Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler.
Beni güzel hatırla bunlar son satırlar...
Farzetki bir rüzgardım esip geçtim hayatından
yada bir yağmur, sel oldum sokağında
sonra toprak çekti suyu...
Kaybolup gittim belkide bir rüya idim senin için...
Uyandın ve ben bittim...
Mikayil Müşfiq
Eskiden başlayıp sonu gelmemiş bir travmanın kapanışını, tırnaklarımla kazıyarak yaptım. Yine aynı korku var içimde:Bu yıkımı sırtlayan tek ben miyim?
Şayet tek üzülen bensem, yaşadığımız o aşkın ne anlamı kaldı? Buz gibi sesi hâlâ kulağımda; o mesafe, o anlamsız uzaklık...
En doğrusunu yazıp çizip, asla kendi hayatına uygulayamamak...Sonunu bile bile aynı fırtınaya atmak kendini. Tutku, aşk ve her saç telime kadar hissettiğim o titreşim... Değdi mi peki bu yıkıma?
İnsan hayatının aşkını gördüğünde zaman dururmuş. Doğru!
Ama zaman yeniden çalışmaya başladığında,geçen zamanı yakalamak için çok hızlı geçermiş.
-Big Fish
Geçmişten gelen yankıyla şimdinin gerçekleri çarpışıp birbirini yutuyor. Abartmamalıyım. Zaten insanları yeterince abarttım
Denizin mavisi gözden düşünce
Maviyi görünce tanıyacaksın
Çiçek gibi kar üstüne yağınca
Seven bir insanı tanıyacaksın
Hani nerde bıldır yağan kar şimdi
Nurer Uğurlu
“Ve nerede birileri özgür olmak için mücadele ediyorsa onların gözüne bak anne,beni göreceksin.
Ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum.”
#DenizGezmiş#6Mayis1972
31 Ocak 1990’da; bürosundan evine dönerken, oturduğu apartmana girerken;
Atatürk Türkiyesi düşmanı emperyalistlerin kiralık katillerince,
sağ şakağından ve sağ göğsünden 2 kurşunla katledilen,
ADD’nin kurucu genel başkanı Muammer Aksoy’u saygıyla anıyorum
Bizler uzun şeyler okumayı sevmeyiz. “Efendiler! Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz'' sözünü biliriz. Paylaşır geçeriz. Peki süreç nasıldı? Malumun ilamı gibi görünen bu söz ne TBMM’de, ne de coşkulu toplantıda müjdelendi. Sadede 7 kişi duydu. Çünkü silah arkadaşları Atatürk'ü ++
ANLATILAMAYAN ATATÜRK SEVGİSİ
Ağva'ya bağlı Çanaklı Köyü'nün kadınlarını bir araya toplayıp anadan doğma kalana kadar soydular. Çırılçıplak halde kocalarının katledilişini izlemeye zorlanan kadınlar, sonrasında toplu tecavüze uğradılar.
Küpelerini almak için kulakları, bileziklerini almak için bilekleri, yüzüklerini almak için parmakları kesildi; acıyla kıvranarak can verdiler.
***
Ateşe verilen Hacı İsmail Köyü ve erkekleri iple bağlanıp yatırılarak kurbanlık koyun gibi kesilen Karadere Köyü'nün kadınlarına tecavüz ettiler.
***
İmranlar Köyü'nde, ırzlarına geçmek üzere bütün kadınları bir eve topladılar; kendilerini korumaya çalışanları lime lime doğradılar.
***
Tekkeler Köyü'nde bacaklarından asılan on beş genç kızı, insan aklının alamayacağı işkenceler yaparak öldürdüler.
***
Karamandıra Köyü'nde yağmaya direnen Hacı Mustafa'yı kurşuna dizip karısının ve kızının ırzına geçtiler. Irzına geçtikleri kızı, yaraladıkları bir ata bağladılar, at can havliyle oradan oraya koştukça kız parçalara ayrıldı.
***
Çınarcık'ta, erkek çocukları, annelerine tecavüz etmeye zorladılar. Yaptıramayınca hepsini süngülediler. Kadınların karınlarını yarıp, kundaktaki bebekleri yardıkları karınlarına gömdüler.
***
İzmir rıhtımında eşlerinden veya oğullarından haber bekleyen kadınların çarşaflarını yırttılar, hakaret ederek yerlerde sürüklediler...
***
Maraş'ta, hamamdan çıkan kadınlara sarkıntılık yaptılar, peçelerini yırttılar...
***
Karacaali'de, köyün kadınlarına kocalarının gözleri önünde tecavüz edip kurşuna dizdiler.
***
Bu satırlar Hâkimiyeti Millîye'den:
"Yunanlıların kadınlara ve kızlara yaptıkları tecavüz, üzerinden yüzyıllar geçse, kendilerini Türklere affettirmek için her şeyi yapsalar, bunu başaramazlar. Binlerce masum kız Yunanlıların eline düşmektense, kurşunla, süngüyle, ateşle ölümü tercih etmişlerdir."
***
İkna olmayan, "resmî tarih(!)"in parçası bulan, inanmayanlar için, bu satırlar da bizatihi işgalciler, işkenceciler, tecavüzcülerle soydaş olan yabancı bir "kadın" gazeteci Berthe G. Gaulis'den:
"Bilecik bir felaket ve acılar diyarı... Henüz dumanı tüten taş yığınları altında kim bilir ne kadar insan cesedi yatıyor... Tecavüze uğramamış genç kız veya kadın kalmamış... Biraz ötede, kızını kurtarmak isterken, kafasına taşla vurularak öldürülmüş bir ihtiyarın mezarı..."
***
Belki de bu nedenle, yani "işgal"in ne demek olduğunu en önce, en çok ve en fena biçimde onlar anladığı için, Türk Kurtuluş Savaşı'nın, Millî Mücadele'nin, Kuvayı Millîye'nin -yahut siz nasıl anıyorsanız o direniş günlerinin- "büyük hainleri" arasında bir tek "Türk kadını" yoktur!
Onlar o sırada "hainlere" karşı yazılacak bir "destan"ın ön sözünü inşa etmekle meşguldür!
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasının ardından "Mebuslar" teslim bayrağı çekerken gazetelere yolladıkları "Millî haklarımızı ve ismetimizi koruyacak hükümet ve erkek yoksa, biz varız" ilanlarıyla eli silah tutan Türk erkeklerine tarihî bir ders verirler mesela!
TBMM başkanlığına gönderdikleri, "Erkekler vazifesini yapmayacak, dinlerini ve vatanlarını, zevce ve hemşirelerini muhafaza etmeyecek kadar aciz ve ilgisiz iseler, düşmana karşı koymak için bize izin versinler. Yalnız topraklara gömerek paslandırdıkları silahları bize versinler. Irzımızı, namusumuzu, iffet ve ismetimizi biz kendi ellerimizle müdafaa edeceğiz" dilekçesiyle, vatan savunmasından kaçanları, yüzlerine tükürmekten beter ederler!
Sultanahmet'ten Kastamonu'ya, Üsküdar'dan Bursa'ya memleketin her yanında "biz kadınlar bu hak cihadında en önde olacağız" diye onlar haykırırlar!
***
Bütün bunlar olur, sadece Anadolu'da değil, Türk kadınları mütareke İstanbul'unda da sarhoş işgalci askerlere meze olmaya, üstelik de "gönüllü meze!" olmaya zorlanırken, onların dramına, çığlık atsalar duyacakları mesafedeki "saray"ında oturan Vahdettin, "işgal güçleri hangi dinden ve milletten olursa olsun onlara Türk misafirperverliği gösterilmesini" buyurur... Atatürk ise, "düşman kaçarken, kadınlarınızı ve çocuklarınızı dağlara ve emin yerlere saklayınız" diye bildiri yayınlıyordur!
Padişah, varlığını "Allah'tan sonra işgalci İngilizlere" emanet ediyorken, Mustafa Kemal kadınların sadece ırzını ve canını kurtarmakla değil, vatanı o mezalimden kurtarıp bağımsızlaştırmak ve onlardan doğacak kız çocuklarının, kız torunlarının yerlerde sürüklenmeyip omuzlarda yükseltileceği bir rejimin temellerini atıyordur!
Hâl böyleyken...
Başka hiç kimseye değil sözüm, bu ülkenin Atatürk'e hakareti, Cumhuriyet'le savaşı marifet sayan kadınlarına bugün;
Siz, nasıl yapabiliyorsunuz?
Nasıl oluyor da, böyle bir "ADAM"ı sev(e)miyorsunuz?
(Selcan TAŞÇI)
Türk; Yavuz Sultan Selim’e göre, eşek idi...
Türk; Koçi Beye göre, mezhepsiz ecnebiydi...
Türk; Hoca Saadettin Efendi’ye göre, leşti, hilebazdı, aşağılıktı...
Türk; Naima’ya göre, azgındı, çirkindi, kabaydı, cahildi...
Türk; Nef-i’ye göre, Allah’ın irfan pınarını yasakladığıydı...
Türk; Baki’ye göre, kabaydı...
Türk; Hafız Çelebi’ye göre, baban bile olsa öldürülmesi gerekendi...
Türk; Sadrazam Kuyucu Murat’a göre, başı vurulması gerekendi...
Türk; Aksaraylı Kerimettin Mahmut’a göre, hunhar köpekti. Me’lundu...
Türk; Merzifonlu Seyyit Abdurrahman Eşref’e göre, eşsiz bir gaddardı...
Türk; Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre, pasaklıydı, çirkindi...
Türk; Taşlıcalı Yahya’ya göre, soyu kuruyasıca idi...
Türk; Büyükelçi Moralı Çuhadır Ahmet’e göre, hayvandan farkı olmayandı...
Türk; Tokatlı Nuri’ye göre, şehir dili bilmez hayvandı...
Türk; Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye göre, tiksinti duyulandı...
Türk; Vahdettin’e göre, dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü...
Siniriniz bozulmasın devam etmeyeyim!
Osmanlı...
- Ermenilere, “Millet-i Sadıka”...
- Araplara, “Kavm-i Necip”..
- Rumlara, “Romalı” anlamına gelen “Romeos” derken Türkler’i böyle aşağıladı.
Peki, Türk kendini nasıl görüyordu?
Türk’ün hali
“İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.
Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.
‘Biz hangi milletteniz’ deyince her kafadan bir ses çıktı:
‘Biz Türk değil miyiz’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’ diye karşılık verdiler.
Türklüğü kabul etmiyorlardı.
Halbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk Ordusu’ydu. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi.
Fakat ne çare ki bu “biz Türk değil miyiz?” diye sorunca “Estağfurullah” diye cevap verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş demekti.(...)
Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir.
Hele iş, vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı...”
Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat öyküsünü yazdığı “Suyu Arayan Adam” kitabında böyle anlattı Türkleri...
Vatandaşlık Bayramı
Falih Rıfkı Atay (1894-1971), “Batış Yılları” adlı eserinde kendi kuşağını Osmanlı’nın son çocukları olarak tanımladı:
“Kendime ilk defa ne zaman ‘Türk’ dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda ‘Türk’, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve Osmanlı idik. İlmihallerde baş dersimiz ‘din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti.
‘Vatan’ sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum.
Biz padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık...”
Buraya kadar yazdıklarımın kuşkusuz amacı var:
Mustafa Kemal de, Osmanlı’nın son kuşağındandı. Türk’ün, Osmanlı iktidarı tarafından nasıl aşağılandığını yaşadı. Osmanlı münevverlerinin Babıali’de “Türk” sözünü Arap aksanıyla ifade ederek “Terk” diye yazdıklarını unutmadı. (“Terk” sözcüğünün çoğulu Arapçada “Etrâk” demekti; ve Türklere, “İdrâki biidrak” -anlayışsız Türkler- diyorlardı!)
Oysa...
Türk; Atatürk’e göre, yıldırımdı, kasırgaydı, dünyayı aydınlatan güneşti. Bu sebeple...
91 yıl önce...
Tarih: 23 Mayıs 1928.
TBMM, 1312 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nu kabul etti. Böylece...
Asırlardır hor görülen Türk, yurttaşlık payesiyle onurlandırıldı.
Osmanlı ile Cumhuriyet farkı buydu...
Türk”, Osmanlı’da olduğu gibi aşağılanan-horlanan değildi.
Zamanın ruhu değişmişti: Türk; uluydu, yüceydi. Atatürk başarmıştı.
Vatandaşlık Bayramınız kutlu olsun