hayatı çok seviyorum. bağırarak heyecanla konuşmayı, kahkahalarımla yeri göğü inletmeyi seviyorum. sokaklarda sarhoş dolaşmayı, kapı gıcırtısına oynamayı seviyorum. akşam nerede olacağımı bilmemeyi, yarını planlamamayı seviyorum. hayatı tüm çingeneliğiyle yaşamayı seviyorum.
Deniz Göktaş’ın avukatı Metin Aslan ile konuştum. İki özel bilgi paylaştı…
Bir: Deniz tutuklama sonrası avukatlarına “neşemizi çalamayacaklar” demiş.
İki: Kendisiyle görüşen Kılıçdaroğlu’na “CHP’yi salın” demiş.
İlk kez ıssız adam izledim. Eleman sınıf atlayıp gastronomi, pikap, sanat filmleri etrafında kendine kimlik inşa ettikten sonra köylü anası ve varoş arkadaşlarıyla nereden geldiği sürekli yüzüne çarpılıyor.
Kayınvalidesinin elini öpse de avmde frappucinosunu eksik etmeyen şehirli ada gibi karakterini içselleştiremediği için huzursuz. Ada elemanın çatlaklarına ayna tutuyor. Sonradan duyduğu özlem de dönüşmek istediği karaktere.
Sadece ingilteredeki hakana üzüldüm. Hakan olmayın.
Zeytin ağacı Homeros'un kulağına fısıldadı:
"Herkese aitim ve kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce de buradaydım ve sen gittikten sonra da burada olacağım "
https://t.co/pxO8t8ryQX
konsolosluk vize departmanının sizin altı aylık banka dökümünüzdeki açıklamalara tek tek bakacak kadar uğraştığını düşünüyosanız çok safsınız hiç bakmadan red veriyolar çünkü
instagram eskiden gerçekten takip ettiğin insanları görmekti. şimdi ise sadece algoritmanın seçtiklerini görüyoruz. post-story dönüşümü platformu kamusal alandan tüketim alanına taşıdı. etkileşim azaldı, izlenme arttı. sosyallik yerini performansa ve daha çok tüketmeye bıraktı.
Halkımız şu kavramları solculuk diye pek sevmiyor ama ülke İsveç gibi olsun istiyor.
Sendika
Grev
Kooperatif
Eşit işe eşit ücret
İnsan hakları
Kadına hakları
LGBT hakları
Ücretsiz eğitim
Yargı Bağımsızlığı
Basın özgürlüğü
Laiklik
Azınlık hakları
Ana dilde eğitim
İbadet özgürlüğü
kapitalizmin proje haline getirdiği bedenlerimizde en iyi uykuya, kiloya, parlak bir cilde ulaşmak gerekiyor. çünkü bu düzende insaniyet namına hiçbir şey yok, sadece verimlilik var. iş çıkışı bir bira içmek bile koşmaktan daha az verimli olacağı için tercih konusu değil
wellness sektörü bize şunu sattı: sorun sistemde değil, sende. sistemi sorgulama, direnme, itiraz etme. sadece kendinle ilgilen, kendini düzelt, kendini geliştir. yetmez ama: her zaman daha iyisi ol, hatta en iyisi ol.
turkiyenin onde gelen sirketlerinden birinde calisiyorum. birimde 6 kisiyiz. hemen hemen çoğu yaşıtım. z kuşağıyız.
hepimiz her allahın günü sabah yumurtalar, bowllar, gün içi takviyeler, temiz besinler, vitaminler, is cıkısı spor, iş öncesi sabahın kör vakti yürüyüşler şeklinde gidiyoruz.
kimse hadi çıkışta bi' meyhaneye düşelim, birer bira içelim demiyor. çıkışta idman atıyor muyuz badim diyor. sabah seni alıyorum falanca yerde yürüyüşümüz yok mu diyor.
yeni nesil, eskiye göre daha bilinçli ve kendine bakıyor.
gerçekten sürekli bir şeyleri özlemekle mi geçecek ömrümüz? hiçbir zaman anı yaşayamayacak mıyız? geçmişi ya da geleceği düşünerek keder içinde mi olacağız her zaman? ömür boyunca bilemeyeceğiz
Türkiye’nin dünyaya anlatamadığını, yabancı markalar tek tweetle anlatıyor. Türkiye hiçbir zaman kendi iç meseleleriyle uğraşmaktan dış dünyaya öncelik vermedi tarihi boyunca. Harika pazarlama, acı ama gerçek.
Halkına ve ülkesine yabancı birer cahil olunca ortaya böyle konuşmalar çıkıyor.
Yaşlılar sabahın köründe çalışmaya gidiyor, hastaneye gidiyor, çalışan çocuğunun işini halletmeye veya bakıma muhtaç torununa bakmaya gidiyor.
Diyelim bunların hiçbirini yapmayıp canı sıkıldı ve dışarı çıktı. Sizi ne ilgilendiriyor?
Rahatsız olacağınız şey yaşlılar değil, bu sistem ve işleyişi olmalı.
Daha az yaşlı değil; daha fazla emekli maaşı, daha iyi sağlık hizmeti, daha fazla sosyal güvence ve daha çok insani yaşam isteyin.
Yaşlı düşmanlığı neoliberal kapitalizmin alamet-i farikalarından biridir, çünkü yaşlılar bir an önce ölmesi gereken yüklerdir.
Bu ideolojik tuzağı kökten reddetmeliyiz.