NATO’nun Katliamları | Yugoslavya Bombardırmanı
7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek zirvesi için OHAL ilan edilen, “savunma”, “barış” ve “güvenlik” söylemleriyle kendisini meşrulaştırmaya çalışan; gerçekte ise sermayenin ve emperyalist güçlerin dünya üzerindeki egemenliğinin askerî güvencesi olan NATO’nun, kuruluşundan bugüne uzanan katliamlarını hatırlatacağız.
NATO, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından emperyalist-kapitalist sistemin çıkarlarını korumak, sosyalizmin ve halkların kurtuluş mücadelelerinin önüne set çekmek amacıyla ABD öncülüğünde kuruldu. Halkların iradesini, bağımsızlık mücadelelerini ve anti-emperyalist hareketleri bastırmak için kullanılan bu savaş aygıtı; darbelerden işgallere, vekâlet savaşlarından doğrudan bombardımanlara kadar uzanan sayısız askerî müdahalenin merkezinde yer aldı.
Terör örgütü NATO’nun kuruluşundan bugüne “insani müdahale”, “barış” ve “demokrasi” söylemleriyle meşrulaştırmaya çalıştığı katliamlardan biri de, 24 Mart 1999’da Yugoslavya’ya yönelik başlattığı bombardımandı. Yetmiş sekiz gün boyunca Yugoslavya’nın üzerine bombalar yağdırılan bu saldırı, NATO’nun ilk büyük ölçekli askerî harekâtı oldu.
Saldırılarda köprüler, fabrikalar, enerji santralleri, hastaneler, okullar ve televizyon binaları hedef alındı. NATO’nun “insani müdahale” adını verdiği operasyon sonucunda, 89’u çocuk olmak üzere 2 binden fazla sivil yaşamını yitirdi; 12 binden fazla kişi yaralandı ve yüz binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı.
NATO uçakları yalnızca bombalar taşımadı; Irak’ta da kullanılan seyreltilmiş uranyum içeren mühimmatlar Yugoslavya topraklarına bırakıldı. Toprak, su kaynakları ve yaşam alanları kirletildi. Aradan geçen yıllara rağmen bölge halkı, bombardımanın yol açtığı sağlık ve çevre sorunlarıyla yaşamaya devam ediyor.
Emperyalist güçler Yugoslavya’yı bombalarken dünyaya “insan hakları” dersi veriyordu. Geride ise yıkılmış şehirler, öldürülmüş çocuklar, parçalanmış bir ülke ve yüz binlerce insanın acısı kaldı. Yugoslavya’nın üzerine yağan bombalar, NATO’nun “barış” ve “demokrasi” maskesinin ardındaki gerçek yüzünü göstermeye devam ediyor.
100 yıllık hırsızlığın, Koç’un karşısına dikildik!
Halkımız büyük bir yoksulluk içindeyken Koç Holding’in 100. yılı dolayısıyla Ankara’da kutlama yapan sömürücüler, karşılarında bu ülkenin komünistlerini, yurtseverlerini buldular.
AKP, CHP ve MHP dahil tüm patron partilerinin liderleri, cumhuriyet ve emekçi düşmanı bu düzenin sahiplerinden Koç’un kutlamasında önlerini ilikleyerek yer aldı.
O "kutlamaların" önünden seslendik: Bu ülkede karşınızda önünü iliklemeyenler var. Sözümüz söz: Halktan çaldığınız her şeyi devletleştireceğiz!
BİZ BU BATAKLIKTAN ÇIKARIZ
Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelen ve artık fiziki bir boyut da kazanan saldırı, bu partinin iç meselesi olmadığı gibi, sadece ona yönelik de değildir. Bir mahkeme kalkmış, bir siyasi partinin son birkaç yıllık tarihini silmiştir!
Bu kararla, halk düşmanı siyasi iktidar hukuku bütünüyle araç haline getirmiş, siyasetin doğasında bulunan meşruiyet kaygısını terk etmiş, seçme ve seçilme hakkını feshetme ve siyasi parti kurumsallığını yok sayma noktasına gelmiştir.
Silinmek istenen şey CHP’nin birkaç yılından, yok sayılan şey siyasi parti ve seçim hukukundan ibaret değildir. Türkiye Cumhuriyet’ten arındırılmak istenmektedir.
Hukukun saltanat ve hilafetten kurtarılıp yurttaşlara teslim edilmesi bir Cumhuriyet kazanımıdır. Halkın siyasette asıl belirleyici güç olarak tanınması emekçi yurttaşların mücadelesinin ürünüdür. Seçme ve seçilme hakkı bunun simgesidir ve Türkiye toplumunca içselleştirilmiştir.
Bu tablonun AKP’nin gücünü yansıttığı sanılmasın. Siyasi iktidar yönetme gücünden ve meşruiyetinden yoksun düştükçe kuralsızlığa, keyfiliğe, kaba kuvvete mecbur kalmaktadır. Emperyalist temsilcilerin Türkiye’ye fazla gördüklerini açık açık dile getirdikleri Cumhuriyetimizin tasfiyesi, sonu batak bir yoldur.
Lakin Türkiye’nin ilerici, Cumhuriyetçi birikimi o yola sığmaz! Bu birikimi mevcut siyasi iktidar yok edemez. Yine bu birikim kimsenin, herhangi bir hizbin, herhangi bir partinin malı değildir. Sahibi emekçi halkımızdır.
THTM bütün emekçileri, yurtseverleri, cumhuriyetçileri birlikte mücadeleye, karşıdevrimi püskürtecek bir enerji biriktirmek için kol kola girmeye çağırmaktadır. Omuz omuza bir emekçi cumhuriyeti kuracağız. Ülkemizi sürükledikleri batak gericilerin, emperyalistlerin, sömürücülerin mezarı olacak. Cumhuriyetimizi yeniden ayağa kaldıracağız.
Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi Genel Yürütme Kurulu
“El comunismo no ofrece promesas de felicidad eterna o recompensa. La única promesa que ofrece es que el futuro puede ser mejor que el pasado, si estamos dispuestos a trabajar, luchar y morir por él”
- Steban, el estudiante comunista inframaterialista en Disco Elysium.
Bugün Kartal’daki 1 Mayıs alanında TKP İstanbul İl Başkanı ve beraberindeki heyet, “Türk Kadını Burada” yazan pankartı açmamıza izin vermemiştir.
Alanda bulunduğumuz süre boyunca sürekli TKP İstanbul İl Başkanı @Ahmetdincell tarafından takip edildik ve fiili baskı altında tutulduk.
Alanda bulunan dernek başkan yardımcımız ve avukatımız Aslıhan Alkan Bat, güvenlik endişesi nedeniyle alanı terk etmek zorunda kalmıştır.
Trendyol'dan Ortaklaşa dergisine sansür: 'NATO, işçi sınıfı falan demeseniz...'
📌E-ticaret platformu Trendyol, Ortaklaşa dergisinin 8. sayısının satışını kapaktaki “NATO” kelimesini “yasaklı” ilan ederek durdurdu. Müşteri hizmetleri, derginin satışa açılabilmesi için “NATO, işçi sınıfı gibi ifadeleri beyaz bantla kapatın” dedi.
https://t.co/Exw688DQRw
TKP 1 Mayıs için çağırıyor
Türkiye Komünist Partisi işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ta Adana, Ankara, İstanbul ve İzmir’de olmak üzere, dört ayrı merkezde miting düzenlemeye karar vermiştir. İşçi sınıfının kapitalist sömürü ve emperyalist barbarlık karşısında devrimci ve cumhuriyetçi bir meydan okuyuşun öncü gücü haline gelmesi bugünün ertelenemez temel görevidir.
1 Mayıs emekçi halkın bu görev doğrultusunda irade gösterdiği, enerji ve umut çoğalttığı, örgütlendiği bir gün olmadığı sürece anlamsızlaşmaya mahkumdur.
Ne yazık ki, Türkiye’de 1 Mayıslar anlamsızlaşma tehlikesi ile karşı karşıyadır.
Sendika konfederasyonlarının uzun yıllar boyunca 1 Mayısların kutlanması için gösterdiği çabayı yok saymak, hükümetlerin baskısı karşısında gösterdikleri kararlılığa karşı haksızlık yapmak niyetinde değiliz. Ancak bu emek ve mücadeleye gölge düşüren tutum ve davranışlar da yıllar içinde ne yazık ki kalıcılaştı ve 1 Mayıslarda belirleyici olması gereken işçi sınıfının bağımsız ideolojik ve siyasal kimliği iyice silikleşti.
Konfederasyon ya da bağlı sendika yönetimlerinin siyasal tercihlerine kimse karışamaz. Ancak birleşik ve kapsayıcı bir 1 Mayıs düzenlemek doğrultusunda irade ortaya koyanların 1 Mayıs’ın evrensel ilkelerine uygun bir içerik hazırlamaları ve katılımcı örgütlere eşit mesafede durmaları gerekmektedir. Bütün çağrılarımıza, açıklamalarımıza, görüşmelerimize rağmen 1 Mayıslarda CHP ve bazen de DEM’li siyasetçilere konuşmacı olarak yer açılması, bazı kentlerde miting düzenleyicilerinin CHP seçim otobüslerini kürsü ve propaganda aracı olarak kullanması basit bir özensizliğin ürünü değil, Türkiye’de sendikal hareketin içine düştüğü durumla ilgilidir. Türkiye Komünist Partisi’nin CHP’nin 1 Mayıslara katılımından rahatsızlık duymadığı herhalde açık olmalıdır. Tersine, partimiz CHP’nin 1 Mayıslara daha büyük bir kitle ile katılmasını arzu etmektedir. Ancak TKP büyük bir ciddiyet, kararlılık ve yüksek katılımla parçası olduğu işçi sınıfının mücadele gününde, hangi gerekçeyle olursa olsun, kapitalist sömürü düzeni ve emperyalizmle sorunu olmayan siyasetçileri dinlemek ya da onların sahne şovlarını izlemek zorunda değildir. 1 Mayısların düzen partilerinin işçi sınıfının çıkarlarıyla ilgisi olmayan gündemlerine bağımlı hale getirilmesinin bir diğer sonucu Taksim Meydanı ile 1 Mayıs arasındaki tarihsel ilişkinin değer yitirmesidir. Taksim, Türkiye’de 1 Mayıs’ın ilk kez kitlesel ve merkezi olarak kutlandığı alandır. Bu alanda yüz binlerce emekçi toplanmış işçi sınıfının taleplerini dile getirmiş, halaylarla, türkülerle umut tazelemiştir. Diyarbakır'dan, Çukurova’dan, Trabzon’dan, İzmir ve Ankara’dan saatlerce yolculuğu göze alarak toplanan işçilerin oluşturduğu güçlü irade bir yıl sonra burjuvazinin kalleşçe provokasyonu ile kana bulanmış ve işçiler bu katliama 1978’de daha büyük bir kararlılıkla ve birleşik bir 1 Mayıs için Taksim’e akın ederek yanıt vermiştir. Bunun ardından gelen yasaklama ve baskı dönemlerinde Taksim doğal olarak bir mücadele alanına dönüşmüştür. Partimiz yıllar boyunca Taksim’in 1 Mayıs Alanı olarak işçi sınıfına açılması için sürdürülen mücadelenin parçası olurken, birkaç kez iktidarların yasakçı tutumunun örgütlü bir iradeyle delinebileceğini göstermiştir.
Öte yandan 1 Mayıs’ın bir alan inatlaşmasına indirgenmesi, tam da iktidarların istediği bir olgudur. 1 Mayıs, işçi sınıfının enerji topladığı, çoğaldığı, kendine güven tazelediği ve toplumun diğer kesimlerinin işçi sınıfı gerçeğini bir kez daha gördüğü bir gün olmak durumundadır. Taksim gündeminin bağlamından kopması, giderek kimi popüler kişilerin “görüntü verme” işlemine dönüşmesi işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma ruhunu güçlendirmemektedir. Her yıl ortaya atılan ve sonrasında hakkı verilmeyen “Taksim kararlılığı” bir noktadan sonra inandırıcılığını yitirmekte, daha da önemlisi başka alanlarda düzenlenen eylem ve etkinlikleri peşinen değersizleştirmektedir. Taksim Meydanı’nın işçi sınıfına açılması konusunda iktidar üzerinde kurulacak sistematik baskı kadar, işçi sınıfının bu talebin karşısında durulamayacak bir siyasal ve toplumsal ağırlık kazanması da önem taşımaktadır. Taksim Meydanı, 1970’lerde, İstanbul’un değil, Türkiye’nin 1 Mayıs Alanı’ydı. Bugün bu yaklaşımın terk edilmesi, “teknik” zorluklarla değil siyasal ve ideolojik gerilemeyle açıklanmalıdır. Bu anlamda, 1 Mayıslarda önceliğimiz işçi sınıfının çıkarlarını temsil eden birleşik ve bağımsız bir kuvvetin vücut bulmasını sağlamak olmalıdır. Taksim’in bir daha sermaye tarafından işçi sınıfına kapatılamayacak bir biçimde yeniden kazanılması da ancak bu çabanın sonucu olarak mümkün olacaktır. Böylesi bir birlik ise, protokol açıklamalarla, “biz Taksim’deyiz, herkese çağrımızdır” diye ilan edip 1 Mayıs’a kısa bir süre kala başka bir alanı miting adresi olarak göstererek sağlanamaz. 1 Mayıslar işçi sınıfın sözünün ve eyleminin sömürücü sınıflar dışında bütün topluma umut verdiği bir gün olmalıdır. TKP’nin bütün çabası bu yöndedir. Partimizin önümüzdeki yıllarda işçi sınıfının örgütlenmesine, siyasal ve toplumsal gücüne katkı koyacak, düzen partilerinin gölgesinden kurtulmuş ve alınan kararların arkasında durulacak birleşik ve kapsayıcı 1 Mayıslar için elinden gelen katkıyı koymanın yollarını arayacağından kuşku duyulmamalıdır.
2026’da ise TKP, Türkiye’nin devrimci, yurtsever, cumhuriyetçi birikiminin ve en önemlisi işçi sınıfının öncü kesimlerinin 1 Mayıslarda boynunun bükük durmaması, tersine 1 Mayıs’ın hemen ertesinde daha büyük bir umut ve kararlılıkla mücadeleye devam etmesi için sorumluluk almaktadır. Benzer kaygı ve yaklaşımlarla hareket eden siyasi ve sendikal yapıları bu sorumluluğu paylaşmaya, dört merkezde düzenlenecek 1 Mayıslara aktif bir biçimde katılmaya çağırıyoruz.