Gagavuz Türklerinin Moldova içindeki özerk konumu Soğuk Savaş sonrası Türkiye’nin desteğiyle sağlandı. Türkiye bu özerkliğin bir nevi garantörüdür.
1930’larda Atatürk’ün talimatıyla yaklaşık 80 öğretmen Gagavuz (Gökoğuz) Türklerine gönderildi. Amaç ana dili yaşatmak, kimliği korumak ve kardeşlik bağlarını güçlendirmekti. Gagavuz Türkleri Atatürk’e hâlâ ‘Ata’ der.
Geçen yıl Ağustos ayında Gagavuz Türklerinin seçilmiş Başkânı Yevgenia Gutsul’un siyasi saiklerle mahkûm edilmesine Ankara’nın sessiz kaldığını eleştirmiştim.
Bugün ise Moldova Anayasa Mahkemesi, 9 Temmuz 2026 kararı ile 1994 tarihli Gagavuz Özel Statü Yasası’nın kritik hükümlerini iptal ederek özerkliğin önemli yetkilerini budadı. Bu durum Gagavuz özerk yapısının ABD, AB ve NATO çıkarlarına uygun şekilde adım adım aşındırıldığını açıkça ortaya koyuyor.
Daha da dikkat çekici olan ise,
Gagavuz Türklerinin hakları budanırken NATO Zirvesinin ardından Ankara’dan kamuoyuna yansıyan tek bir resmî tepki gelmiyor olmasıdır.
Türk dünyasının liderliği söylemle değil, soydaşlarının hakları hedef alındığında gösterilen diplomatik iradeyle gösterilir. Sessizlik, tarihin hiçbir döneminde çözüm olmamıştır.
Dünya suyun altına yatırımda hız kesmiyor.
Deniz jeopolitiğinin ağırlık merkezi giderek suyun altına kaymaktadır. Denizaltı inşasına, milli tahrik sistemlerine, sensörlere, silahlara ve insansız sualtı araçlarına yapılacak yatırım, önümüzdeki onyılların en stratejik yatırımı olacaktır.
Bu kapsamda Kanada’nın 12 yeni denizaltı için Alman TKMS’yi tercih etmesi, sıradan bir savunma ihalesi değil.
Denizaltılar ve insansız sualtı sistemleri, hipersonik füzeler ve SİHA /İDA devrimi sonrası deniz gücünün en kritik caydırıcılık unsuru haline geldiler.
Dünyadaki savunma sanayii yatırımları da aynı istikamete yönelmektedir. Kanada’nın planladığı 12 denizaltılık programda tercihini TKMS’den yana kullanması bunun en güncel örneğidir.
TKMS, HDW’nin denizaltı mühendisliği mirasını, Atlas Elektronik’in sensör ve savaş sistemi kabiliyetlerini ve Alman deniz inşa sanayiinin teknolojik birikimini bir araya getirerek Avrupa’nın en güçlü denizaltı üretim ekosistemlerinden birini oluşturmuştur.
Bugün Avrupa savunma sanayiindeki en önemli rekabet üstünlüklerinden biri, denizaltı inşa ve sualtı harp teknolojilerindeki bu yüksek kabiliyettir.
Almanya, Norveç, İsrail ve Singapur’un mevcut siparişlerine Kanada’nın planlanan 12 denizaltısı da eklendiğinde TKMS’nin sipariş portföyü yaklaşık 29 denizaltıya ulaşacaktır. Mevcut tahminlere göre bu sipariş hacmi şirketin üretim kapasitesini 2030’lu yılların sonuna kadar doldurmaktadır.
Bu tablo, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da tek bir üretici tarafından yürütülen en büyük konvansiyonel denizaltı üretim programlarından birine işaret etmektedir.
Yıllardır bütün yazılarımda ve YouTube programlarımda Geleceğin en büyük hesaplaşmasının suyun altında yaşanacağını söylüyorum.
Bu nedenle Türkiye’nin önceliği de burada olmalıdır. Mevcut şartlarda kaynakların önemli bölümünün uçak gemisi projesine değil, MİLDEN başta olmak üzere milli denizaltı ve insansız sualtı sistemlerine yönlendirilmesini savunuyorum.
Çünkü Türkiye için en güçlü stratejik caydırıcılık suyun altındadır. Türkiye bu gelişmeleri dikkatle okumalıdır.
Geleceğin deniz üstünlüğünü, suyun altını kontrol eden devletler belirleyecektir.
Size bir rezillik anlatayım.
ABD Başkanı Trump’ın basın açıklaması yapacağı salona Amerikalı korumalar el atmış.
Türk güvenlik yetkililerimiz ve bürokrasimiz her türlü güvenlik önlemini almasına rağmen Amerikalı güvenlik korumaları salona giriyor ve bomba araması yapacağını söylüyor. Yerli ve yabancı basın mensuplarını ve orada görevli bürokratlarımızı salondan çıkarıyorlar. Direnenleri de ‘çıkmak istemeyenleri basın açıklamasına almayacağız’ diyerek tehdit ediyorlar.
Yaklaşık 40 dakika herkesi salon dışında bekletiyorlar.
Yetmiyor hazırlanan standı da kaldırıp kendi standlarını kuruyorlar.
Böyle aymazlık böyle terbiyesizlik ve diplomasi dışı olan kural tanımazlık olamaz!
Buna izin verilmesi de kabul edilemez!
Bizim ülkemizde bizi aşağılamaya çalışan bu devlete gereken tepki gösterilmeli!
Yoksa bunu da mı yutacağız!
Yüzüncü yılını idrak ettiğimiz Kabotaj Kanunu yalnızca kıyılarımız arasında yük ve yolcu taşıma hakkını düzenleyen bir yasa değildir. O, Cumhuriyetin denizlerde ilan ettiği ekonomik bağımsızlık manifestosudur. Mavi Vatanın omurgasıdır.
Ancak 100 yıl sonra kendimize şu soruyu sormak zorundayız. Bir yarımada devleti olan Türkiye neden hâlâ gerçek anlamda bir denizci devlet olamadı?
Neden son 24 yılda 300 milyar dolarlık ulaştırma ve alt yapı yatırımlarının yalnızca yüzde biri denizciliğe ayrıldı?
Neden dış ticaretimizin yaklaşık yüzde 90'ı denizden yapılırken yüklerimizin sadece yaklaşık yüzde 8'i Türk bayraklı gemilerle taşınıyor?
Neden Türk sahipli deniz ticaret filomuzun tonajı 50 milyon DWT, gemi sayısı 2000’i geçerken bu gemilerin % 95’i Türk bayrağı yerine yabancı bayrak taşır?
Neden 750 yolcu uçağımız varken tek bir yolcu gemimiz yok?
Yeni makalemde Kabotaj Kanunu'nun tarihsel anlamını, Mavi Vatan ile ayrılmaz bağını ve Türkiye'nin denizcileşme sürecindeki eksiklerini ele alıyorum.
Denizciliğin yalnızca donanma değil, ticaret filosu, limanlar, balıkçılık, tersaneler, eğitim, deniz kültürü ve mavi ekonomiyle birlikte bir bütün olduğunu anlatıyorum.
Kabotajın ikinci yüzyılına girerken Türkiye'nin yeniden denizlerle büyüyen, denizlerden güç alan ve denizlerde söz sahibi gerçek bir denizci devlet olabilmesi için atılması gereken adımları tartışıyorum.
Cumhuriyetimizin denizlerdeki bağımsızlık manifestosunun 100. yılını yürekten kutluyorum.
Yüce Türk milletinin Daha nice onurlu, başı dik denizcilik ve Kabotaj bayramları kutlamasını diliyorum.
https://t.co/YLvNizmiOA
NATO Zirvesi öncesinde Türkiye’ye yönelik emrivakiler peş peşe geliyor. Önce Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun eylül ayında açılacağı haberi Yunan basınında yer aldı. Günlerce tartışıldı, büyük yankı uyandırdı ancak Ankara’dan tatmin edici bir açıklama gelmedi.
Şimdi ise Kıbrıs’ta yeni bir çözüm süreci hazırlığının işaretlerini yine Rum basınından öğreniyoruz. Güney Kıbrıs’ta yayımlanan Politis gazetesinde yer alan haberlere göre BM Genel Sekreteri Guterres ve temsilcisi Holguin, 2017 Crans Montana sonrasında üçüncü kez adayı federasyon eksenine sürükleyecek yeni bir formül üzerinde çalışıyor.
Asıl dikkat çekici olan ise zamanlamadır. ABD, İsrail, Yunanistan ve GKRY son yıllarda Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine askeri, diplomatik ve enerji merkezli girişimlerini kesintisiz sürdürürken, tam da böyle bir dönemde yeni bir 5+1 formülünün gündeme gelmesi tesadüfle açıklanamaz. Daha da önemlisi, eğer doğruysa, Ankara’nın bu girişime kapalı olmadığı yönündeki haberlerin yine Rum ve Yunan medyasında yer almasıdır.
Ne yazık ki son dönemde Türkiye’yi ilgilendiren birçok kritik gelişmeyi kendi devlet kurumlarımızdan değil, Atina ve Lefkoşa basınından öğrenir hâle geldik. (2017 Crans Montana zirvesinde Ankara'nın adadan asker çekmeyi kabul ettiğini de Rum basınından öğrenmiştik.)
28 Şubat 2026’da başlayan İran-İsrail-ABD savaşında yaşananlardan ders almayanlar, 2004 Annan Planı ve 2017 Crans Montana süreçlerinde yapılan hataları tekrarlamaya çalışanlar, kısa vadeli çıkarlar uğruna geleceğimizi karanlığa gömmek isteyenlerdir. Bunun adı diplomasi veya müzakere değildir.
Bu süreç, Türkiye’nin son yıllarda AB, NATO ve ABD ile ilişkilerinde izlediği politikalardan bağımsız da değerlendirilemez. Ankara, jeopolitik açıdan son derece önemli bazı konularda karşı taraftan somut ve bağlayıcı kazanımlar elde etmeden sürekli yeni beklentiler üretmektedir.
SAFE, Gümrük Birliği, vize serbestisi, üyelik perspektifi ve savunma iş birliği başlıkları sürekli gündemde tutulurken Türkiye’den yeni tavizler talep edilmektedir. Bu arada 7 Haziran 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen küstah Türkiye Raporu’nda Mavi Vatan ve KKTC’nin ağır eleştirilerle hedef tahtasına oturtulduğunu; aynı günlerde Türkiye aleyhinde Amerikan Kongresinden de Doğu Akdeniz ve Kıbrıs'ı IMEC'in (Hindistan, Oratdoğu Avrupa Ekonomik Koridoru) deniz kapısı hâline getiren ABD-Yunanistan-GKRY-İsrail ortaklığını kalıcılaştıran Türkiye'nin deniz jeopolitiğini hedef alan Eastern Mediterranean Gateway yasa tasarısının da onaylandığını hatırlatalım.
Finansal baskı altında bulunan, her geçen gün büyüyen dış borç stokunu yeni borçlarla çevirmeye çalışan ve ekonomik kırılganlık yaşayan ülkemizin, masada vermeyeceği tavizleri vermeye zorlanabildiğine dair örnekler tarihimizde mevcuttur.
Rum basınına yansıyan bilgiler doğruysa masadaki teklif son derece tehlikelidir. Maraş, Güzelyurt ve Mesarya’nın bir bölümünün verilmesi, Türk askerinin zaman içinde çekilmesi, etkin ve fiilî garantörlüğün aşındırılması, adanın NATO şemsiyesi altında yeniden yapılandırılması ve Türkiye’nin limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açması gibi başlıklar konuşulmaktadır. Buna karşılık siyasi eşitlik, etkin katılım, ortak devlet, doğrudan ticaret ve benzeri vaatler sunulmaktadır.
40 köyün, bir ilçenin ve üç belediyenin Rumlara verilerek en az 100 bin insanımızın yurdundan edilmesine, KKTC topraklarının beşte birinin ve daha da önemlisi sulu tarım yapılan en verimli arazilerin, ayrıca yer altı su kaynaklarının büyük bölümünün Rum yönetimine bırakılmasına kim evet diyebilir?
Daha da önemlisi mesele yalnızca KKTC’nin kendisi değildir. Türkiye’nin deniz jeopolitiğinin ileri kalesi KKTC’dir. Doğu Akdeniz Mavi Vatan’ın amiral gemisi ise onun amiral karargâhı da KKTC’dir. Adadaki varlığımız, donanmamızın yarattığı caydırıcılığa eşdeğer stratejik bir caydırıcılık üretmektedir. KKTC’nin bağımsız varlığına halel getirecek, adadaki Türk askerinin geri çekilmesine yol açacak girişimler müzakere konusu değil, gündem konusu dahi olmamalıdır. KKTC’nin yalnızca Türkiye tarafından tanınması, bu tür süreçleri savunanların gerekçesi olamaz. Zira bunun anlamı, Anadolu’nun güneyden çevrelenmesine kendi irademizle onay vermektir.
KKTC yalnızca bir ada parçası değil, Türk dünyasının tek ada devleti, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ileri karakolu, güvenlik kuşağı ve stratejik derinliğidir. Kuzey Kıbrıs olmadan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kalıcı jeopolitik üstünlük kurması, deniz yetki alanlarını koruması, Kızıldeniz ve ötesine güç aktarımı yapması ve Mavi Vatan doktrinini sürdürülebilir kılması mümkün değildir.
KKTC’nin bağımsız egemen varlığı ve adadaki Türk askeri mevcudiyeti, Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarımızın korunmasının yanı sıra bölgedeki ticaret yollarının güvenliği ve Anadolu’nun güneyden savunulması açısından da kritik önemdedir.
KKTC, Türkiye için yalnızca bir dış politika konusu değil, doğrudan ulusal güvenlik, deniz jeopolitiği ve stratejik derinlik önceliğidir.
Bu nedenle bir yandan Mavi Vatan tatbikatları ve Mavi Vatan Teknofest gösterileri yapıp diğer yandan Mavi Vatan’ın merkezindeki en kritik jeopolitik mevziyi yeniden müzakere masasına koymak ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Annan Planı sürecinde de, 2017 Crans Montana görüşmelerinde de benzer tablolar yaşandı. Eğer bugün Rum basınında çıkan haberler doğruysa, üçüncü kez aynı tezgâha dönülmek istenmesi anlaşılır değildir.
Üstelik hem Türkiye hem de KKTC son yıllarda egemen eşitlik ve iki devletli çözüm konusunda son derece net açıklamalar yapmışken, federasyon eksenli yeni formüllerin yeniden gündeme taşınması ayrıca sorgulanmalıdır.
KKTC, Mavi Vatan’ın ayrılmaz bir parçasıdır. KKTC’nin zayıflatıldığı veya tasfiye edildiği bir senaryoda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki jeopolitik konumunu koruması da mümkün olmayacaktır. Tekrar hatırlatalım, Beşparmak Dağları’ndan KKTC ve Türk bayrakları indiğinde Ankara’da kimse rahat uyuyamaz.
NATO’nun yaklaşan 7-8 Temmuz Ankara zirvesinde Trump’ın hükümetimize yönelteceği iltifat bombardımanlarının karşılığında tani taviz taleplerine karşı da şimdiden hazırlıklı olmak durumundayız.
Bu notumuzu merhum Rauf Denktaş'ın sözleri ile tamamlayalım.
TÜRKİYEM DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? ÖZGÜRLÜK DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? BAĞIMSIZLIK DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? DEVLETİM DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ?
"Fransız genelevinde 20 yıldır çalışan bir kadın odasında intihar eder ve elindeki notta ben diğer fahişelerin bu işi para karşılığında yaptığını yeni öğrendim yazar.."
12 eylül öncesi ülkücü olan Nihat genç kendi tabiriyle darbe sonrasında ülkücülükten vazgeçişini üstteki fransız fahişenin hikâyesi ile anlatır.
Uzun zaman Ankara’da kiralık bir evde yaşamını sürdürdü üstad..
düşünceleri satın alınamayacak,değerlerinden vazgeçmeyecek biriydi..
hayatta iki Trabzon’luyu sevebilmeyi başardım;volkan konak ve Nihat genç..
“Geçtiğimiz ay DEM’ li Sırrı Süreyya rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı. ricali devlet dahil memlekette kim varsa hastane önünde kuyruk oldu. Memleketin en iyi lüks hastanesi Florance nightingale ve en iyi doktorları seferber edildi. Süreci ekranlardan dakika dakika verildi.
Yani son günleri dahil bir hıyrını görmediğini söylediği cumhuriyetin tüm imkanlarını dibine kadar sömürdü.
Okumak için Ankara’ya geldiğinde Cumhuriyetin sağladığı imkanlarla ilk defa bir ögünde 3 çeşit yemek yenildiğini tecrübe eden Sırrı ömrünü ona bu imkanları sağlayan cumhuriyete karşı savaşmakla geçirdi.
Teröristbaşına babam dedi, devletin yıkılması milletin bölünmesi için terör örgütünün siyasi kanadında yer aldı, PKK’ lı leşler için şehit kavramını kullandı, sözde Ermeni soykırımı dahil her meselede Türk milletine hasımlık güttü.
Bu hasımlıkları güderken vekil oldu, Meclis başkan vekili oldu. Teröristbaşına babam dedi, barış elçisi oldu. Postacılığını yaptığı terör örgütünün taleplerini kabul etmezsek örgüt tarafından öldürüleceğimizi ima etti ve ölüm haberini verecek başçavuşun evimize geleceğini söyledi. Tartıştığı Enver Ayseveri evine örgütü yığmakla tehdit etti. Bu haliyle sevimli adam oldu. Barış elçisi oldu.
Ömrü Cihangir’in sosyetik mekanlarında geçti. Bu şatafatlı hayatı yaşarken muhalif aydın!!! sayıldı.
Dün Nihat Genç abimizin entübe edildiği haberini aldık. Bir gün evvel hastaneye gitmiştik. Yenge hanım ve oğlu vardı.
Nihat abi bir kuzey fırtınasıydı. Doğru, deli, dolu.
Hayatını bu millet için yaşadı. Kalemi bu toprakların en güzel hikayelerini yazdı. Eyvallahsızdı. Yeri geldi seyyar satıcılık yaptı.
Bir gün akşam yürüyüşü yaparken, gel dedi şurda sana bir döner ısmarlayayım. Abi aç değilim dedim. O an göz göze geldik, Fatih dedi param var. Param var dediği buraya yazsam pek çok insana komik gelecek bir rakamdı. İçim sızladı. Kitaplarından dolayı biraz telif gelmişti.
Hayattaki mal varlığı bir evi oldu. Evi aldığında aramış ve o çocuksu heyecanıyla evim var artık Fatih demişti. Ev görmesine eşimle gittim. Evi nasıl bir heyecanla gezdirdiğini anlatabilmek için Nihat Genç olmam lazım.
Yazacak çok şey var. Ancak yazacak takatim yok.
Sırrı, Cihangirin sosyetik mekanlarında muhalif aydın??? rolü keserken Nihat abi Yüksel caddesinde Engürü kıraathanesinde oturuyordu.
Nihat abi biricik evladına iş bakarken Sırrının kızı ve damadı Alaçatıyı üstlerine yapıyordu.
Bu toprakların soylu çocuğu Nihat Genç hastanede entübe halinde. Tedavi gördüğü hastaneye gelip gidenler sadece dostları. Ne ricali devlet var ne mersedeslerle, makam şoförleriyle gelenler…
Bir tarafta Cumhuriyet için yaşayan ve yazan Nihat abi diğer yanda Sırrı… Bu turnusol mahiyetindeki iki hayat size bir şey anlatamıyorsa benim yazarak anlatmam imkansız. Ne yazalım, ne anlatalım…”
"Fransız genelevinde 20 yıldır çalışan bir kadın odasında intihar eder ve elindeki notta ben diğer fahişelerin bu işi para karşılığında yaptığını yeni öğrendim yazar.."
Alıntıdır..
Bir avuç yobaz gerici Arabist din hastası mutlu olsun diye memleketin altını üstüne getiren Arabist ülkücülere yazmiş bu yazıyı yazar.
Ahmet Alakuş..
ABD Büyükelçisi sosyal medya üzerinden kısaca şöyle buyurmuş:
“Irak, Suriye ve Türkiye Orta Doğu istikrarının merkezindedir. ABD, bu üç ülke arasında denge kurarak bölgeyi ortak refah ve düzene yönlendirmek istemektedir…Türkiye, Irak ve Suriye ile birlikte ABD’nin Orta Doğu düzeni kurma projesinde merkezi bir rol oynamalıdır.”
NATO zirvesine üç hafta kala ABD vites artırıyor. Adeta 2004’de ilan edilen BOP projesine bu kez açıkça saldırgan Siyonist paradigma ile devam niyeti ilan ediliyor.
Ancak o günlerde bugün arasında büyük bir fark var. ABD İran’da yenildi. Hürmüz Boğazını açamıyor. Bab el Mendeb’den donanmasını geçiremiyor.
Büyükelçiye hatırlatalım:
Türkiye, yalnızca Levant ve Anadolu ekseninde tanımlanabilecek bir devlet değildir. Türkiye; Akdeniz, Balkanlar, Karadeniz ve Kafkasya havzalarını birbirine bağlayan, aynı anda üç kıtaya açılan eşsiz bir jeopolitik merkezdir. Etki alanı sadece Batı Asya ile sınırlı değildir.
Nil, Tuna, Dinyeper (Özi), Dinyester (Turla), Don ve Volga havzalarına kadar uzanan geniş bir tarihî ve stratejik derinliğe sahiptir.
Bu nedenle Türkiye’yi yalnızca Irak-Suriye eksenindeki sorunlara indirgemek, onu Batı Asya’nın bitmeyen çatışmalarına mahkûm etmek anlamına gelir. Böyle bir yaklaşım, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye için oluşturduğu çok yönlü ve dengeli dış politika mirasına aykırıdır. Atatürk Türkiye’si, herhangi bir büyük gücün bölgesel planlarının aracı değildir. Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bağımsız bir jeopolitik aktördür.
Bugün Türkiye’nin önüne konulan en büyük tuzaklardan biri, onu yeniden Ortadoğu’nun mezhep, etnik kimlik ve vekâlet savaşları girdabına çekmektir. Türkiye’nin stratejik ufku bundan çok daha geniştir. Türk dış politikası, Balkanlar’dan Orta Asya’ya, Karadeniz’den Akdeniz’e, Kafkasya’dan Afrika’ya uzanan çok boyutlu bir perspektife sahip olmak zorundadır.
Eğer Amerika Birleşik Devletleri bölgede Türkiye’nin dengeleyici etkisinden yararlanmak istiyorsa, öncelikle Türkiye’nin Mavi Vatan’daki meşru hak ve çıkarlarına saygı göstermelidir. Doğu Akdeniz, Ege ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti başta olmak üzere Türkiye’nin egemenlik, güvenlik ve deniz yetki alanları konularındaki hassasiyetleri göz ardı edilerek stratejik ortaklıktan söz edilemez.
ABD, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye karşıtı politikalarına verdiği siyasi ve askerî desteği gözden geçirmek, bu aktörlerin bölgede oluşturduğu gerilim ve kutuplaşmayı teşvik eden tutumlarına son vermeden Türkiye ‘ye öğüt veremez.
Daha da önemlisi, Washington yönetimi kendi Kongresi’nde ve Senatosu’nda yıllardır beslenen Türkiye karşıtı siyasi atmosferi değiştirmeden, Türkiye’den bölgesel istikrarın taşıyıcısı olmasını bekleyemez. Bir yandan Türkiye’yi stratejik ortak olarak tanımlarken diğer yandan Türkiye’ye yönelik yaptırım tehditlerini, silah ambargolarını, Doğu Akdeniz’de askerî dengeyi bozacak silahlandırma politikalarını ve düşmanca söylemleri sürdürmek ciddi bir çelişkidir. Büyükelçinin dile getirdiği beklentiler ile ABD’nin sahadaki ve siyasi sistemindeki uygulamaları arasında açık bir uyumsuzluk bulunmaktadır.
Ayrıca bölgede kalıcı barış ve refahtan söz edilecekse, bunun ön şartı İsrail’in mevcut saldırgan ve yayılmacı politikalarının sınırlandırılmasıdır. Gazze’de yaşanan soykırım ve uluslararası hukuku hiçe sayan Batı Şeria, Lübnan ve Golan’daki saldırgan uygulamalar devam ettiği sürece Ortadoğu’da kalıcı istikrarın tesis edilmesi mümkün değildir.
İsrail’in eylemlerini koşulsuz destekleyen bir devletin yaklaşımı ile bölgesel barış çağrısı yapmak kendi içinde tutarsızdır.
Çökmekte olan ve bu süreçte İsrail ile her alanda birleşen hegemonun çıkarları uğruna Türkiye’yi yeniden Batı Asya’nın kanayan fay hatlarına karıştırmak ne bölge halklarının ne de Türkiye’nin çıkarlarına hizmet eder. Türkiye bu tuzağa düşmeyecektir.
Bu tuzağa belli kesimler düşse bile millet düşmeyecektir.
@ali_necip_baksi Bu yazı rahmetli Nihat Genç'i gerçekten tanıdığım ve Veryansın'ı izlemeye başladığım yazı olmuştu. Mücadele böyle bir şey işte. Nerede, ne zaman, kime dokunacağını bilmeden, bildiğin doğruları anlatmak çok önemli. Ruhu şad olsun 🤍
20.000'e yakın genç için şu an hayat bir belirsizlikten ibaret.
Bilgi Üniversitesi'nde okuyan binlerce öğrenci dün gece artık bir üniversiteleri olmadığını öğrendi.
Kağıt üstünde bu çocuklar garantör üniversite olan Mimar Sinan GSÜ'nde devam edecekler.
Peki, bu o kadar kolay mı?
20.000 öğrenci olduğu söyleniyor.
Bu MSGSÜ için de cok zor olacak.
Arap saçına çevirdikleri Türk eğitim sistemi yetiştiren değil, gençleri öğüten bir değirmen haline geldi.
Çok üzülüyorum.
En çok gençlerimize üzülüyorum.
Onların hayaller kurma özgürlüğünü öldüren herkesten nefret ediyorum.
Nowadays, attacks against Türkiye’s Mavi Vatan doctrine on political and legal platforms are intensifying, driven primarily by Greek and Israeli circles.
The real problem in the Eastern Mediterranean is not Türkiye’s defense of its maritime rights. The real problem is the attempt to imprison a continental state with the longest coastline in the Eastern Mediterranean within narrow coastal waters through maximalist maps and politically manipulated interpretations of international law promoted by Greece and the Greek Cypriot administration, with direct support from the EU, the United States, and Israel.
They want Türkiye to capitulate to the so-called Seville Map.
The so-called Seville Map is not international law. It is a politically motivated academic fantasy designed to trap Türkiye behind a handful of small islands.
No serious maritime strategist or legal expert can credibly explain how tiny islands located just miles off the Turkish mainland could generate massive maritime zones capable of imprisoning an entire coastline extending more than 1,000 miles.
Geography, equity, and maritime reality simply do not support such absurdity.
Even the EU itself never officially adopted the Seville Map as legally binding because its maximalist claims contradict both equity and common sense.
At the same time, those lecturing Türkiye about “international law” conveniently remain silent on the militarization of the Eastern Aegean islands in violation of international treaties; attempts to usurp the sovereign rights of the Turkish Cypriots and the transformation of the Eastern Mediterranean into a geopolitical frontline through anti-Türkiye alliances and blocs.
Türkiye is not “claiming the Mediterranean.” Türkiye is defending the Mavi Vatan against encirclement strategies designed to cut Anatolia off from the sea.
History has repeatedly shown what happens to nations that lose maritime access, energy security, and strategic depth.
Maps drawn for political fantasies cannot change geography.
Nor can propaganda erase Türkiye’s continental shelf realities, sovereign rights, and legitimate security interests.
Türkiye cannot and will not accept the maritime version of the Treaty of Sèvres imposed in the 1920s.
For Türkiye, this is not a matter of preference but of geopolitical survival in a zero-sum strategic environment.
Bugün, MİLGEM’in babası, Cumhuriyet Donanmasının millîleşme ve nitelik sıçramasının baş mimarı, 20. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’in aramızdan ayrılışının 8.yıldönümü.
Amiral Örnek, Cumhuriyet Donanmasına kabiliyet ve vizyon kazandıran, Türk denizcileşmesinin itici gücüdür. Mavi Vatan’a adanmış bir irade, sarsılmaz bir duruş, seçkin bir liderlik örneğiydi. Dürüstlüğü, tevazusu ve stratejik bakışıyla yalnız bir komutan değil, aynı zamanda müstesna bir devlet adamıydı.
Türk deniz gücünü yerli imkânlarla Mavi Vatan’ın ötesine taşıma kararlılığının bedelini, 2007 sonrası FETÖ ve işbirlikçilerinin kurduğu kumpaslarla, 3,5 yıl özgürlüğünden mahrum bırakılarak ve ardından yakalandığı amansız hastalıkla ödedi. Fakat mirası dimdik ayaktadır.
MİLGEM’in Ada sınıfı korvetleri ve İstif sınıfının ilk gemisi TCG İstanbul bugün görevdedir. İsmini verdiği ve projelerini başlattığı Atmaca füzeleri ve Akya torpidoları suüstü gemilerimiz ile denizaltılarımızda görev başındadır.
Amiral Örnek Atatürk’ün “Denizcilik Türk’ün büyük ülküsü olmalıdır” direktifinin kararlı uygulayıcısıydı.
Bugün fiziken aramızda değil; ancak düşünceleri, eserleri ve mirasıyla yaşamaya devam ediyor.
Başta Amiral Özden Örnek olmak üzere, kumpas süreçlerinde ağır bedeller ödeyen tüm denizcilerimizi rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.
Onun adı yalnızca Cumhuriyet Donanmasının değil, bin yıllık Türk denizcilik tarihinin şeref hanesine yazılmıştır. Çünkü Mavi Vatan, uğruna bedel ödeyen evlatlarını asla unutmaz.
ilk kez Oramiral Vural Bayazıt döneminde 93’lerde gündeme gelen Milgem adıyla anılan ve çeşitli sebeplerle durdurulan projeyi 2003 yılında hayata geçiren ve Türkiye’yi, kendi gemisini dizayn ve inşa eden 14 ülke arasına sokan, TCG Anadolu ve İstif Sınıfı Firkateyn projesinin sahibi Donanmanın Altın Çocuğu Özden Örnek Amiraldir. Türk Donanması’nı millileştirip dünya ligine çıkartan en önemli şahsiyet olan Özden Örnek’ten Abd, küresel ihanet çetesi Fetö eliyle intikamını alarak Türk Denizciliği’nin ilerlemesini durdurmak amacıyla Ergenekon ve Balyoz davaları ile hedefe koyulmuş ve firari Fetöcü savcı Zekeriya Öz tarafından Darbe Günlükleri isimli sahte belgelerle tutuklanıp 3,5 yıl hapis yatırılmıştır. Dünyanın hiç bir devletinde kendi değerlerine böylesine bir ihanet görülmemiş ve Özden Örnek amiralin hastalanarak ölümüne sebebiyet verilmiştir.
Türk milleti ve donanmanın asil evlatlarının kendisine vefa borcu vardır!
İhanetlerin hesaplarının sorulması fikirlerin yaşatılması ve çabaların sürdürülmesi ile mümkün olacaktır.
Değerli anısı önünde saygıyla eğiliyor ve söz veriyoruz. Ruhu şad olsun.
#ÖzdenÖrnek
Kut’ül-Amare...
Adını bile unutturdular sana!
Bak kardeşim…
Bu topraklarda sana neyi öğrettiler?
Çanakkale’yi yarım yamalak, Sakarya’yı, Kocatepe'yi biraz…
Peki ya Kut? Yok!
Çünkü Kut anlatılırsa, Türk milletinin yenilmez iradesi hatırlanır!
Halil Kut Paşa çıkıyor, gözünün içine baka baka söylüyor,
"Bugün Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı gündür!"
Bu laf öyle masa başı lafı değil!
Bu laf açlıktan kaburgası sayılan askerin, çıplak ayağıyla bataklıkta direnen Mehmetçiğin lafı!
Kime karşı?
Dünyanın efendisi zanneden İngiliz’e!
Karşında kim var?
Charles Townshend
Ve arkasında koca imparatorluk!
Ama ne oluyor?
Aç kalıyorlar,
Kaçamıyorlar,
Yardım gelmiyor,
Ve sonunda… diz çöküyorlar!
300 yılın tokadı
Halil Paşa diyor ki,
"İngiliz tarihinde böyle bir felaket yazılmamıştır."
Bu ne demek biliyor musun?
"Sizi ilk kez biz durdurduk!" demek!
Ama sana ne yaptılar?
Bu zaferi alıp tarih kitaplarımızdan sildiler, bayramını kaldırdılar, çocuklara anlatmadılar... (1952 NATO üyeliğinden sonra)
Çünkü Türk milleti şunu öğrenirse korkarlar. "Biz istersek, biz irade koyardak dünyanın en büyüğünü bile yeneriz!"
Gerçek mesele bu!
Kut sadece bir savaş değil…
Sabırdır. İradedir. Teslim olmamaktır!
Ve en önemlisi...
Kendi gücünü hatırlamaktır!
Ey Türk milleti!
Kut’ü, Çanakkale'yi, Sakarya'yı unutursan sana "yenilirsin" derler!
Ama hatırlarsan…
Tarihi yeniden yazarsın!
Kut’ül-Amare, unutulan değil, unutturulan zafer! 13 İngiliz generalini, 481 subayını, 13.300 erini teslim alan büyük Türk kahramanlarına selam olsun. Ruhları şad olsun.
#KutülAmare
#NeMutluTürkümDiyene
KONU BAŞÖRTÜSÜ DEĞİL
GATA Gülhane Askeri Tıp Akademisi
"Ben 2000 yılında general oldum ve ordunun üst düzey yöneticiliğinde bulundum.
2006 yılında tümgeneral oldum ve komutanlığa getirildim.
GATA nın bu duruma gelmesinde başörtüsü yada FETO gibi sebeplerden hiçbiri doğru değil.
GATA komutanlığı dışında 2006-2011 yılları arasında orduyu yöneten en üst düzey komutanlar ile lise yıllarından kalma dostluğum olduğu için planların ne olduğunu biliyorum.
2011 yılındaki GATA çok üst düzey bir tıp merkezi olmasının yanı sıra biyo güvenlik 3 laboratuvar çalışmaları,
akıllı beyin ameliyathaneleri, katı metal tıbbi tasarım merkezleri,
2500 den fazla deney hayvanının bulunduğu
8 katlı araştırma merkezi,
patlayıcıya maruz kalan deney hayvanını nasıl yaşatacağının eğitimini alan harp cerrahları ile ve bizzat çatışma bölgesinde muhariplerin yaşadığını yaşayan harp psikiatrisleri ile
kurum dünyadaki benzeri askeri sağlık eğitim kurumlarının en iyisiydi.
Bunu ben değil 2010 yılında komutan olarak katıldığım,
132 ülkenin iştirak ettiği Malezya'daki uluslarası askeri tıp kongresinde ABD'li, Fransız ve diğer ülke temsilcileri ifade etti.
Veliaht prens tarafından kabul edildik.
Böyle başarılı bir kuruma birileri müsaade edemezdi.
İçeriden FETO ile ele geçirilmeye çalışıldı.
Çünkü GATA ele geçirilirse ordu ele geçirilecekti.
Ancak geleneği olan kurum ve hocalar direndi.
Bu sırada Genelkurmay personel ve istihbarat başkanlığı ile askeri yargı FETO tarafından ele geçirilmişti.
Buna rağmen 2011 yılına kadar kuruma hakim olamadılar.
Saldırının büyüklüğü saldıranların zamanın iktidarından sonsuz destek almasından kaynaklandı.
Ama sorun sadece FETO değildi. Öyle olsa 2016 hain kalkışmasından sonra FETO temizlenir üçte ikisi bu musibete bulaşmamış personel ile yola devam edilirdi.
Ancak önceden yapılmış planlarla kurum alel acele sivilleştirildi.
Askeri öğrencilerin üniformalarını meydanda yaktılar.
Unutmamak gerek
İngilizler 1918 de İstanbul'u işgal ettiklerinde Darüfünun Eminine dikte ettikleri koşullardan ikisi :
askeri tıp öğrencilerinin sayısının 30 ile sınırlandırılması ve
bu öğrencilerin askeri üniforma giymemeleriydi.
Tarih tekerrür etti ama İngilizler eliyle değil,
muktedirlerin akıl vericisi olan emekli tuğgeneral. Şimdiki Sadatcı Adnan Tanrıverdi eliyle.
Bu zatı muhteremin ömrü ABD de geçmiştir.
Konu başörtüsü değil."
TEŞEKKÜRLER
GATA'ya her gittiğimde ülkemin tam donanımlı askerlerimiz için varolan bu hastane için üzülüyorum. Vatanı için canlarını feda eden askerlerimizin özel bir hastanesinin olmayışı beni gerçekten çok üzüyor. Vatan bekleyen askerlerimiz hasta olduklarında gereken ilgiyi göremiyorlar. Bu hastane tekrar Askeri Hastane olmalıdır. Askerlerimiz bu vatanın bekçileri dir. Değerleri herşeyin üstünde olup gereken yapılmalıdır. Acilen yapılmalıdır. Saygılarımla.
ABD’nin NATO’dan çıkması ve Türkiye’ye saldırısında İsrail’e yardım etmesi konusu günlerdir tartışılıyor.
Bu durum bana 1919 Paris Konferansı’nda İngiltere’nin ve ABD’nin Yunan’ı Türk’ün üzerine salmasını hatırlatıyor.
Birinci Dünya Savaşı öncesi, 1914’e gelindiğinde İngiltere ağır borç yükü altındaydı ve yükselen Almanya’yı ortadan kaldırmak için Büyük Savaş planlandı. Fransa batıdan, Rusya doğudan saldıracak ve Almanya yok edilecekti. İngiltere Savaşı kazandı ama bu bir Pirus zaferiydi. Sonuçta imparatorluk yıprandı, maliye iflas etti ve uzun bir çözülme sürecine girdi. Böylece ortaya çıkan boşluğu yükselen hegemon ABD doldurdu.
Buna rağmen Londra 1919’da Yunanistan’ı vekil olarak kullanıp Anadolu’ya sürdü. Ancak Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde Türk milleti bu oyunu bozdu. Önce Sakarya, sonra Dumlupınar ile sahadaki zafer Mudanya Ateşkes Antlaşması ve ardından Lozan ile siyasi sonuca dönüştü ve Yunan ile İngiltere Anadolu’dan sökülüp atıldı.
Bugün de 107 yıl sonra aynı tarihsel çizginin benzer bir safhasındayız. Borç yükü altında ezilen ABD, Çin’in yükselişini durduramıyor ve İsrail’in vekili gibi hareket ediyor. Bu ikili İran karşısında 40 günü aşan süreçte siyasi hedeflerinin hiçbirini gerçekleştiremedi. Hürmüz ve Bab El Mendeb’in kontrolünü dahi kaybetti .
Sahada gördüğümüz tablo son skandal kurtarma harekâtından sonra daha da dibe vurdu. ABD ve İsrail’in elinde esas olarak sadece havadan kullanılan ateş gücü var, fakat bu güç tek başına ne askeri ne siyasi sonuçlar üretmeye yetmiyor. Sürekli siviller ölüyor.
İşte bugün de benzer bir senaryo tartışılıyor. İsrail’in yeni hedefi Türkiye ve ABD’nin İsrail’e yardım etmek için NATO’dan çıkacağı tartışması sürüyor.
ABD’nin İsrail-Türkiye çatışmasında NATO Antlaşması’nın 5. maddesini uygulamamak ve İsrail’in yanında Türkiye’ye saldırmak için NATO’dan çıkmasına ihtiyacı yok ki. ABD bunu istediği şekilde zaten yapabilir zaten yapıyor da. Hele Trump döneminde bunu yapmak çok daha kolay. Diplomatik Görüşmeler devam ederken görüştüğü ülkeye saldıran bir ülke NATO Antlaşması’na uyar mı?
Türkiye’de pek çok kurum ve kişi NATO ve ABD gerçeğini görmezden gelmeye devam ediyor. ABD ve İsrail Türkiye’de ancak şunları yapabilir: Ekonomik dengemizi bozabilir,
Siyasete müdahale edebilir, kumpas kurabilir ve son tahlilde savaşta havadan ateş gücü yağdırabilir.
Ancak sonuçta elde edecekleri kayıplar çok ama çok büyük olur. Böyle bir süreçten sonra Türkiye yeni kurulan dünyada jeopolitik perspektifte yerini çok daha sağlam alır.
Kısacası 100 yıl önce çöken imparatorluk İngiltere, Yunanistan’ı kullanarak Anadolu’da sonuç almaya çalıştı ve başarısız oldu. Bugün ABD İsrail üzerinden benzer bir strateji izliyor. Bu iki tablo birçok açıdan örtüşüyor ve en çok da sonuçları itibarıyla örtüşecek. O dönemde İngiltere geriledi, yerini ABD aldı. Bugün ise ABD geriliyor, Çin yükselmeye devam ediyor, Rusya ve İran direnç gösteriyor. ABD ve İsrail ise sahada sonuç alamayan, büyük ölçüde havadan vuran bir çizgiye sıkışmış durumda, sadece çöküşlerini hızlandırıyorlar.
Bir hatırlatma yapalım.
Tarihte Anglosakson hegemonyaya tokat atabilen en büyük ulus Türkler olmuştur.
Çanakkale’den Kut ül Amare’ye Kurtuluş Savaşından Lozan’a yokluklar içinde bile olsak onları yendik.
Yeter ki biz içeride adam olalım, birlik olalım ve Mustafa Kemal’in rotasını takip edelim.
Tanrı kimseyi Türklerle savaştırmasın.
Sözcü televizyonunun, İçinizden Biri yayınında Ekrem İmamoğlu'nun içeri alınmasına 19 Mart depremi demesinin, 6 Şubat gibi bir felaketi yaşamış bu ülkenin insanına, hafızasına ve kendisine #çokaçık bir şekilde hakaret olduğunu düşünüyorum.
Amerika tarihinin en büyük çıkmazında olabilir. Kimse çıkmazın büyüklüğünün farkında değil.
Herkes 82. Hava İndirme Tümeni'nin intikal emrini konuşuyor. Ben İran'ın ateşkes şartlarına bakıyorum.
Çünkü o şartların içinde Amerika'nın neden çıkışı olmadığı yazıyor.
Anlatıyorum.
Netanyahu sürekli Trump'a "Anlaşma yok İran'ı daha sert vur" diyor.
Suudi Prensi Selman aynı şeyi söylüyor. "Durmayın. Sert vurun."
Bugün Fox News son dakika olarak duyurdu.
82. Hava İndirme Tümeni komutanı ve karargah ekibine Orta Doğu'ya intikal emri verildi.
Kharg Adası'nın işgali ve Hürmüz Boğazı'nın kontrolü masada.
Aynı anda ABD İran'la ateşkes görüşmeleri yürütüyor.
Bir eliyle asker gönderiyor. Diğer eliyle müzakere ediyor.
Bu çaresizlik.
Neden mi çaresizlik?
İran'ın ateşkes şartlarından biri şu:
"Hürmüz Boğazı için İran'ın çıkarlarını gözeten yeni bir protokol yazılacak. Geçiş koşulsuz olmayacak."
Bu cümleyi bir daha okuyun.
İran Hürmüz'de yeni kurallar istiyor.
Araghchi açıkça söyledi: "Geçiş koşulsuz olmayacak. İran ve bölgesel çıkarlara uygun şartlar altında yapılacak."
Prens Selman'ın neden "İran'ı daha sert vur" dediğini şimdi anladınız mı?
Şu an Hürmüz'de bazı geçişler için yuan şartı gündeme geliyor.
Eğer ateşkes İran'ın şartlarıyla olursa bu kalıcı hale gelir.
Bunun ne demek olduğunu anlıyor musunuz?
Suudi Arabistan yarın "petrolümü dolar karşılığında satmak istiyorum" dese bile İran itiraz edebilir. Çünkü boğazın kontrolü İran'da.
Petrodolara yapılmış en büyük darbe bu olur.
1974'ten beri petrol dolarla satılıyor. Ve şimdi o sistem İran'ın eline geçmek üzere.
Amerika buna izin verebilir mi?
Veremez.
Çünkü petrodolar biterse Amerika istediği gibi borçlanamaz. 39 trilyon dolarlık borcu çeviremez. Hegemonya biter.
O yüzden Hürmüz'ü güçle almaya çalışıyor.
Ama güçle alırsa ne olacak?
İran Meclis Başkanı cevabı verdi.
"Bundan sonra enerji altyapımıza yönelik herhangi bir saldırıda bölgedeki tüm enerji tesisleri, tuzdan arındırma tesisleri ve bilgi iletişim altyapısı meşru hedef olacaktır."
Bu sözü bir daha okuyun.
İran Hürmüz'ü kaybettiğini anladığı an bölgedeki her şeyi vuracak.
Suudi Arabistan'ın rafinerileri vurulacak. Katar'ın LNG tesisleri vurulacak. BAE'nin terminalleri vurulacak. Tuzdan arındırma tesisleri vurulacak. IT altyapısı vurulacak.
Hepsi İran füze menzilinde.
Sonra ne kalacak?
Boğaz açık. Gemiler geçebiliyor. Ama nereye gidecek? Rafineri yok. Terminal yok. Yükleme noktası yok.
ABD Hürmüz'ü niye açmak istiyor?
Petrol gemileri güvenle geçsin diye.
Petrol altyapısı kalmayınca gemiler ne taşıyacak?
Hiçbir şey.
Peki ABD geri çekilirse?
İran Hürmüz'de kalıcı üstünlük sağlar. Geçiş şartlarını İran belirler.
Ve Ray Dalio'nun dediği gerçekleşir. 1956'da İngiltere'nin Süveyş'te başına gelen Amerika'nın başına gelir.
"Bu ülke artık güçlü değil" algısı oluşur. Müttefikler uzaklaşır.
Bakın çıkmazı görüyor musunuz?
Güçle almaya çalışırsa: Körfez'in altyapısı küle döner. Elinde boş boğaz kalır. Amerika'ya güven azalır.
Geri çekilirse: İran Hürmüz'ü kontrol eder. "Bu ülke artık güçlü değil" algısı oluşur. Hegemonya biter.
İki yol. İkisi de felaket.
Ve bence bu savaşa girmekle Amerika kaybettiğini zaten ilan etti.
Çünkü kazanan belli.
Çin, İran ve Rusya.
Nasıl mı?
Çin İran'a askeri destek veriyor. Füzelerindeki GPS Çin kaynaklı. Hürmüz'de yuan şartı Çin'in işine yarıyor. Petrodolar zayıfladıkça yuan güçleniyor. Amerika zarar verdiği her müttefiki Çin'in kurduğu sisteme itiyor.
Rusya savaş uzadıkça kazanıyor. Ortadoğu enerjisi çöktükçe dünya Rusya'nın gazına ve petrolüne muhtaç kalıyor. Fiyatlar yükseliyor. Tek kurşun atmadan. Rusya zenginleşiyor.
İran acı çekiyor evet. Ama dayandıkça güçleniyor. Hürmüz kozunu elinde tuttuğu sürece masada en güçlü kart onda.
Üçü de akılla kazanıyor. ABD güçle kaybediyor.
Çünkü mesele askeri güç değil. Mesele matematik.
Kapıyı alsan bile bina yanıyorsa kapıyı tutmanın anlamı yok.
Bu benim şahsi analizim.
Savaşla ilgili tüm gelişmeleri ve analizleri buradan paylaşıyorum.
Sen bu konu hakkında ne düşünüyorsun?