkta ve öylece… Önce telsizin mandalına basıp, Teğmen’in timini tahliyeyi yapması için görevlendirdi.
Bir acayip, farklı bir dem konuştu Teğmen kendisiyle…
Anladı tabii Özer… Sonra da koşa koşa, Teğmen’in yanına gitti. Ve taş gibi olmuş bir teğmen gördü karşısında… Teğmen’in sinirleri kopmuştu sanki… Sanki öfkesi yapılacak işlere vurmuştu.
Tehlikeliydi bu dağda… “Şehitlerle yaralıyı yukarı çıkart Murat… Sonra da bize yetiş…”
Buna “Bizi gönderme” diye isyan etti Teğmen…”
“Sen gideceksin aslanım… Sonra da geri geleceksin…”
Çaresiz baş eğdi bu emre Teğmen… En azından baş eğmiş gibi yaptı. Ve bu baş eğişte ıslandı gözleri…
Hırsı ağlatıyordu şimdi onu…
Kolay değildi ki yaşadıkları… Kolay değildi teğmenliğinin baharında, kucağına bir şehit almak… Değil üstündeki giysilere, bedeninin ta derinlerine işlemek için akıp duran Mehmet kanına bulanmak…
Hâlâ gitmemekte direniyor, hâlâ hedefin bulunduğu yere bakıp duruyordu. “Beni gönderme komutanım…”
Azarı yedi bunun üzerine…
Sonrası gönlünü almaya soyunan şefkatli bir teselliydi. “Merak etme sen… Git, şehitlerle yaralıyı bölük komutanın yanına bırak, sonra da yetiş gel… Sana ihtiyacım olacak…”
Görmüştü Özer, teğmeninin fazlasıyla bozulan moralini… Şimdi onun ateş altının dışında, bir şeyler yapmaya ihtiyacı vardı. Sadece tek timle de yaptırmadı bu tahliyeyi… Kendi timini de kattı yanlarına… Bir tek teğmeninin habercisini aldı yanına… Artık bu işe, Celalettin ve Mantar Astsubay’ların timiyle devam edecekti.
Teğmen, tahliye için emir vermeye başladığı anlarda ayrıldı, yanında kalan tek timle oradan… Bundan sonra da ileriye doğru koşmaya başladı. Geriden gelenler de koşarak geçtiler, Teğmen’in timinin içinden ve üstünden…
Delicesine… Hatta deli deli…
Belki hattası fazla… Bal gibi delirmişlerdi aslında…
Kan yalamıştı Özer… Dahası kanlı bir beyin sıvısı…
Ve apansız bir ateşle karşılaştılar tekrar…
“Seni düşürmeye çalışıyorlar…”
İki arkadaşları şehit olmuştu şu ana kadar… Şu ana kadar iki kardeşleri, binlercesinin, yüz binlercesinin uğruna can verdikleri şu toprak uğruna, topraktan birer anıt olmuşlardı.
Ve artık bu kanın alınma vaktiydi.
Hepsi şehit olsa bile…
Hepsi toprak olsa bile…
Bir şey fark etti.
Mermiler çok uçmuyordu üzerlerinden…
Anladı…
Artık her şey saplayıcı ateş altında yapılacaktı.
Ve bir endişe kapladı, Özer Üsteğmenin içini… Bazı atışlar, oluşturdukları yayın dışından geliyordu sanki… Bunu da başının hemen üstüne vurup, dalı kıran mermiden anlamıştı. Bağırdı hemen ve bir kez daha… Zaten çok uzun zamandan beri komutasındaki timleri, bağırarak sevk ve idare etmeye çalışıyordu.
Bu kez, diğer telsizden bir çağrı aldı. Arayan tabur komutanı Erdinç Binbaşı’ydı.
“Sadece timlerle uğraşıp durma 410A… Öncelikli hedef sensin… Biliyorlar seni… Seni düşürmeye çalışıyorlar…”
Şaşırdı bir an ne yapacağını…
Öndeydi adamlar… Ya geridekiler neydi? Yapması gerekenin çağrısı telsizden geldi yine… “Değiştir yeri koçum… Çabuk değiştir…”
&&&
Ortak gönlün halidir bu… Çatışmasan bile çatışmada yer almaktır. Görmüştür tabur komutanı tehlikeyi… Hissetmiştir. Bilinmez, belki de yaşamıştır.
Özer atladı oradan bir yere, neresi olduğuna bakmadan… Orada da durmadı. Bir kez daha sıçradı ileri doğru…
Ve bütün bunları yaptıktan sonra, “Alındığını, anlaşıldığını ve gereğinin yapılacağını ‘yapıldığını(!)’” anlatan bir basımlık telsiz mandallamasıyla, tabur komutanının çağrısına karşılık verdi.
Unutmuştu ya da karıştırıyordu.
İkinci askeri şehit eden bir keskin nişancıydı. Bir kanasçıydı. Üç mermi ile koltuk altındaki boşluktan vurmuştu, şehit olacak Mehmetçik’i… Ve benzer bir dürtüyü, Özer Üsteğmen için de taşıyordu belli ki…
Ve bütün bunlar, saat sabahın 8.30’una gelinceye kadar olmuştu. Ve aylardan Haziran’dı. Haziran’ın daha başı… 3 ya da 4’ü… Kurban bayramının üçüncü ya da dördüncü günü…
Unutmuştu ya da karıştırıyordu.
Unuturdu asker bazen dağda günleri… Ama en fazla 10–12 gün olmuştu, 33 silahsız Mehmetçik’in en az 1570 mermiyle taranması üstüne…
Ve bugün bu çatışmada, bu ana kadar, en az bunun kadar mermi atılmıştı.
“Bundan başka şehit de verilmeyecek.”
Saat 8 buçuk’u üç-beş dakika geçe, taburun bütün telsizlerinden bir anons duyuldu. “Yıldız bağlıları, konuşan Yıldız–10… Bu bir ortak çağrıdır. Herkes beni dinlesin…”
Bütün bölük komutanları bu çağrıya yanıt verdiler.
“Yağız–10 ve bağlıları dinlemede…”
“Yakup–10 ve bağlıları dinliyor komutanım…”
“Yıldırım–10 ve bağlıları hazır…”
Yakınındaki Vecdet Binbaşı “Yaldız–10 ve 12 dinlemedeyiz komutanım…”
Ve bundan sonra, kısa kısa, öz öz konuşmaya başladı Erdinç Binbaşı… Arada bir telsizin mandalından parmağını kaldırıp bekliyor, konuşmasının anlaşılmasını, dinleyenin düşünmesini, beyniyle yüreğinde yoğurmasını istiyordu.
“Şu an sabahın sekiz buçuğu…”
“Akşam hava kararıncaya kadar 12 saat vaktimiz var…”
“Şu ana kadar iki evladımızı şehit verdik…”
“Bir de yaralımız var…”
“Akşam haberlerine ise 11 saat var…”
“O haberlerde, spikerler şöyle bir metin okuyacaklar.”
“Diyarbakır Silvan Sarım çayı vadisi yakınlarında, teröristlerle girilen çatışmada iki asker şehit oldu, bir asker yaralandı…”
Bunu dedikten sonra bekledi biraz… Hem kabaran yüreğini sakinleştirmeye çalıştı, hem de kararlılığı hissedilsin istedi.
“Bundan sonra haberde şöyle diyecekler…”
“Çatışma bölgesinde geniş çaplı operasyon başlatıldı. Teröristler takip edilmeye, operasyonlar genişletilerek yapılmaya devam ediyor…” Bıraktı telsizin mandalını bir kez daha… Ve tekrar konuşmaya başladı.
“Arkadaşlar bu operasyonu burada sizden başka yapacak kimse yok…”
“Ve bu haber böyle verilmeyecek…”
“Kaderdir doğrudur, ama bundan başka şehit de verilmeyecek.”
“Sarım çayının kayalıklarında dün başlayan çatışma, Sarım çayı vadisinde bugün bitecek…
Ve bitirdi konuşmasını…
“12 saatiniz var…”
Birinci ve doğrudan bağlısı bütün astları, sırasıyla karşılık verdiler… Ve deyişleri çok basitti… “Alındı, anlaşıldı, gereği yapılacak…”
Bunlar telsiz çevrim kurallarında bilinen, kanıksanmış ifadelerdi ya, özellikle bölük komutanların seslerindeki kararlılığı, telsizlerin metalik sesleri dahi örtememişti.
Artık kararlılığın kararı verilmişti.
&&&
Şamil Tayyar, yaşadığımız polemik sonrası beni engellemiş...
Ne yaptım ki? Alt tarafı yazdığı kitaplarla FETÖ'nün kumpaslarına katkısını, FETÖ'nün icadı kurgu örgütü varmış gibi yazmasını, yani FETÖ ile işbirliğini yazdım.
Başka şeylere değinmedim bile.
Unutuldu sanıyordu galiba!