Savunma
tam bir Manifesto!
Mustafa Altıoklar
sayın Erdoğan için;
"Kişilik bozukluğu var,
46 raporu vemek lazım"
sözleri mahkemeye taşınmıştı. Mustafa Altıoklar'ın davadaki savunması ortaya çıktı.
Ünlü yönetmen Mustafa Altıoklar Cnn Türk Aykırı Sorular programında Başbakan Tayyip Erdoğan için "Narsistik Kişilik Bozukluğu" olduğunu söyleyerek "Kendisine rapor vermek lazım 46 raporu" ifadelerini kullanmıştı.
Başbakan Erdoğan için kullandığı ifadeler için mahkemede savunma yapan Altıoklar'ın Erdoğan için söylediği ifadelereden geri adım atmadı. Altıoklar, hakaret etmediğini bir doktor olarak teşhis koyduğunu söyledi.
İŞTE
ALTIOKLAR'IN SAVUNMASI
SAYGIDEĞER YARGIÇLAR,
Ben bugün burada bir hakaret davasından yargılanırken savunmamı DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ kavramı üzerine kurmayacağım. HAYIR… Ben aslında bugün burada bir SAVUNMA YAPMAYACAĞIM… Bugün ben burada sizlere bana daha 24 yaşındayken verdiğiniz resmi bir görevi hatırlatacağım ve TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI’nın 27.maddesinden bahsedeceğim.
ANAYASAMIZ’ın 27.maddesi; “Herkes, bilimi serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma hakkına sahiptir.” Demektedir.
Bendeniz, 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, bir hekimim. (BELGE 1). Mezuniyetimi takip eden hafta hekim olarak mesleki kariyerime başladım. Henüz 24 yaşındayken sizler gibi hâkimler ya da savcılar karara bağlayacakları dosyaları tarafıma göndererek davalarıyla ilgili şahısların akıl sağlığının yerinde olup olmadığına dair raporlar talep ettiler. Benim ve benim gibi pratisyen hekimlerin, dikkatinizi çekerim psikiyatri uzmanları değil, pratisyen hekimlerin verdikleri kanaat raporları doğrultusunda adaletin gereğini yerine getirdiler. Bizler o akıl sağlığı raporlarını vermeyecek olsak kanun önünde suçlu sayılabilirdik. Özetle şahsımın verdiği kanaat raporları sizlere ışık tuttuğu için yargıya varabildiniz. Şimdi ise o günlerin üzerinden tam otuz yıl geçti ve değirmende değil, hekimliğimin yanı sıra yazar ve yönetmen olarak iştigal ettiğim karakter analizleriyle ağarmış saçlarımla, artık epeyce tecrübeli bir hekim olarak vardığım Narsisistik Kişilik Bozukluğu kanaatimden dolayı “şüpheli” sıfatıyla karşınızdayım. Söz konusu şüphe ise hakaret ettiğimdir. Savcılık makamı iddianamesinde “Akıl hastalığına vurgu yapılması, eleştiri ve düşünce özgürlüğü sınırlarını aşarak hakaret suçu teşkil etmektedir.” Demektedir. Her şeyden önce akıl hastalığına hakaret demek, akıl hastalarına hakarettir. Ben sözlerimde hakaret unsuru bulmamaktayım, eleştirmeye niyet dahi etmedim, hele hakaret yoluyla suç işlemeye kastım hiç olmadı. Çünkü ben teşbih yapmadım, teşhis koydum. Müştekide Narsisistik Kişilik Bozukluğu olduğunu söylerken ne bir benzetme, ne bir yakıştırma, ne bir aşağılama düşüncem olmadı. Hekimlik etiği hastalarının durumlarını alay konusu yapmaz, aşağılamaz, hele hakaret amaçlı asla kullanmaz. Biz hekimler tababet ve şuabatı sanatlarının tarzı icrasına ehliyet almadan önce bu madde üzerine de and içeriz ve içtik. Davaya söz konusu olan açıklamamda ise aynen meslektaşlarım olan Türk Tabipler Birliği mensubu hekimlerin duyduğu kaygıyı kamuoyuyla paylaştım.
BELGE 2)
Bakın ben sadece altı yıllık tıp fakültesi eğitimi almakla kalmamış, 1987-1991 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak akademik kariyer yapmış uzman bir bilim adamıyım. (BELGE 3). Bu belgeyle ve Anayasa’nın 27.maddesine göre “bilimi serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma hakkı”na fazlasıyla sahibim. Yayma hakkıma sahip olduğumu ben değil sizlere kılavuzluk eden T.C. Anayasası söylemektedir. Bu kanun maddesinden açıkça anlaşılabileceği gibi, doktor kimliğimle tıbbi kanaatlerimi açıklarken, örneğin; ilk cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk'ün sol göğsünde, Çanakkale’de aldığı şarapnel yarası nedeniyle ömrü boyunca yanık skarı taşıdığını, ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün sağır olduğunu, yine Cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel’in obes olduğunu, Başbakanlarımızdan Bülent Ecevit'in parkinson olduğunu söylememle veya Şafak Pavey'de extremite yoksunluğu; Meclis Başkanvekili Sadık Yakut'ta vitiligo varlığı ya da sabık Başbakan'ın uzaktan gördüğüm kadarıyla omurga sorunundan bahsetmem hakaret sayılmazken; bir psikiyatrik kanaat teşhisimin hakaretten sayılması esas itibariyle ikirciklidir. Müşteki vekilleri; “müvekkilimiz Altıoklar’a sormamıştır ki kendi akıl sağlığını. Bu nedenle açıklamaları hakarettir demektedir.” Oysa Recep Tayyip Erdoğan yolda düşse, ilk müdahale edenlerden biri ben olurum. Doğru tedaviyi uygulamadan önce de kalp krizi nedeniyle mi, inme indiği için mi yoksa sara nöbetinden dolayı mı düşüp düşmediğini teşhis etmem gerekir,.Ve bu teşhisi koyarken hastanın bana sormasını da beklemem. Beklersem suç sayabilirsiniz. Çünkü durum acildir. Davamız konusu olan teşhisim de acil bir durumun önlemi olarak kamuoyuyla paylamıştır. Bununla birlikte içinde bulduğum çevrede kuduz hastalığı taşıyan bir vaka teşhis etsem, hem müdahale etmek, hem de kamuoyuna bildirmekle yükümlü olduğumu yasalar söylemektedir. Çünkü burada kamuoyunun sağlığı söz konusudur. Davamızda da kamuoyunun akıl ve bedensel sağlığı tehlike altında olduğu için yetkili kuruluşları uyarmak üzere teşhisimi açıkladım. Teşhisim koruyucu hekimliğin gereğidir. Bunlarla birlikte bir doktorun kamuoyuna mal olmuş, her gün defalarca televizyon başta tüm medya organlarında karşılaştığı şahsiyetlerle ilgili fiziksel hastalık teşhisinin olağan ama psikiyatrik hastalık teşhisinin suç unsuru sayıldığını yazan bir kanun maddesine yazılmamış Magna Carta dâhil hiçbir kanun kitabında rastlayamazsınız. Fiziksel hastalıklarla ilgili teşhis koymam ve rapor vermem suç teşkil etmezken, akıl hastalığıyla ilgili teşhis koymam suç olamaz. Müştekinin doktor yorumu yapmamı hakaret sayarak şikâyet etmesi , narsisistik kişilik bozukluğu teşhisini doğrulamaktadır. Çünkü narsisistik kişilik bozukluğunun en temel teşhis kriterlerinden birisi de eleştiriye tahammülsüzlüktür.
NARSİSİSTİK
KİŞİLİK BOZUKLUĞU
Bu noktada Sayın mahkemenin müsadesiyle şikayetçi tarafından hakaret olarak addedilen narsisisistik kişilik bozukluğu hakkında özet bir bilgi vermek isterim. Karar yüce Türk adaletinindir. Narsisistik kişilik bozukluğunun temel özelliği büyüklenmecilik ve üstünlük duygusudur. Tüm dünya Psikiyatristlerinin kabul ettiği DSM-IV tanı ölçütlerine göre, bir kişiye narsisistik kişilik bozukluğu denebilmesi için aşağıda verilen kişilik özelliklerinin beşinin bulunması yeterlidir: (BELGE 4)
1.Kendisinin özel, eşi bulunmaz ve herkesten çok daha önemli olduğunu düşünür.
2.Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ve yetenekleri olduğunu sürekli deklare eder.
3.Üstün, seçilmiş ve ilahi kuvvetlerce vazifelendirilmiş olarak bilinmeyi bekler.
4.Kendilerine hayrandır. Çok beğenilmek ve sürekli dışardan onay görmek ister.
5.Herşeyi yapmaya hak kazanmış ve özellikle kayırılacak bir kişi olduğunu düşünür.
6.Kendi çıkarları için, amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanır.
7.Empati yapamaz, başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanımaz.
8.Her başarılıyı kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır.
9.Küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergiler.
Narsisist kişi her yaptığının mükemmel olduğunu düşünür. Eleştiriye duyarlılık ve kırılganlık narsisitik kişilik yapısının en belirgin özelliklerindendir. Narsisistik kişi kendini aşırı değerli hissettiği için eleştirilmeye karşı çok duyarlı ve kırılgandır. Şikayetçi Erdoğan da kırılgandır. Bir doktor teşhisini şikayet ederek dava açtığına göre, belli ki epeyce kırılmıştır. İşte kendisi için de, yakın çevresi için de, ülkemiz için de, içinde yaşadığımız coğrafyamız ve hatta dünya için de endişelerimiz bu noktadan kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede şikayetçi Erdoğan’ın bir sonraki celseye teşrif etmesini, sizlerin huzurunda, sizlere ve şikayetçi olduğu bendenizin gözetiminde şikayetinin derinindeki dinamikleri, nereden rencide olduğunu anlatmasını talep ederim. Bununla birlikte şikayetçinin şikayetlerini ve dinamiklerini dinlemek ve bilirkişi heyet raporu vermek üzere, tarafsız bir üst kurum olan Türk Tabipler Birliği’ni temsilen bir psikiatristler heyetinin yüce mahkemenize gelerek gözlem ve inceleme yapmasını talep ederim. Böylelikle şikayetçi için kullandığım “narsisistik kişilik bozukluğu” kavramının bir teşhis mi, yoksa teşbih mi olduğu konusunda yüce mahkemenizin karara varmasının da daha adil olacağını düşünmekte olduğumu bildiririm. Hal böyle olunca özetle şikayetçi Recep Erdoğan’ın bu mahkemeye gelmeyecek olursa, tam teşekküllü bir hastanede söz konusu belirti ve bulgulara sahip olmadığının belgelenmesini, aksi halde hatalı teşhis ve beyanda bulunduğumu kabul edeceğimi açıkça beyan ederim. Kısaca, Recep Erdoğan’ın akıl sağlığı durumunun bilirkişilerce rapor edilmesini talep ederim.
SON SÖZ:
Yüce mahkemenizin, hekim olan şahsımı, bu davayla suçlu bulması halinde tarihe geçeceğini düşünmekteyim. Şöyle ki; “hakaret davası” olarak anılan bu davada, dava konusu olan bir hakaret söz konusu değildir. Çünkü ben bir teşbih yapmadım, teşhis koydum. Teşhis koyan bir hekimi yargılayan bu mahkeme, hakaret davasına baktığı için değil, teşhis koyan tıp bilimini yargıladığı için tarihe geçecektir. Saygılarımla…
Mustafa Altınoklar
________________________
@samiltayyar27 Sen inanıyon mu bu martavallara Şamil beğ. İran savaşı Ukrayna savaşı. Gazze savaşı vs. vs. vs. Bunlar sadece bizi etkiliyor galiba. Uzak Doğu'da bir olay oluyor bizim ekonomi yerle bir, enflasyon fırlıyor, ekonomik dengeler bozuluyor, borsa çöküyor. Bunlar sadece bize etkiliyo..
@zafersahin06 Özelleştirmeden sonra bu köprü ve otoyollara en az üç katı zam geleceğini sen de çok iyi biliyorsun. Ama işiniz gücünüz milleti kandırmak olduğu için gerçekleri eğip büküyorsun.
"40 yıllık sorun" dedikleri 1984'te başladı, 2000'de ise bitmişti.
2002 yılında Türk Ordusu sadece 6 şehit vermişti, bölücü örgüt eylem bile yapamayacak hale gelmişti.
Sonra...
Devlet Bahçeli'nin bir hamlesiyle AKP iktidara geldi, 2003 yılında 30'dan fazla şehit.
2004 yılında 75'den fazla şehit.
2005 yılında 100'den fazla şehit.
2005 yılında Türk Ordusu'na ilk kumpas Şemdinli'de kuruldu.
2006 yılında 110'dan fazla şehit.
2006 yılında Türk Ordusu'na ikinci kumpas Danıştay cinayetinde kuruldu.
2007 yılında 450'den fazla şehit.
2007 yılında Türk Ordusu'na en büyük kumpas, Ergenekon ile kuruldu.
Şehit sayıları artarken, örgüt toparlandı ve Türk Ordusu'na Balyoz kumpası kuruldu.
Terörle mücadele mahkum edildi, kahramanlar suçlandı, teröre adeta suni teneffüs yapar gibi ilk açılım sahnelendi. Şehir meydanlarında gösteri yapmaya başladılar, kışlaların içine molotof kokteylleri atılıyordu.
Devam eden yıllarda, Türk Ordusu ve Türk Polisi ilk açılımın bedelini göğsünün kanıyla ödedi, hendek-barikat çatışmalarında 793 şehit verdik.
Organize bir şekilde çalınan sorularla, FETÖ tarihinde olmadığı kadar yüksek oranda Türk Ordusu'na, emniyete, yargıya ve bürokrasiye sızdırıldı hatta resmen yerleştirildi. FETÖ okullarından çocuk mezun eden milletvekilleri kameralara poz veriyordu.
Arkasından 15 Temmuz geldi.
Daha sonra, "ne istediniz de vermedik" diye serzeniş yapılan FETÖ, namlusunu millete doğrulttu.
15 Temmuz sonrasında ise Türk Ordusu'nun yapısı değiştirildi. Öyle değiştirildi ki, izaha kelimeler yetmiyor...
İşte bugün, TBMM'nin egemenliğini korumak için kollarını bacaklarını vermiş gaziler, TBMM'ye girmek için bile mücadele ediyor.
Bebek katili terörist başı, TBMM'deki milletvekillerinden önce, yasalaşacak kanun taslağını görüp onay veriyor.
Biri size "40 yıldır" diye başlayan bir cümle kurarsa bunları anlatın.
Bu video, hesabımın bir ay boyunca kapatılmasına neden olan videoydu. Bugün hesabımı geri aldım ve bu videoyu yeniden paylaşıyorum.
Bu videoda konuşan kişi fenerbahçeli Serdar Ali Çelikel. Habertürk ekranlarında, UEFA Tahkim Kurulu kararı onayladığı anda fenerbahçe şikeci kulüp olmuştur diyordu.
Bu sözler bana ait değil, bizzat kendilerine ait.
Bu video artık profilimde sabit kalacak.
İlk kez sizden bir ricam var. Bu paylaşıma rekor beğeni ve rekor paylaşım istiyorum.
Çünkü bu, şike iddialarını dile getirenlerin değil, kendi taraftarlarının ve kendi gazetecilerinin yaptığı bir açıklamanın kaydıdır.
Babamız Prof. Dr. Hilmi Demir’in vefatının ardından acımızı paylaşmak yerine ideolojik hesaplaşma peşine düşen şer odaklarını ibretle takip ediyoruz.
Hilmi Demir Türk milliyetçisiydi. Bunu hayatı boyunca her fırsatta açıkça söyledi, yazdı ve savundu. Türk milletine, Türk devletine ve Türk milliyetçiliğine bağlılığı onun için saklanacak mahcup olunacak veya izah edilecek bir kusur değil şerefli bir duruştur.
Bunu hiçbir zaman gizlemedi, hiçbir zaman inkar etmedi, hiçbir zaman bundan geri adım atmadı. Türk milliyetçiliği bizim için de bir itham değil şereftir. Türk milletini sevmek şereftir. Türk devletinin yanında durmak şereftir. Bu vatanın birliğini savunmak şereftir. Teröre, FETÖ’ye, radikal Selefiliğe ve Türk milletini hedef alan her türlü sapkın yapıya karşı mücadele etmek şereftir. Babamız da ömrü boyunca bu şerefi taşıdı.
Bugün onun ardından bir takım yazılar kaleme alanlar aslında Hilmi Demir’e değil Türk milliyetçiliğine, Türk milletine ve onun savunduğu değerlere saldırmaktadır. Çünkü onları rahatsız eden hakikatin kendisidir.
Bugün birkaç karanlık hesabın veya şer odağının yazdıkları ne bu gerçeği değiştirebilir ne de onun bıraktığı tertemiz mirasa gölge düşürebilir. Aksine yazdıkları her satır kendi karanlık sicillerinde kaybolup gidecektir.
Hilmi Demir’in ömrü, eserleri, öğrencileri ve verdiği mücadele ortadadır. Onun kim olduğunu karanlık köşelerde yazı kaleme alanlar değil, milleti ve tarihi tayin etmiştir.
Hilmi Demir’in ömrü boyunca yürüttüğü fikri mücadele onun vefatıyla sona ermemiştir. Bu mücadele her türlü radikal Selefi anlayışa, FETÖ’ye ve diğer şer odaklarına karşı aynı kararlılıkla devam edecektir.
Biz acımızı vakar içinde yaşıyoruz. Ancak hiç kimse bu vakarı zafiyet suskunluğumuzu da sahipsizlik sanmasın. Babamızın aziz hatırasına yöneltilen her iftiranın, her çarpıtmanın ve her alçakça saldırının karşısında duracağız.
Şunu da açıkça tekrar ilan ediyoruz.
Hilmi Demir Türk milliyetçisiydi.
Biz de Türk milliyetçisiyiz.
Bundan ne utanırız ne geri dururuz ne de kimseye hesap veririz.
Babamızın adı, Türk milletine adanmış ömrü ve tertemiz mirasıyla yaşamaya devam edecektir. Ona saldıran şer odakları ise yalnızca kendi çürümüş karanlıklarıyla hatırlanacaktır. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
⭕️ Bir hediye tabanca için kıyameti koparan bazı çevreler; hediye takdim edilen bu insanların dünyada savaşı, savunmayı, SİHA’yı, roketi, savaş uçağını, insanları yok eden kimyasal silahları ve atom bombasını konuşup gittiklerini mi unuttular?
⭕️ Bu adamların bazıları da silahların mermisini almadan gitmiş.
⭕️ Komik şeylere tanıklık ediyoruz.
⭕️ Daha önce yazmıştım, ironi yaptığımı zannedenler olmuş. Hayır, ironi yapmadım, Erdoğan’ın liderlere tabanca hediye etmesi çok zekice yapılmış bir iş.
🙏 Düşüneni de, Erdoğan’ı da yine kutluyorum bu konuda.
Oruç tutanların azaldığı, tutuyormuş gibi yapanların ise çoğaldığı; gerçeği bildiği hâlde “Kâbe’de hacılar ‘Hu’ der Allah” ilahisiyle kendini avutmayı tercih edenlerin ikiyüzlülüğü arasında bir Ramazan daha sessizce geçip gidiyor…
SİSTEM HATASI: DİN NEDEN BOZULDU?
Bir haberleşme uzmanına sorun; bir kaynaktan çıkan tertemiz bir ses, alıcıya ulaşana kadar neden bozulur, neden cızırtılı hale gelir?
Cevap basittir: “Parazit” (Gürültü).
Kaynaktan çıkan mesaj (Vahiy) berraktır, su gibidir.
Ancak yüzyıllar içinde bu mesajın üzerine binlerce uydurma hikâye, kaynağı belirsiz efsaneler, siyasi çıkarlar için uydurulmuş sözler ve kişisel yorumlar eklenmiştir.
Bu eklemeler, sistemde o kadar büyük bir parazit oluşturmuştur ki, bugün insanlar “Allah ne diyor?” diye kulak kabarttıklarında, Kur’an’ın o net sesini değil, aracıların cızırtılı seslerini duymaktadırlar.
Bugün yaşadığımız karmaşanın, mezhep kavgalarının ve geri kalmışlığın sebebi, Kur’an’ın yetersizliği değildir.
Sebep, Kur’an’ın sesinin bu “gürültü” ile bastırılmasıdır.
Düşünün; elinizde dünyanın en mükemmel işletim sistemi var.
Ama siz bu sisteme, kaynağı belirsiz yüzlerce “yama program” yüklüyorsunuz.
“Şu hoca böyle dedi, bu kitapta şöyle yazıyor, rüyamda ak sakallı dede böyle buyurdu...”
Sonuç ne olur?
Sistem kilitlenir. Çöker.
İşte İslam dünyasının bugün verdiği “çöküş” uyarısının sebebi budur.
Bizler, “Öz Kaynak” olan Vahiy ile yetinmedik; onun üzerine “Atalar Dini” diye virüslü bir paket yükledik.
Kur’an, bu bozulmayı engellemek için çok net bir uyarı yapar:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinden bir kural olarak koyan ortakları mı var?” (Şûrâ Suresi, 42/21).
Bu ayet, sistemi koruyan bir güvenlik duvarı gibidir.
Dışarıdan girmeye çalışan her türlü “insan yapımı kuralı” engeller.
Ama biz bu uyarıyı dikkate almadık.
“Alimler hata yapmaz, büyükler en iyisini bilir” diyerek güvenlik duvarını indirdik.
Ve virüsler içeri girdi.
Bu bozulmanın en somut örneği, “Lokal Değişken Hatası” dediğimiz mezhep algısıdır.
Matematikte bir problemin x şartlarındaki (örneğin 9. yüzyıl Bağdat’ındaki) çözümü, y şartlarında (21. yüzyıl İstanbul’unda) geçerli olmayabilir.
Mezhepler, belirli bir zamanın ve coğrafyanın “Çözüm Kümesi”dir.
Onların o gün ürettiği yerel (lokal) çözümleri, kıyamete kadar değişmez bir “Evrensel Yasa” (Sabit) zannetmek; dünü bugüne zorla giydirmeye çalışmaktır.
Bu, sistemde “Uyumsuzluk Hatası” verir. İslam, mezheplerin dondurulmuş kuralları değil; Kur’an’ın her çağa hitap eden evrensel akıl sistemidir.
Kozmik Denklem/ Sistem Formatı (Lâ)
Bir Matematikçinin Tevhid Notları kitabından alıntıdır.
Vurdukları Hedefler Üzerinden Tarafların Amaçları ve Savaşın Anlamı:
Önce ABD ve İsrail…
ABD ve İsrail şu ana kadar:
- Hamaney başta rejimin çekirdeğini, üst düzey karar verici liderlerini ve bazı bazı sembol isimleri,
- Devrim Muhafızları komuta merkezlerini,
- Füze kuvvetleri komuta noktalarını,
- Bazı güvenlik bürokrasisi binalarını,
- Deniz gerilla harbinin unsurlarını/İran donanmasını,
- İran’a Irak’tan girmenin önündeki yerel güvenlik unsurlarını vurdu.
Bu hedef tiplerine bakınca: bu bir klasik “rejim değiştirme bombardımanı” değil, rejimin sinir sistemini felç etmeye yönelik sibernetik bir operasyon.
Yani hedef coğrafya değil, sistem. Amaçları İran ordusunu yok etmek değil, karar alma mekanizmalarını çökertmek. “Karar döngüsü koparsa büyük ordular bile refleks kaybına uğrar.”
- İran’ın Uzun Menzilli Vuruş Yeteneği: Balistik füze depoları, füze üretim tesisleri, rampaları, füze yakıt altyapısı.
Sebep çok basit: İsrail için stratejik tehdit İran’ın füzeleri. ABD için ise bölgesel üslerini ve müttefiklerinin ABD’ye güvenini tehdit eden öncelikli kapasite. Bu nedenle İran’ın ilk kesilmeye çalışılan damarı bu. Yani stratejik vuruş kapasitesi. Bu aynı zamanda klasik hava savaşı doktrinin bir yansıması: “Oka değil, okçuya saldır.”
- İran’ın Vekil Ağları ve Lojistik Hatlar (Sinir Uçları)
Bu kapsamda özellikle Irak toz duman. ABD ve İsrail Irak’taki İran vekil güçlerini sürekli vuruyor, baskı altında tutuyor, siyasi çatının oluşmasını yönetmek istiyorlar. İran yanlısı Haşdi Şabi’nin sadece fiziki varlığı değil, karargahları, istihbarat ve koordinasyon merkezleri, lojistik hatları hedefte.
Bu, İran’ın en önemli stratejisini hedef almak demek: “Direniş Ekseni Ağ Sistemini Çökertmek.”
ABD/İsrail için bu ağ, merkezî devlet gücü kadar önemli. Çünkü İran’ın savaşını devlet, ama öncelikle ağ üzerinden yürüttüğünü yaşayarak biliyorlar.
- Nükleer Programın Kritik Bileşenleri (Gelecek Kapasitesi)
Çok yazdık, konuştuk. Bunun amacı: İran’ı bugünden değil geleceğinden vurmak.
///
Bütün bunlar bana şunu söylüyor:
- ABD Irak gibi İran’ı işgal etmek, Irak tipi bir savaş istemiyor.
Amaç: İran’ı kırılgan bir bölgesel güç haline getirmek.
- Rejimi hemen devirmek değil, ama rejimin iç dengelerini kırmak. Yani güçte fikir ayrılığı, elit çatlağı, güvenlik bürokrasisi krizi, ekonomik çöküş. Sonrasında iç dönüşüm.
- İran’ı ağsız bırakma.
İran’ın gerçek gücü mozaik savunma doktrininden kaynaklanıyor. Bunun en önemli bacaklarından biri de vekil ağ sistemi. Bu ağ dağıtılır ve/veya bağlar kesilirse İran bölgesel güç olmaktan çıkar.
ABD’nin toprak peşinde olduğunu görmüyorum. Bu modern savaşın amacı “Alan değil sistemi çökertmek.” Başka bir açıdan İran’ın çekirdeği kırma, stratejik kabiliyetlerini çökertme, dış düğümlerini dağıtma, bağlarını kopartma peşindeler.
Özgün bir okuma da “vurulmayan hedefler” üzerinden yapılabilir. Bu da çok güçlü anlamlar üretir:
- Bazı karar vericiler (önlerini açma operasyonu mu?)
- Kum’daki mollalar.
- İran’ın petrol ve enerji altyapısı…
Bunlar büyük ölçüde hedef değil.
Bu da bana şunu söylüyor: Rejimi içeriden manipüle etmek ve savaşı kontrollü sürdürme isteği.
Bu da sistemin tamamen yıkılması değil denge/güç kaybı üretme operasyonuna karşılık geliyor.
Yani sistem çalışsın ama zayıf çalışsın.
O zaman ABD ve İsrail için “muhtemel” asıl büyük amaç:
İran;
- Mozaik ve ileriden savunma doktrininden vazgeçer,
- Nükleer programdan vazgeçer,
- Balistik füze programını kısıtlar,
- Vekil ağları çöker ve/veya çözülür,
- Bölgesel yayılmacılığı bırakır…
Ama devlet olarak ayakta kalır.
Çünkü tamamen çöken bir İran:
- Türkiye’ye İran’ı ve Asya’yı açar.
- Kafkasya’yı, Irak’ı, Orta Asya’yı, enerji piyasasını kontrolsüz kaosa sokar.
Bunları istemezler.
///
Konu Türkiye’ye gelmişken…
Türkiye için ise asıl kritik ve tehlikeli noktalardan biri de İran zayıflatılırken boşluklar oluşmasıdır.
Bu boşluklar özellikle şu üç yerde oluşur:
- İran’ın kuzeybatısı,
- Irak,
- Kafkaslar.
Ve boşluklar da genelde vekil aktörlerle doldurulur. Burada devreye giren aktörlerden biri de PKK ve türevleri olur. (-Ki şu anda Şam güçlerinin Haseke önlerinde el frenini çekmesiyle yapısal bütünlüklerini ve silahlarını koruyan SDG/PKK’ların büyük bir kısmı, Irak’taki silah bırakmış numarası yapan diğer PKK’lılarla birlikte İran ekseninde yoğunlaşıyorlar.)
Bu da “Türkiye’yi dolaylı savaşa çekme riski” üretiyor.
Saygılarımla.
Abdullah Ağar
6 Mart 2026
Yarın: İran’ın vurduğu hedefler üzerinden amaçları ve savaşın anlamı…
İLAHİYATÇI PROF. DR. GÜNER AKÇA, ACABA KUR'AN'DA NELER YOK DEYİP ARAŞTIRMIŞ, BİLELIM İSTEMIŞ VE YAYINLAMIŞ.
ÇOK ENTERESAN ve ÇOK EZBER BOZAN DURUMLAR VAR.
.
1 - Tüm Şefaat sadece Allah'a aittir. Şefaat ya Resullulah, ya Ali, ya Geylani, ya Gavs vs. yok.