@nedimsener2010 Tuvalet terliğinin de çeşitleri var.Sanırım umumî tuvalet terliğinden bahsediyor.Versin oyunu tabii yakışanı yapmış olurlar .Ne de olsa çobanın oyuyla onların oyu aynı değil..
BANYAS VE REYHANLI KATLİAMLARI NEDEN YAPILDI?
THKPC lideri terörist başı Mihraç Ural’ın MİT ve Suriye İstihbaratının ortak çalışmasıyla yakalanması bir devrin kapandığını gösteriyor.
O, “mezhepçi direniş ekseninin” sembolik bir aparatıydı.
Mihraç Ural, 1980 darbesinden sonra diğer pek çok sol terör örgütü gibi merkezini Suriye’ye taşıyarak Esat rejiminin himayesine girmişti. Böylece 40 yıl boyunca bir yandan Türkiye’ye yönelik terör saldırılarını organize edip, diğer yandan Esat rejimi adına muhalifleri sindirme görevini yerine getirebilmişti.
Fakat asıl vazifesini 2013 yılında icra etti.
Suriye’de diktatörlüğe karşı başlayan halk ayaklanmasının ikinci yılında muhalifler ülkenin yaklaşık yüzde 70’ini kontrol altına almış, rejimin yıkılmasına ramak kalmıştı. Beşar Esat’ın kurtulması için artık bir mucize gerekiyordu.
Ve kirli plan devreye sokuldu.
Suriye’nin kıyı şehri Tartus’un Banyas ilçesinde etrafı Alevi köyleriyle çevrili bir Sünni yerleşimi olan Beyda’da Mihraç Ural ve Esat’ın şebbihaları 2 Mayıs 2013 tarihinde korkunç bir katliama imza attılar.
Çoğu çocuk ve kadın 248 kişi vahşi yöntemlerle öldürüldü. İnsanların uzuvlarını kesme, derilerini yüzme, çocukları bıçaklarla doğrama, kadınlara tecavüz ederek öldürme ve evlere doldurup yakma şeklinde gerçekleşen katliam iki gün sürdü.
Bu sadece rejime boyun eğmeyen bir köyün cezalandırılması değildi. Özellikle ibret olsun diye ölümler dehşetli bir şekilde gerçekleştirilmişti.
Olayın duyulması Suriye’de derin bir sarsıntıya sebep oldu. Böylece bir diktatörlüğe karşı başlayan halk isyanı mezhep savaşına dönüşüyordu.
Lakin bu kirli oyunu tezgâhlayanlar için yeterli değildi. Sekiz gün sonra Esat’ın istihbarat örgütü Muhaberat’ın emriyle Mihraç Ural bu defa Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde katliam gerçekleştirecekti. 53 kişi korkunç bir şekilde can verdi.
Reyhanlı da özel olarak seçilmişti. Çünkü Suriye’ye açılan kapı Cilvegözü buradaydı ve savaşın mağduru yüz binlerce insanın ilk ağırlandığı yer Reyhanlı’ydı.
Bir başka özel durumu daha vardı. Hatay’ın Samandağı ve Defne gibi ilçelerinin aksine nüfusunun neredeyse tamamı Sünni’ydi.
Böylece Esat’ın efendileri kurguladıkları mezhep savaşını Türkiye’ye taşıyabileceklerini gösterdiler. Hedefleri Türk Devleti’ni hafızasındaki Maraş ve Sivas faciasını hatırlatarak korkutmak ve muhaliflere destek vermekten vazgeçirmekti.
Türkiye bu şantaja boyun eğmedi. Ne muhalifleri desteklemekten ne de savaş mağdurlarına kucak açmaktan vazgeçti.
Ancak Suriye’de hedeflenen şey olmuştu. İran, Suriye’deki Alevi-Sünni gerilimini kendi etki alanındaki örgütleri seferber etmek için kullandı.
İran’ın uzun bir süredir ayaklanmayı bastırmak için sahada olduğu biliniyordu. Ancak Devrim Muhafızı komutanlarından Tümgeneral Hasan Şateri’nin Halep’teki birliklerini ziyaretten dönüş yolunda öldürülmesiyle Suriye’deki varlığı kesinlik kazanmıştı.
Hizbullah 19 Mayıs günü Lübnan sınırındaki Kusayr’a girerek on binlerce kişinin göç etmesini sağladı ve savaş boyunca burayı ana karargâhı olarak kullandı.
Peşinden İran’da mülteci olarak yaşayan Şii Afganlar Devrim Muhafızlarının koordinasyonunda Suriye’ye savaşmak üzere geldiler ve Fatimiyyun Tugayı adıyla örgütlendiler. Pakistan’dan getirilen Şii milisler ise Zeynebiyyun adıyla Suriye’de görevlendirildi. Irak’tan getirilen Ketaib Hizbullah, Nuceba, Asaibül Hak gibi örgütlerle birlikte Esat rejimine destek veren militanların sayısı 100 bini buldu.
Esat’ın dağılan ordusundan geriye kalanların sayısının 30 bin civarında olduğu düşünülürse, mezhep savaşı için İran eliyle örgütlenen milislerin sayısal önemi daha iyi anlaşılır.
Mihraç Ural gibi aparatlar eliyle başlatılan mezhep savaşı Beşar Esat’a tam 11 yıl daha ayakta kalma şansı verdi.
Ancak her kötülüğün bir sonu var.
Ural’ın elleri kelepçeli haldeki fotoğrafı sadece bir katilin ibretlik sonunu değil, etnik ve mezhep temelli kirli oyunların ve anti-Siyonizm maskesiyle tezgâhlanan eli kanlı eksenlerin de çöktüğünü ilan ediyor.
Murat Özer, Akşam Gazetesi.
Ne kadar kolay bir bakana bile iftira atmak, sayın bakanı açıklama yapmak zorunda bırakıyorlar üstündeki iftirayı temizliyor.
Ailesi var eşi var akrabaları var üç beş kendini bilmez gazeteciyim diyen güruh çıkmış işkembesinden bir şey sallıyor.
Bu X Platformlarına toptan erişim engellense X diye bir uygulama olmasa cezaevine giren insan sayısı azalır yav.
“Fatma Betül Sayan Kaya yalnız mıydı?”
İsmail Kılıçarslan: Recep Tayyip Erdoğan bir çınar. ‘Çekilin bakalım o çınarın arkasından da kilonuz kaç ona bakalım’ dediğimde çok kızmışlar bana, haberi geldi. Saklanmayın Erdoğan’ın arkasına. 118 bin lirayı bir araya getiremeyecek 50 milyon insan, ‘Allah’ım Erdoğan’a güç kuvvet ver’ diye dua ediyor. Hem de hiçbir menfaat beklemeden. Devlet Denetleme Kurulu sonuçta bulacak seni. Dolayısıyla bulmadan önce delikanlı gibi AK Parti'ye son bir borç öde ve kendini ele ver
#ErsinÇelik @kilicarslan_is #Siyaseten
‼️Muhafazakar ve Seküler “sosyoloji” farkı…
Fatma Betül Sayan Kaya hakkında bir iddia ortaya atıldı. Kamunun kahir ekseriyeti muhafazakar camiadan oluşan bir kısmında infiale ve büyük tepkilere yol açtı.
Muhafazakar camia, milletin malına göz koyanın en ağır şekilde cezalandırılmasını , hangi mahallenin mensubu olmaksızın istedi.
Saatler içinde istifa mekanizması devreye girdi ve Sayan Kaya istifa etti.
Sayan Kayanın ait olduğu Ak Parti ve Muhafazakar cemiyetlerden zerrece bir savunma tepkisi gözlenmedi. Deyim yerinde ise “BABAMIZ OLSA FARK ETMEZ” denilere ağır ceza talep edildi.
Bir de, son bir yılda CHP’li belediyelerin içinde bulunduğu “sex, kara para, yolsuzluk, casusluk, taciz, hırsızlık, irtikap, ihaleye fesat” dosyalarında ki parti tabanının ve liderinin canhıraş namusunu kefil edercesine savunma refleksi …. Rezalet
Gerçekten bir kez daha ve bir kez daha ait olduğum ideolojiye , doğup büyüdüğüm mahalleye , bize verilen öğretilere , büyüklerimizin nasihatlerine hayran kaldım ve bu haklı gururu yaşıyorum …
Bu hak yolun tüm dava neferlerine şükranlarımla … İyiki Varsınız…
Kemalizm’e inananlara göre;
-M. Kemal’in, ilâh derecesinde(!) üstün bir varlık olduğuna inanmak,
-Müslümanlara kayıtsız-şartsız düşman olup, onlarla ölümüne savaşmak,
-Onun içtiği rakıyı sofrasında bulundurmak. Sağlık problemi yoksa, içmek. Sağlık problemi olmadığı halde içmiyorsa, sıkıntı var demektir!
-Devlet malını çalmak,
-Hacca gitmeyi, “Sırtımızdan hançerleyen Araplara para yedirmek” olarak görüp, gitmemek!
-“Araplar sırtımızdan hançerlerken”(!); sanki, Batılılar, ‘İstiklal Savaşı’nda bizi onların hançerlerinden kurtarmış gibi(!) hafta sonları Yunan adalarına kahvaltıya gitmek. Senelik izinleri ise diğer Avrupa ülkelerinde geçirmek!
-40 senede 40 bin şehid vermemize sebep olan terör örgütünü 40 sene boyunca besleyen, silahlandıran ülkelere kucak açmak. Hattâ her ortamda onları övmek. Ama, “Araplar sırtımızdan hançerledi” sakızını ağızdan hiç çıkarmamak.
-Bir iş yerinin girişinde Arapça levha varsa, kırmızı görmüş boğalar gibi saldırmak. Ama büyük caddelerde Türkçe’den daha fazla olan İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça, Yunanca… levhalara hiç ses çıkarmamak.
-Olayları değerlendirirken, Allah’ın penceresinden değil, M. Kemal’in penceresinden bakmak,
-Varlıklara (Yağmur, fırtına, deprem… Nimet: Zeytin, domates, çiçek vd) bakıldığında, onu Allah’a değil, doğaya bağlamak… (Doğa ne ise artık!)
Rabbim bu zihniyete fırsat vermesin. Bunların peşinde giden, ekmeğine yağ olan münafık Müslümanlara da hidayet versin inşallah.
Bugüne kadar MEKKE'yi vuran tek ülke İran'dır. 4 kez.
İran, teröristleri vasıtasıyla MEKKE'ye 4 kez saldırdı.
1987 (Mekke Olayı): Humeyni'nin emri ile, hac sırasında İranlı grupların düzenlediği gösterilerde 402 kişi hayatını kaybetti.
1989 (Mescid-i Haram Bombalı Saldırıları): Mescid-i Haram çevresinde patlatılan iki bomba sonucu 1 kişi öldü, 16 kişi yaralandı. Saldırıyı İran destekli "Hizbullah el-Hicaz" üstlendi.
2017 (Husilerin Füze Girişimi): Yemen'deki İran destekli Husiler, Saada'dan Mekke yönüne balistik füze fırlattı; füze Mekke'ye 65 km kala hava savunma sistemlerince imha edildi.
2019-2026 arası (İHA / Dron Girişimleri): Husilerin Mekke ve çevresindeki stratejik hedeflere dönük patlayıcı yüklü İHA saldırı girişimleri hava savunma sistemlerince engellendi.
Husiler bugün açıklama yaptı: "İngiliz ve ABD gemileri geçebilir, Suudi Arabistan gemilerini vuracağız."
Ne oldu da düne kadar ABD ve İsrail gemilerini vuran Husiler, bugün 180 derece döndü...
İran'dan emir geldi. Artık hedef MEKKE İTTİFAKI...
İstihbaratımız, yani devletimiz, Mekke'nin vurulacağını öngördüğü için bu anlaşmayı imzaladı: "Mekke SAVUNMA anlaşması."
Birileri yine İsrail ağzıyla konuşmaya başladı.
"Ne işimiz var Arabistan'da? Araplar için askerimizi feda etmeyin, bizim savaşımız değil." vs. Bunları dile getirenler İsrail ve İran'ın etki ajanları ve köpekleri...
Mekke'nin savunması, Müslümanların, yani bizlerin de görevidir. Hem de 1. görevdir...
Türk SİHA'ları yola çıktı. Pakistan özel kuvvetleri Mekke'ye ulaştı. Kaçacak delik arasın qahpe evlatları...
İsrail Orta Doğu'nun kanser virüsü ise, İran Orta Doğu'nun AIDS virüsüdür. Yok edilmelidir...
Müslüman maskesi takmış İran'ın, Mekke'ye saldırısını görmeyip savunan, Müslümanlara dil uzatanlar, kanı bozuk, sütü bozuk o. evlatlarıdır...
ABD ve İsrail'e yardım ediyor diye Suudiler'e savaş açan Husiler, Suudiler'e Mendep Boğazı'nı kapatırken ABD ve İsrail'e kapatmamış.
Sonra...
"İran Siyonizmle savaşıyormuş!"
Yalanınızın amgxzyv!!
🇹🇷 Türkiye, Suriye bataklığına adımını atmamalı; ABD, Rusya, Esad rejimi, İran’ın vekil güçleri, PKK saldırır, ülkemiz bile parçalanabilir dediler. Tam tersi oldu!
Türkiye, Katar’ın işgal edilmesini önlemek için birlik göndermemeli; Suudi Arabistan, BAE, Mısır, saldırır, çok kayıp veririz dediler. Tam tersi oldu!
Türkiye, Irak bataklığına adımını atmamalı; ABD, Irak, İran’ın vekil güçleri, PKK saldırır, ülkemiz bile parçalanabilir dediler. Tam tersi oldu!
Türkiye, Libya’ya yardım etmemeli; Rusya ile AB, Mısır, BAE ve Hafter’i bize saldırtır, çok kayıp veririz dediler. Tam tersi oldu!
Türkiye, Somali’ye yardım etmemeli; İsrail ve BAE, teröristleri ve kabileleri bize saldırtır, çok kayıp veririz dediler. Tam tersi oldu!
Türkiye, Azerbaycan’a yardım etmemeli; Rusya, İran, AB saldırır, çok kayıp veririz dediler. Tam tersi oldu!
Türkiye, Türk Boğazlarını Rusya’ya kapatmamalı, NATO Rusya’yı bize saldırtamaya çalışıyor, çok kayıp veririz dediler. Tam tersi oldu!
Hiçbiri olmayınca, şimdi de Mekke Savunma İttifakı, İsrail ve ABD’nin tuzağı, Türkiye’yi İran’a saldırtılacaklar, çok kayıp vereceğiz diyorlar.
Tüm bunlar benim aklıma şu sözleri getiriyor:
“Yenilen pehlivan güreşe doymazmış.”
“Türkiye’de her şey olursunuz ama rezil olamazsınız.”
"Hiçbir ülke yoktur ki kendi içerisinde Türkiye kadar hain yetiştirebilsin."
🔴SAYIN CUMHURBAŞKANIMIZ OYUNU GÖRDÜ, DÜĞMEYE BASTI HESAPLARI ALTÜST ETTİ!
Ben yaşananları sadece birkaç fonun, birkaç borsa oyuncusunun meselesi olarak görmüyorum. Bana göre burada daha büyük bir hesap vardı.
Sayın Cumhurbaşkanımız sonrası hesap yapanlar bu oyunun içindedir.
Sayın Cumhurbaşkanımıza direk operasyon planlıyorlardı ..
Şöyle bir analiz edelim:
Önce reklam yaptılar, algı oluşturdular, yüksek kazanç hayalleri sattılar. Çiftçinin, işçinin, memurun, esnafın yıllarca dişinden tırnağından artırdığı küçücük tasarrufları sistemin içine çektiler.
Para büyüdükçe cesaretleri de büyüdü.
Sonra parayla nüfuz satın alabileceklerini, siyasetin çevresine yaklaşabileceklerini, Cumhurbaşkanımızın yakınındaki bazı insanlara ulaşarak kendilerine bir dokunulmazlık zırhı örebileceklerini düşündüler.
Hesapları basitti:
“Doğru insanlara ulaşır, bazılarına para kazandırır, güçlü isimlerle yan yana görünürsek bize kimse dokunamaz.”
Hatta Cumhurbaşkanımız sayesinde makam ve mevki sahibi olmuş bazı isimleri kendi gelecek hesaplarının parçası hâline getirebileceklerini düşündülerse, bunun da sonuna kadar araştırılması gerekir.
Fakat unuttukları bir şey vardı:
RECEP TAYYİP ERDOĞAN.
Benim gördüğüm şudur: Cumhurbaşkanımız bu oyunun devletin ve siyasetin etrafında örülmesine müsaade etmeyecek bir irade ortaya koydu.
Devletin kurumları harekete geçti, soruşturmalar başladı ve kurulan hesaplar bozulmaya başladı.
Şimdi mesele bunu sonuna kadar götürmektir.
Kim kime para kazandırdı?
Kim kimin kapısını çaldı?
Kim siyasi nüfuz satın almaya çalıştı?
Kim “Cumhurbaşkanına yakınım” diyerek kendisine kalkan oluşturdu?
Kim Cumhurbaşkanımız sayesinde bir yere gelip Cumhurbaşkanımız sonrasının hesabını yapmaya kalktı?
Savcılık bunların tamamının üzerine gitmeli, delili ortaya koymalı ve gerçek bağlantıları tek tek açığa çıkarmalıdır.
Çünkü Cumhurbaşkanımızın etrafında bulunmak kimseye suç işleme imtiyazı vermez.
Onun en yakınındaki kişinin yakını dahi olsanız, milletin alın terine el uzattıysanız hukuk önünde hesabını vermelisiniz.
Asıl temizlik de budur.
Kendi adamını korumak değil; kendi adını kullanarak korunmaya çalışanlara da dokunabilmektir.
Cumhurbaşkanımızın kararlılığının sınandığı yer tam burasıdır.
Dosyanın ucu kime giderse gitsin hukuk geri dönmemelidir.
Çünkü burada mesele birkaç zenginin kaybettiği para değildir.
Tarladaki çiftçinin parasıdır.
Fabrikadaki işçinin alın teridir.
Memurun yıllarca biriktirdiği üç kuruştur.
Çocuğuna ev almak isteyen annenin, babanın geleceğidir.
Kimse bu insanların parasını toplayıp yatlarda, katlarda, özel uçaklarda yaşayamaz; sonra da siyasetin gölgesine saklanarak kurtulacağını düşünemez.
Bu pilav daha çok su kaldırır.
Gerçek oyun kurucular kimse ortaya çıkarılmalı, para trafiği son kuruşuna kadar takip edilmeli ve siyasi bağlantı iddiası bulunan herkes hakkında deliller konuşmalıdır.
Ve herkes şunu bilmelidir:
SAYIN CUMHURBAŞKANIMIZIN ADINI KULLANARAK CUMHURBAŞKANIMIZI KUŞATAMAZSINIZ.
MİLLETİN PARASIYLA NÜFUZ SATIN ALAMAZSINIZ.
DEVLETİN İÇİNDE KENDİNİZE SIĞINAK KURAMAZSINIZ.
OYUNU KURDUĞUNUZU ZANNEDERKEN, DEVLET O OYUNU BOZAR.
MİLLETİN PARASI KİMSENİN OYUN PARASI DEĞİLDİR!
Kim nehesabı yaparsa yapsın, hangi siyasi oyunu kurarsa kursun,kim kendisini ne kadar güçlü ve dokunulmaz zannederse zannetsin,devletin sabrını acizlik, sessizliğini de habersizlik sanmasın.
Ve rahmetli babamın yıllar önce söylediği o sözü hiç unutmayın:
“DEVLET TAVŞANI ÖKÜZ ARABASIYLA YAKALAR.”
Bugün kaçtığını, kurtulduğunu, izini kaybettirdiğini düşünenler yarın bu sözün ne anlama geldiğini çok iyi anlayacaktır.
DEVLET ACELE ETMEZ,
AMA UNUTMAZ.
GÜNÜ GELİR, HESABI DA DEFTERİ DE ÖNÜNÜZE KOYAR.
"Delil nerede?" diye milleti aptal yerine koymaya devam etseler de...
İBB Davasında 195 sayfalık 29 sanıklı ek bir iddianame daha geldi. 4 bin sayfalık ana iddianame ile birleştirildi. Suçlamaların çoğunu ihaleye fesat karıştırma ve rüşvet oluşturuyor.
Suç ve eylem o kadar çok ki, ek iddianameye ihtiyaç duyuldu. Delilsiz de iddianame olmaz.
Ne derlerse desinler, Ekrem ve adamlarına çok ciddi cezalar geliyor...
🔴 Cihat Yaycı :
“Ucuz yemek yiyeceğiz” diye bu hafta Bodrum’dan İstanköy’e gidenlerin düştüğü duruma bakın!
Yüzlerce insan gümrük kapısında üst üste yığılmış, saatlerce güneşin altında bekletiliyor. İnsanlar bağırarak, alkışlarla; feribotlar korna çalarak tepki gösteriyor. Ama Yunan makamlarının umurunda bile değil!
Soruyorum: Bir tabak “ucuz yemek” için buna değer mi? Kendi paranızla böylesine aşağılanmaya değer mi?
Üstelik harcadığınız her avro Yunanistan’ın kasasına giriyor. Türkiye’ye karşı silahlanan Yunanistan’ın ekonomisine para kazandırıyorsunuz.
Hem paranı ver, hem kapısında eziyet gör!
Vallahi utanç verici!
- Kuşların göç yolu değişti,
- Kuzey rüzgarları yüzünden iniş kalkış kış aylarında mümkün değil,
- Bulgar hava sahasina girildiği için her kalkan uçak için Bulgara para verilecek safsataları ve yalanları arasında Avrupa'nın en cok yolcu taşıyan havalimanı oldu.
Şimdi de 890 milyon $ yatırım ile ilave pist inşaa edildi.
Haa, aklıma geldi bir de GEZİCİ eşkıya başları Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile birlikte bu havalimanının da inşaatının durdurulması istemişti..
Bu ülkede yapılan her bir yatırım kendini ilerici sanan cahil yobazlara rağmen yapılıyor.
“Zulüm 1453'te başladı.” deyip Fatih Sultan Mehmet Han'a hakaret ederler.
“Kızıl Sultan”, “diktatör” deyip Abdülhamid Han'a hakaret ederler.
“İngiliz gemisine binip kaçtı.” diye Vahdettin'e iftira atarlar.
Adnan Menderes'e “uçak dolusu altın kaçırdı” diye yalan söyleyip asarlar.
“Kaçak saray” diye Recep Tayyip Erdoğan'a yürürler.
Kim bunlar mı?
Bunlar, Müslümanların merhametinin arkasına saklanıp her türlü kahpeliğe kabiliyetli...
P.i.ç.ler.
Abdülhamid Han'a kim hakaret ediyorsa, ya Ermeni, ya Rum ya da Yahudi'dir. Soy kütüğüne bakmaya bile gerek yoktur; çünkü yüzde yüz P.İ.Ç'TİR.
NOKTA.
@ahmetsimsirgil Hocama kulak verin
@muslimsarichp Belediye zaten CHP deydi .CHP Belediye meclis uyelerini Yeni Partiye kanalize etmek nasıl bir siyaset.Neden başkanlığın kendi partinizde kalması için mücadele etmediniz.Partinize bölen ve her türlü hakeret edenleri mi odullendiriyorsunuz?
KURİŞ HANEDANININ GÖRÜNMEYEN YÜZÜ GÜLDEREN KURİŞ. (YAZI BİRAZ UZUN, YANİ MERAKLISINA HİTAP EDEN BİR YAZI)
Süleymancıların bugünkü lideri Alihan Kuriş'i anlamak için Trabzon'un Of ilçesine; İstanbul'un eski kereste ticaretine, Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde oluşan ticaret çevrelerine ve Kuriş ailesinin yıllar içerisinde kurduğu ekonomik ve sosyal ilişkilere kadar gitmek gerekiyor. Çünkü ortaya çıkan tablo, sıradan bir cemaat liderliği değişiminden çok daha geniş bir aile hikayesine uzanıyor.
Bu hikayenin önemli isimlerinden biri Hacı Lokman Kuriş. 1977'de yayımlanan vefat ilanında Lokman Kuriş, "Trabzon Of eşrafından İstanbul kereste tüccarı" olarak tanımlanıyor. Aynı ilanda çok geniş bir Kuriş ailesinin isimleri sıralanıyor; Osman, Tufan, Ahmet, Baki, Numan, Sabri, Yusuf, Naci, Hasan, Mehmet, Yakup, Mustafa, Kerim ve diğer aile fertleri birbiriyle akrabalık ilişkileri içinde anılıyor. İlan, Lokman Kuriş'in yalnızca bir tacir olmadığını, İstanbul'da kök salmış geniş bir aile ağının merkezindeki isimlerden biri olduğunu gösteren önemli bir dönemin belgesi niteliğinde.
Daha da önemlisi, İlim Yayma Cemiyeti'nin yayımladığı biyografik kayıtta Lokman Kuriş'in Cibali'de kereste ticareti yaptığı ve firmasının İstanbul Ticaret Odası'na kayıtlı ilk firmalardan biri olduğu, daha sonra kurulan Kuriş Ağaç Sanayi İşletmeleri A.Ş.'de kurucu ortak olarak yer aldığı belirtiliyor. Aynı kaynak Lokman Kuriş'in İlim Yayma Cemiyeti'nin kurucuları arasında bulunduğunu ve cemiyet toplantılarına düzenli katıldığını aktarıyor.
İşte burada Kuriş ailesinin hikayesi sıradan bir ticaret ailesinin hikayesinden ayrılmaya başlıyor. Çünkü karşımızda aynı anda ticaret, gayrimenkul, sivil toplum ve dini çevrelerle temas kuran bir aile bulunuyor.
Lokman Kuriş'in yaşadığı Erenköy ve Fatih hattı da dikkat çekici. Mimarlık tarihi üzerine yayımlanan bir akademik çalışmada Lokman Kuriş'e ait birden fazla yapıdan söz ediliyor; aileye ait bazı binaların ticari ve konut amaçlı kullanıldığı, Lokman Kuriş'in kardeşine ait yapıların da bölgede bulunduğu aktarılıyor. Yani Kuriş ailesinin İstanbul'daki varlığı yalnızca bir şirket kaydından ibaret değil; gayrimenkule de uzanan eski bir ekonomik birikim söz konusu.
Bu ekonomik çizginin kurumsal devamı ise Kuriş Ağaç Sanayi. Şirket, kendi tarihçesinde faaliyetlerine 1970 yılında kereste ve kontrplak imalatıyla başladığını, zaman içinde inşaat ve gayrimenkul sektörlerine yöneldiğini belirtiyor. 2005 yılına ait Devlet Planlama Teşkilatı'nın ağaç ürünleri raporunda Kuriş Ağaç Sanayi, İstanbul'daki önemli kontrplak üreticileri arasında gösteriliyor; yıllık kapasitesi 10.500 metreküp olarak kaydediliyor.
Şirketin ekonomik ağırlığı sonraki yıllarda da devam ediyor. 2006 tarihli Dış Ticaret Müsteşarlığı tebliğinde Kuriş Ağaç Sanayi İşletmeleri A.Ş., Çin menşeli kontrplaklara ilişkin damping soruşturmasında yerli üretici olarak başvuruyu destekleyen firmalar arasında bulunuyor. Yani Kuriş ailesinin ticari geçmişi, cemaat içerisindeki ilişkilerden bağımsız olarak, Türkiye'nin orman ürünleri ve kontrplak sektöründe kayda değer bir ekonomik geçmişe sahip.
Ve tam burada Tunahanlar sahneye çıkıyor.
Süleyman Hilmi Tunahan'ın kızı Feriha Ferhan Denizolgun, Alanyalı iş insanı Hüseyin Kamil Denizolgun ile evleniyor. Bu evlilikten Mehmet Beyazıt Denizolgun, Arif Ahmet Denizolgun ve Gülderen Kuriş dünyaya geliyor. TBMM kayıtları Mehmet Beyazıt Denizolgun'un babasını S. Hüseyin Kamil, annesini Feriha Ferhan olarak doğruluyor. Arif Ahmet Denizolgun'un TBMM biyografisinde de aynı anne-baba bilgileri yer alıyor.
Böylece Türkiye'nin dini tarihinin en etkili ailelerinden biriyle Kuriş ailesi arasında doğrudan bir kan bağı kuruluyor.
Ve bu bağın en kritik ismi Gülderen Kuriş oluyor.
Çünkü Gülderen, Tunahan'ın torunu; Ahmet Arif Denizolgun'un kız kardeşi; Mehmet Beyazıt Denizolgun'un kardeşi ve Alihan Kuriş'in annesi. Başka bir ifadeyle Gülderen Kuriş, Tunahan–Denizolgun–Kuriş üçgeninin tam merkezinde duruyor.
Kardeşi Ahmet Arif Denizolgun'un hikayesi de sıradan değil. Mimarlık eğitimi alan, müteahhitlik yapan Denizolgun 1995'te Refah Partisi'nden Antalya milletvekili seçildi, 1998–1999 arasında Ulaştırma Bakanlığı yaptı ve 2000 yılında Kemal Kaçar'ın ölümünün ardından Süleymancıların liderliğini üstlendi.
Diğer kardeş Mehmet Beyazıt Denizolgun ise mühendislik eğitimi aldı, özel sektörde genel müdür ve yönetim kurulu başkanı olarak görev yaptı, AK Parti'nin Kurucular Kurulu'nda yer aldı ve 22. dönem İstanbul milletvekili oldu.
Yani Gülderen Kuriş'in kardeşleri üzerinden bile karşımıza üç ayrı alan çıkıyor: cemaat liderliği, siyaset ve özel sektör.
Fakat Gülderen'in kendisi uzun yıllar kamuoyunun önünde olmadı. Aslında hikayenin en dikkat çekici tarafı tam olarak burası.
8 Eylül 2016'da Ahmet Arif Denizolgun hayatını kaybediyor. Ve sadece 16 gün sonra Alihan Kuriş cemaatin yeni lideri oluyor. Dönemin haberlerinde daha da çarpıcı bir ayrıntı var. Denizolgun'un çocuğu olmadığı için ölümünün ardından önce ablası Ayşe Gülderen Kuriş'in öne çıktığı, ardından liderliğin onun oğlu Alihan Kuriş'e geçtiği yazılıyor.
Bir başka dönemin tanıklığı olan Yeni Asya yazısında ise Denizolgun'un cenazesinin ardından cemaatin ileri gelenlerinin toplandığı ve istişare sonucunda, Trabzon Of'un Ağaçseven köyünden Kurişler sülalesine mensup Alihan Kuriş'in yeni idareci olarak getirildiği aktarılıyor.
İşte bütün hikayenin düğümlendiği yer burası.
Lokman Kuriş'in İstanbul'da kurduğu ekonomik ve sosyal hat, Tunahan ailesiyle yapılan evlilik üzerinden Denizolgun ailesiyle birleşiyor; Denizolgun ailesi cemaat liderliğini elde ediyor; ardından liderlik, bu iki hattın kesiştiği Gülderen Kuriş'in oğluna geçiyor.
Dolayısıyla Alihan Kuriş'in 2016'da cemaatin başına geçmesi yalnızca "genç bir mimarın seçilmesi" olarak okunamaz. Alihan zaten kurucu aileye kan bağıyla bağlı, annesi Gülderen Kuriş ise hem Denizolgun hem Kuriş hattının temsilcisi.
Üstelik bugün geriye dönüp bakıldığında daha da çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor.
Alihan Kuriş Suç Örgütü iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında gündeme gelen tapu kayıtlarına ilişkin haberlerde Kuriş ailesinin çeşitli fertleri adına 191 taşınmaz bulunduğu, bunların 138'inin Gülderen Kuriş, 26'sının Mahmut Sabri Kuriş, 14'ünün Alihan Kuriş ve 13'ünün Hilmi Tuna Kuriş adına kayıtlı olduğu bildirildi. Bu rakamların dağılımı dikkat çekici. Cemaatin lideri olan Alihan Kuriş'in üzerinde bildirilen taşınmaz sayısından yaklaşık 10 kat fazlası annesi Gülderen Kuriş'in üzerinde bulunuyor.
Lokman Kuriş ekonomik mirasın eski kuşağını, Sabri Kuriş bu hattın sonraki halkasını, Gülderen Kuriş ise bu ekonomik aileyi Tunahan–Denizolgun liderlik hattına bağlayan düğümü temsil ediyor. Alihan Kuriş ise bu birleşmenin görünen yüzü olarak Eylül 2016'da cemaatin başına çıkıyor.
Gülderen Kuriş'i önemli kılan asıl nokta belki de tam burada başlıyor. Çünkü önümüzde yalnızca bir aile içi liderlik değişimi değil, liderin ölümünden hemen sonra gerçekleşen olağanüstü hızlı bir iktidar devri ve bu ölümün yıllar sonra yeniden soruşturma konusu yapılması var.
8 Eylül 2016'da Süleymancıların lideri Ahmet Arif Denizolgun hayatını kaybetti. Denizolgun'un ölümü o tarihte doğal ölüm olarak kamuoyuna yansırken, ilerleyen yıllarda ölümün koşulları hakkında ciddi şüpheler ortaya atıldı. Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı daha önce takipsizlikle sonuçlanan dosyayı, 7 Ekim 2024 tarihli yeni suç duyurusunun ardından yeniden soruşturma konusu yaptı. 2025'te ise Adli Tıp Kurumu görevlileri hakkında, ölümle ilgili otopsi raporunun gerçeği yansıtmadığı iddiası kapsamında ayrı bir soruşturma yürütüldüğü bildirildi.
Olay yeri ve ölü muayene tutanağına ilişkin iddialar arasında ölüm zamanı konusunda çelişkilerden, cesedin bulunduğu sırada ağızdan kan gelmesinden ve boynun sol tarafında ekimoz tespit edildiği yer alıyor.
Ve tam bu noktada Gülderen Kuriş'in adı yeniden karşımıza çıkıyor.
Ahmet Arif Denizolgun'un ölümünden sonra cemaatin başına kimin geçeceği sorusu ortaya çıktığında, önce Gülderen Kuriş'in adı öne çıktı ve ardından oğlu Alihan Kuriş liderliği üstlendi. 24 Eylül 2016'da Alihan Kuriş'in yeni lider olarak ortaya çıkması, ölümden yalnızca yaklaşık iki hafta sonra gerçekleşti.
Daha sonra Denizolgun ailesinden Fatih Süleyman Denizolgun tarafından yapılan suç duyurusunda ise mesele çok daha ileri taşındı. Denizolgun, amcasının ölümünün araştırılmasını isterken Alihan Kuriş ve Gülderen Kuriş'in isimlerini şüpheli olarak dilekçeye taşıdı ve Ahmet Arif Denizolgun'un ölümünden sonra liderliğin Gülderen Kuriş'in girişimiyle oğlu Alihan Kuriş'e geçirildiğini ileri sürdü.
Ahmet Arif Denizolgun neden öldü/öldürüldü ve ölümünün hemen ardından cemaatin yönetimi neden Gülderen Kuriş'in oğluna geçti?
Başarısız 15 Temmuz FETÖ darbe girişiminin hemen ardından Türkiye'de FETÖ ile bağlantılı olduğu değerlendirilen şirketlere yönelik kayyım uygulamaları başladı. TMSF'nin resmi verilerine göre 2018'e gelindiğinde 44 ilde 975 şirket veya ticari işletmenin kayyımlık yetkisi TMSF'ye devredilmiş ya da TMSF kayyım olarak atanmıştı; bu şirketlerin toplam aktif büyüklüğü yaklaşık 51 MİLYAR TL idi.
Yani 15 Temmuz sonrasında Türkiye'nin ekonomik ve ticari haritasında gerçekten çok büyük bir yeniden yapılanma yaşandı. FETÖ'nün ekonomik ağları tasfiye edilirken şirketler, gayrimenkuller, finansal varlıklar ve ticari ilişkiler devlet denetimine girdi.
İşte tam bu noktada akıllara, "15 Temmuz sonrasında FETÖ'nün tasfiye edilen ekonomik ve sosyal alanlarının bir bölümü başka kapalı dini yapılar üzerinden yeniden kurulmaya mı çalışıldı?" sorusu geliyor.
Hatta soruyu daha da ileriye taşıyalım.
FETÖ'nün kaybettiği ekonomik, ticari ve uluslararası bağlantı alanlarının bir bölümünün, "renklendirme" olarak tarif edilen yöntemlerle başka cemaatlerin içine taşınması mümkün müydü?
Bu sorulardan hareketle şöyle bir senaryo kurulabilir:
FETÖ 15 Temmuz'da siyasi ve askeri olarak başarısız oldu; ardından ekonomik ve kurumsal tasfiyeye uğradı. Eğer bu yapının bazı unsurları "renklendirme" yöntemiyle yeni kimlikler ve yeni yapılar üzerinden varlığını sürdürmek istediyse, bunun için mevcut, geniş finansal imkanlara, yurtdışı bağlantılara, yoğun insan kaynağına ve kapalı örgütlenme kabiliyetine sahip cemaatler elverişli bir zemin oluşturabilir miydi?
Ve bu teorinin Süleymancılar bakımından kurulmasına neden olan en kritik tarihsel kronolojisi, "15 Temmuz başarısız FETÖ darbe girişimi - FETÖ'nün tasfiyesi - yaklaşık iki ay sonra Ahmet Arif Denizolgun'un ölümü - kısa süre sonra Alihan Kuriş'in cemaatin başına geçmesi" şeklinde kurulabilir.
2016'daki bu olağanüstü geçiş, gerçekten sadece bir aile içi liderlik değişimi miydi; yoksa 15 Temmuz sonrasında Türkiye'nin dini, ekonomik ve sosyal güç haritasının yeniden kurulmasının parçası olan daha büyük bir dönüşüm müydü?
İ��te Gülderen Kuriş'i kritik yapan nokta tam olarak burasıdır.
Çünkü eğer Ahmet Arif Denizolgun'un ölümü gerçekten doğal bir ölümse, Gülderen Kuriş'in rolü yalnızca kurucu aileden gelen bir annenin oğlunun liderliğe geçişindeki etkisi olarak değerlendirilecektir.
Fakat ölümdeki şüpheler doğrulanır ve cinayet veya suikast ihtimali ortaya çıkarsa, 8 Eylül 2016 ile 24 Eylül 2016 arasındaki 16 günlük dönem bambaşka bir anlam kazanacaktır.
İşte o zaman sorulması gereken sorular da değişecektir:
-Ahmet Arif Denizolgun'un ölümünden önce kimlerle görüştü?
-Son günlerinde kimler yanındaydı?
-Ölümünden önce ve sonra kimler telefon trafiğinin merkezindeydi?
-Liderlik değişimi ne zaman kararlaştırıldı?
-Alihan Kuriş'in liderliği ölümden önce mi, sonra mı planlandı?
-Gülderen Kuriş bu süreçte kimlerle temas etti?
O, yalnızca Alihan Kuriş'in annesi değil. Lokman Kuriş'le başlayan eski Kuriş ekonomik hattının, Tunahan ailesinin dini mirasının ve Denizolgun ailesinin siyasi-cemaatçi hattının kesiştiği isim. Ahmet Arif Denizolgun'un kız kardeşi. Alihan Kuriş'in annesi. Ve 2016'daki liderlik değişiminin tam merkezinde adı geçen ailenin en önemli ferdi.
Sktrn LAN çapulcu ülkücüler
Pkk güçlüyken elinde silah varken Yolları kesip kimlik kontrolü yaparken
İnsanları dağa kaçırırken
Yargılayıp infaz ederken
Şehirlere köylere dağlara hakimken
Trabzonun maçkasına çaykarasına kadar gelip korku salmışken
Kurtarılmış bölgeler varken
Ayda ortalama 33 askerî şehit ederken
Yılda ortalama 20 karakolumuzu basarken
Şehirlerde bombalar patlatırken
Otobüsleri durdurup daha birliklerine teslim olmamış 20 yaşında ki asker çocukları katlederken ..
İşyerlerinden haraç keserken
Esnafa kepenk indirdirken
Doktorları öğretmenleri mühendisleri öldürken
Okulları bombalarken
Havaalanalarını barajları yolları tesisleri, o bölgeye yapılan bütün hizmetleri havaya uçururken
Çarşıya çıkmış askerimizi infaz ederken
Vs.Vs.
Kısacası pkk doğu ve güneydoğuda iktidarken
Hepsi pkk lıydı
Hepsi pkk Ya methiyeler dizerdi
Hepsi pkk nın duacısıydı
Hepsi döt yalayan yavşaklardı..
Bugün esamesi okunmayan tarih olan bir terör örgütünü yasal olarakta tasfiye etmeye çalışan iktidarın karşısına geçmişler hepsi vatanperver hepsi milliyetçi olmuşlar ..
Pkk yı yok eden tasviye eden ölsünü dirisini diken bu iktidara pkk lı diyorlar ..
.......
Erdoğan döneminde 23 yılda karakollarımız neredeyse pkk tarafından hiç baskına uğramamıştır..
Erdoğan döneminde 23 yılda pkk lı belediyelerin neredeyse tamamına Kayyım atanmıştır.
Erdoğan döneminde 23 yılda pkk nın elebaşları Demirtaş, Figen Yüksekdağ başta olmak üzere onlarcası cezaevine atılmıştır.
Erdoğan döneminde 23 yılda pkk neredeyse seçimlerin tamamında Chp yi desteklemiştir
Erdoğan döneminde 23 yılda pkk seçim de ne zaman zora girmişse CHP tarafından sandıkta desteklenmiştir ..
Sonuç ..
Erdoğan pkk lı
Chp vatan millet aşığı kahraman..
Sktrn lan.!! Çakma türkücüler
Seninleyiz Reis☝🏻
Fotoğraf dahil (Facebook) Özkan Salman’dan alıntıdır
Trabzon Rum imparatoru elçisi Fatih Sultan Mehmet Han'ın huzuruna çıkıp; "Kral��mız bundan sonra size vergi vermeyeceğimizi söyledi. Ayrıca bu zamana kadar verdiğimiz tüm vergileride geri istemektedir" diye söyleyince Sultan Fatih bu söze gülümser ve şu cevabı verir. "Git o kralına söyle dediği gibi olsun bundan sonra sizden vergi almayacağız. Haa şu borç meselesine gelince. Söyle o kralına Sultan Fatih borcunu ödemeye bizzat kendisi gelecekmiş bizzat kendisi" Ve çok geçmez Sultan Fatih gider ve Trabzon'u feth eder.
Trabzonun Fethinin 565. Yılı Kutlu olsun
SÜLEYMANCILARIN TABANINA BİR UYARI...
Suç örgütü lideri olma iddiasıyla gözaltına alınan Alihan Kuriş ve yine iddia edilen suç örgütüne müzahir şahıslar, Süleymancıların tabanının başını yakmak için harekete geçtiler.
Tüm yurt genelindeki sekreteryalardan "mektubat geldi" denilerek Süleymancıların tabanına ve "hocalarına" çoluk çocuk aile eş dost yarın (Cumartesi öğlen 12'de) Cumhurbaşkanlığı külliyesinin önüne yığılın talimatı verilmiş.
Tüm yurt genelinde otobüs kaldırmakta ve hatta yurtdışından da Türkiye'ye gelmek üzere harekete geçilmiş durumda.
Bu çağrıya katılacak olanlar kendilerini kullandırmasınlar.
Başkasının verdiği talimatla hareket ederek bir organizasyonun parçası olmak, ortaya çıkabilecek hukuki sonuçlardan kişiyi otomatik olarak kurtarmaz. Özellikle ailelerin ve çocukların da bu organizasyona dahil edilmesi, konunun ciddiyetini daha da artırıyor.
Bu nedenle "hocalar, ihvanlar" ve bunlara bağlı olan Süleymancıların tabanı ve aileleri; kendilerine verilen talimatın, hangi amaçla ve hangi hukuki çerçevede verildiğini sorgulamadan hareket etmemeli, soruşturma kapsamında gözaltında olan şahısların kişisel menfaatleri, siyasi amaçları ve örgütsel hesaplarının bedelini ödeyecek kişiler haline getirilmelerine izin vermemeli.
Birilerinin verdiği "gelin, toplanın" talimatıyla hareket etmeden önce herkes bir kez daha düşünmeli!!!
Yarın o kalabalıkta kimin yanında, hangi amaçla ve hangi sorumlulukla bulunacağınızı çok iyi hesaplayın.
Birincisi 2023 seçimlerinden çok önce “Siyaseten Kılıçdaroğlu tehlikeli, Özgür Özel daha tehlikeli ama en tehlikelisi İmamoğlu” diye uyarmıştım.
İkincisi, İmamoğlu Türkiye için “bela” olabilecek kapasitede değildi hiç bir zaman.
Üçüncüsü, İmamoğlu yolsuzluk ve rüşvet yapılanmasıyla ancak CHP için bela olabilirdi, fitneci karakteriyle, satın aldığı tiplerle, besleme yandaşlarıyla partiyi bölerek oldu da zaten
Adalet ve İçişleri Bakanlıklarının son dönemdeki çalışmaları, hiçbir şeye alet ve tâbi olmadan görevini yapan yöneticilerin ülkeyi ne kadar ferahlatabileceğini gösteriyor.
Ortaya konulan kararlılık aynı zamanda önemli bir gerçeği de hatırlatıyor:
İçişleri ve adalet aynı iradeyle hareket etmeden sonuç alınamıyor.
Gülistan Doku dosyasının yıllar sonra yeniden ele alınması bunun en çarpıcı örneklerinden biri.
Bugün dönemin İçişleri Bakanı’na “Neden o zaman ortaya çıkarmadınız?” diye soruluyor.
Oysa İçişleri ne kadar kararlı olursa olsun, adalet mekanizması aynı kararlılıkla işlemediğinde tek başına sonuç alması mümkün değildir.
Ancak belediyelerde ve imarda ortaya çıkan çürümüş yapı önümüze serildikçe, insan adaletin sağlanmasının yalnızca iyi niyet ve kararlılıkla çözülebilecek kadar kolay olmadığını da görüyor.
İnsanların en çok şikâyet ettiği alanlardan biri imarsa, diğeri adalet.
Bu kadar çok insanın adaletin dağıtılmasından ve sistemin çok yavaş işlemesinden şikâyetçi olmasının muhakkak bir sebebi vardır.
Gücü olan istediği imarı yaptırıyor.
Gücü olan bulunamıyor, yargılanamıyor, cezalandırılmıyor.
Adalete güvenen ise hakkının teslim edilmesini bekleyip duruyor.
İnsan, belediyelerde gördüğümüz çürümüşlüğün benzeri adalet sisteminin içinde de varsa neler olabileceğini düşünmeden edemiyor.
Suçluların üzerine gitmek ne kadar önemliyse, o suçların hesabını soracak yargının dürüst, tarafsız ve hızlı işlemesi de o kadar önemlidir.
Bugün atılan adımlar umut veriyor.
Ama milletçe hayal kırıklıklarına çok alıştık.
Başlayan bu mücadele yarım kalmasın.
Bu defa umut, yine hayal kırıklığına dönüşmesin.