John Steinbeck’in "Fareler ve İnsanlar" romanında, devasa bir cüsseye sahip olan Lennie’nin yumuşak şeylere karşı çocuksu bir zaafı vardır. Sırf okşayabilmek için cebinde fareler taşır. Ancak onları severken kendi gücünün farkına varamaz ve istemeden ölümlerine sebep olur. Aynı şey, şefkat göstermek i��in kucağına aldığı yavru köpeğin de başına gelir. Lennie’nin içinde zerre kadar kötülük yoktur; tek amacı sevmektir. Fakat kendi sınırlarını bilememesi, şefkatle yaklaştığı her şeyi farkında olmadan ezip yok etmesine neden olur.
İnsan bazen en büyük zararı, en çok sevdiği ve üzerine titrediği şeylere verir. Bir şeye duyulan yoğun sevgi, onu koruma ve kaybetmeme güdüsüyle birleştiğinde boğucu bir baskıya dönüşür. Kişi sevdiğine o kadar sıkı sarılır ki, ona nefes alacak hiçbir alan bırakmaz. Tıpkı Lennie'nin avucundaki fare gibi, hayattaki birçok değerli bağ da sevgisizlikten veya kötü niyetten değil; sadece sevginin şiddetini ayarlayamamaktan parçalanır. Sevmek, bir şeye sımsıkı tutunmak değil, onu incitmeden avucunda tutabilmeyi öğrenmektir.
duygusal zekası düşük veya gelişmemiş insan benim için cehennemdir.
neyi başarmış, hangi yollardan geçmiş olursa olsun, insanın içine bakamayan, insanın içini göremeyen hiçbir şey görmemiştir.
Bu ülkede kadınlarda çok ciddi bir GEREKSİZ VİCDAN SORUNU var. Hayatının içine sıçan onu yüzüstü bırakıp giden erkeğe karşı hala sadakat yükümlülüğü hisseden hala ona karşı suçlu hisseden gereksiz vicdan yapan bir ton kadın varken, bu empat kadınlara ++
Bir manipülatör, kontrolünü kaybettiğini hissettiğinde çoğu zaman en ağır cezalandırma yöntemi olarak sessizliği seçer. Psikolojide bu, sessiz tedavi ya da duygusal cezalandırma olarak tanımlanır. Amaç, iletişimi keserek karşı tarafın kendini değersiz, suçlu ve görünmez hissetmesini sağlamaktır.
Eşya kolilerken fark ettiğim muazzam keşif:
İnsan kırılmasından çok korktuğu şeyi özenle paketliyor, sarıyor, sarmalıyor.
Zaten gözden çıkardığı şeyleri ise alalede sarıp geçiyor. İnsan, çoktan gözden çıkardığı şeyin kırılmasından korkmuyor...
İnsanlar ve kâlpleri de böyle evet.
Dostoyevski’nin "Kumarbaz" romanında, mirasını bekleyen akrabalarına inat aniden çıkagelen büyükanne Antonida Vasilevna, kumar oynadıkları için çevresindeki herkesi eleştirir. Kendi iradesine duyduğu güvenle, sadece oyunun nasıl bir şey olduğunu görmek için rulet masasına oturur. Ancak küçümsediği dinamiğin içine dâhil olduğunda, yılların getirdiği otorite art arda kumarhaneye dönüşlerle geçen birkaç gün içinde yerle bir olur. Çevresindekileri zaaflarından dolayı kınayan bu kadın, masanın başından kalkamaz ve ardı ardına oynayarak bir serveti kaybeder.
İnsan, başkalarının yenik düştüğü zaaflara uzaktan bakarken genellikle kendi iradesinin daha güçlü olduğuna inanır. Kınadığı bir hataya düşmeyeceğini, prensiplerinin onu koruyacağını düşünme eğilimindedir. Oysa hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir. Kişi, sınırlarını çoğu zaman karakterinin gücüyle değil, henüz içine düşmediği durumlarla belirler. Başkalarının zayıflığına karşı beslenen kibir, aynı şartlarla yüzleşildiği an dağılıp gidebilir. Çünkü uzaktan bakıldığında irade zannedilen şey, bazen sadece o sınavla henüz karşılaşmamış olmanın getirdiği bir yanılgı olabilir.
"Kiminle oturup kalkarsan, onun sıfatı sana sirâyet eder ve senin bundan asla haberin olmaz." diyor Gazzali. Tesir kudreti böyledir.
Sadece insanlar değil. İnsanın çokça maruz kaldığı her şey; hâline, bakışına, sözüne, algısına sirayet eder. Takip ettiği hesaplar, sosyal medya içerikleri bile. Şuursuzca, habersizce, sessizce ve sinsice...
Hâli çirkinleşmeye başlayan; baktığı şeyleri değiştirmeli bu yüzden.