not to be a bitter dutch person, but this is literally when the competition died. after joost was disqualified for NOTHING (because it was confirmed he essentially didn’t even do anything), the competition has become a soulless mess, purely here to please israel.
heated rivalry evrenine göre 4. bölümdeler. sandıkları terk etmeyin. milli takım sezonunda tekrar kaynaşıp temmuz-ağustos gibi alaçatıda bi cottage'a gidecekler. sürece güvenin...
“Eşim ve Kızımı Aldınız, Kızımın DNA’sı Telefonda Kaldı!”
Müşteki Hilmi Altın, Bolu Kartalkaya’daki yangında eşi Kübra Altın ve kızı Alya’yı kaybetti. Gözyaşları içinde mahkemede şunları söyledi:
“Kartalkaya katliamında eşimi ve kızımı kaybettim. Tatil planımız yoktu. Ama kızım Alya, arkadaşı Derin’le birlikte kayak yapmak istiyordu. Çok ısrar etti. Tutamadım kendimi, ‘tamam’ dedim. Eşim Kübra çocuk diş hekimiydi.
Elimden aldınız bütün hayatımı. Tek başıma bıraktınız beni.
O akşam çok kahkaha attım ama gecenin bir vakti eşimin çığlığıyla uyanacağımı bilmiyordum. Çok hızlı çıktılar odadan. Ben giyinirken bir dakika içinde yoğun duman geldi. O zaman anladım yangın olduğunu. Dışarı çıktığımda bir anda dumanın içinde kaldım. Koridorda merdiveni bulamayınca ‘Hilmi geçmiş olsun, ama eşinle kızın hızlı çıktı kurtulurlar’ dedim.
Sonra Atakan’ın odasına girdim, bir başkasının yardımıyla. Orada havlu buldum, ıslattım ve ailemin peşinden gitmek istedim. Ama dumandan ilerleyemedim. Başka bir odaya girdim, kalabalıktı. Yatakları camdan attık, çarşafları birbirine bağlayıp çocukları sarkıttık, sonra kadınları. Ben inmeden önce çarşafın bir parçası düştü. Kendimi aşağı attım. Birinin üstüne düştüm.
Yanına gidip ‘İyi misin?’ dedim. Bana ‘Sen iyi misin?’ dedi. Eşim ve kızım beni bekliyordur diye düşündüm. Ama Adli Tıp’tan almak zorunda kaldık onları.
Hastanede bana teşhis yaptırmadılar.
Orada hiçbir önlem yoktu. Kimse bizi kurtarmaya çalışmadı. Misafirler dışında…
Siz kağıttan yöneticiler yüzünden biz yandık. Gerçek olsaydınız, biz bugün hayatta olurduk.
Bu ülkenin röntgeni burada. Bu liyakatsizlik sisteminin sonu gelsin artık. Yiğit ve Alp gibi kahraman yargıçlara ihtiyacımız var.
Sürekli kendimi yollara vuruyorum, bazen kafayı yeme noktasına geliyorum ama yemeyeceğim. Çünkü sizin hak ettiğiniz en ağır cezaları aldığınızı göreceğim.
ETS müşterisiydim. Güvensiz bir yere götüreceklerini düşünmedim. Mehmet Nuri Ersoy hakkında suç duyurusunda bulunuyorum.
Kızımın telefonu paket içinde geldi. Teslim almaya gittim. Katip ağlıyor, hâkime hanım ağlıyor, ben ağlıyorum.
Üstünde kızımın DNA’sı var.
Biz burada eksiğiz… Fazla değiliz.
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın acilen bu davaya dahil edilmesini istiyorum.”
Bugün 22-23 yaşında yüzden fazla genç abuk sabuk suçlamalarla tutuklanarak cezaevine gönderildi. Hükümete destek veren sevgili vatandaşlar, sizi senelerdir "Bunlar bize zulmettiler, biz de bunlara zulmediyoruz" diyerek kandırıyorlar. Bugün tutuklanan bu çocuklar doğduklarından beri Ak Parti iktidarından başka hiçbir şey görmediler. Bu çocuklara yapılan bu zulme nasıl destek olabiliyorsunuz? Bu çocuklar sürekli anlatılan 28 Şubat yaşandığında daha dünyaya bile gelmemişlerdi.
22-23 yaşındaki bir üniversite öğrencisi, böyle bir zalimlikle tutuklandığında bütün dünyası alt üst oluyor. Ailesi perişan oluyor, okul hayatı darmadağın oluyor. Bu çocuklar ömürleri boyunca atlatamayacakları bir travma yaşıyorlar. Bu ülkenin evlatlarına yapılan bu zulüm reva mıdır? Vicdan sahibi bir insanın şu yapılanlara destek olması mümkün müdür? Koca memleket bir adamın istikbali uğruna uçuruma sürükleniyor, sayısız gencin hayatı heba oluyor, ne zaman uyanacaksınız? Ne zaman bitecek bu kin ya?
AKP seçmeni zannediyor ki; bu kadar insan, Ekrem İmamoğlu yargılandığı için sokakta.
Hayır.
Depremzedelere parayla çadır satan Kızılay Başkanını yargılamadığınız için sokaktayız.
Kendi şirketinden, kendi bakanlığına, fahiş fiyata dezenfektan satan Ticaret Bakanı’nı yargılamadığınız için sokaktayız.
Kendi parti yöneticinizin “Ankara’yı parsel parsel sattı” dediği Melih Gökçek’i yargılamadığınız için sokaktayız.
Muhaliflere ‘terörist’ yaftası vururken, bebek katilini Gazi Meclis’e davet ettiğiniz için sokaktayız.
Foyalarınızı ortaya çıkartan gazetecileri hapse tıkarken, ekranlarda iftira üstüne iftira atan, hakaret üstüne hakaret eden maymunları mükafatlandırdığınız için sokaktayız.
Sarıklı, cübbeli amirali jet hızıyla emekli ederken Cumhuriyet’e bağlılık yemini eden teğmenleri ihraç ettiğiniz için sokaktayız.
Vatandaşın belini ek vergilerle bükerken 5 müteahhitinizin milyarlarca liralık vergi borcunu affettiğiniz için sokaktayız.
Yüzlerce suç kaydı bulunan çete üyeleri elini kolunu sallayarak dolaşırken Ümit Özdağ’ı tutukladığınız için sokaktayız.
Evimizde oturken yazıp çizerek, video çekerek de derdimizi anlatmaya çalıştık ama duymadınız.
Sesimizi duyun diye sokaktayız.
Ülkemizin tüm köklü kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve medya kuruluşlarının köklü ve güçlü yapılarına; tüm vatandaşlarımızın vicdanına sesleniyorum.
Üniversiteli öğrencilere yaşatılanlar bir insan hakkı meselesidir. Hakkını arayan ve sesini duyuran kadınlara, erkeklere, emeklilere yapılanlar bir hukuksuzluk meselesidir. Basın mensuplarına, gazetecilere yaşatılanlar bir özgürlük meselesidir. Buna hiçbirimiz sessiz kalamayız. Biz aynı topraklarda yaşayan, ülkenin huzurunu düşünen tek bir ülkenin vatandaşlarıyız.
Ve hep birlikte ses vererek insanlığın ve adaletin yanında olursak hepimiz için huzuru ve eşitliği sağlayacağız.
Bugünkü sokak hareketlerinin Gezi eylemlerinden çok temel bir farkı var. Gezi, ekonominin, hukukun görece çok daha iyi olduğu, memleketin milyonlarca düzensiz göçmenle dolmadığı, insanların bir şekilde gelirleriyle ev, araba alıp tatile gidebildiği bir dönemde, ağaçların kesilecek olması ihtimaline karşı olarak başlayıp, moderrn yaşam tarzına müdahale endişesiyle devam eden ve kapsamı bu çerçeveyle sınırlı olduğu için de -genellikle- seküler ve eğitimli kesimin başrolde olduğu bir hareketti.
19 Mart hareketiyse toplumda çok yüksek teveccühü olan, üst üste üç seçimde oylarını katlayarak en büyük kenti yöneten, ülke çapında her kesimden karşılığı olan bir siyasetçiye yapılan sayısız yargı hamlesinin en sonuncusunda göz altına alınması ve ortaya çıkan büyük haklı mağduriyet sonucunda gerçekleşiyor. Bu nedenle de sadece belli bir kesimin değil, genç yaşlı, modern muhafazakar, esnaf beyaz yakalı, köylü kentli herkesi kapsıyor ve yine iktidarın ve hatta belki de çoğumuzun beklemediği hızda büyümesinin sebebi de -ekonomik, hukuki ve sosyal koşulların da bu sürede çok geriye gitmiş olmasının etkisiyle- bu. Ve bu mağduriyet büyüdükçe kitlesel desteğin de artarak devam edeceği aşikar.
Deniyor ki ‘iyi de ya iddialar doğruysa?’ ‘Bir siyasetçi soruşturulamaz mı?’ Pek tabi soruşturulur, hatta hep soruşturulsun bana kalırsa da, burada soruşturmaların kamu vicdanında inandırıcı olabilmesi ve destek görebilmesi için hukuk organlarının tüm siyasetçilere eşit davranması gerekir. Kendi partisinin kurucusu tarafından başkenti idare ettiği dönemde şehri parsel parsel cemaate verdiği söylenen eski bir belediye başkanına veya bakanlığı döneminde kocasının firmasından bakanlığa dezenfektan sattığı ortaya çıkan eski bakana, Kızılay’ın çadırlarını sattığı bilinen zatı muhtereme, ne hikmetse hiçbir AKP belediyesine ve daha burada sayamayacağım yüzlerce dosyaya dokunmayıp bir tek İstanbul Belediye Başkanı’nın üstüne -üstelik başkanlığında pek çok danıştay incelemesi geçirmişken- dava üstüne dava açarsanız, sizden çıkarı olan yancılarınız ve seçmen kitlenizin en fanatik kesimi dışında kimseyi ikna edemezsiniz.
Bundan sonra ne olur? Kestirmek çok güç. Benim görüşüm, eğer muhalefet partileri gerçekten yeni bir Türkiye istiyorlarsa bir olup, yanyana durup sokaktaki büyük kitleleri yalnız bırakmaz, kitlelerse muhtemelen birkaç güne aralarına karışmaya yeltenen provakatörleri anında bastırıp bu büyük sesi barışçıl ve kararlı bir şekilde çıkarmaya devam ederlerse bu hukuk garabetinden geri adım atılması ve bir nebze olsun normalleşmemiz muhtemel diye ümit ediyorum.
Galatasaray Üniversitesi öğrencileri, İmamoğlu ile birlikte diploması iptal edilen hocaları Prof. Dr. Aylin Saybaşılı’nı alkışlarla ve sloganlarla karşıladı
🟥 “Susma sustukça sıra sana gelecek!”
İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulu'nun kararı HUKUKSUZDUR.
Böyle bir karar alma yetkileri yoktur. Yetki, sadece İşletme Fakültesi Yönetim Kurulu’ndadır. Bu kararı alanların tarih ve adalet önünde hesap verecekleri günler yakındır. Adalete, hukuka ve demokrasiye susamış milletimizin yürüyüşü durdurulamayacak.
Kurtuluş Yok Tek Başına!
Mevzular Açık Mikrofon Özel! Beni takip etme teveccühü gösteren sizlerden kariyerim boyunca bunu ikinci kez isteyeceğim… Sözüm var. İzletmeliyim, seslerini duyurmalıyım. Lütfen paylaşın. Unutmayın! Siz nereye bakarsanız orası konuşulur. Çarşamba Akşamı BabalaTV’de yayındayız.