Devlet Ciddiyeti ve Acil Harekat İhtiyaçları ‼️
ABD Senatosu’nda sorulan soru ve verilen yanıt nettir: CAATSA yaptırımları yürürlükte olduğu sürece Türkiye’nin F-35 programına dönüşü hukuken mümkün değildir.
Buna rağmen Trump ve bazı ABD’li yetkililer, Türkiye’nin F-35 programına dönüşüne ilişkin olumlu mesajlar vermekte; Türk kamuoyunda “dönüş mümkün” algısı oluşturulmaktadır.
Bir yanda Senato tutanaklarında açıkça ifade edilen yasal engel, diğer yanda siyasi düzeyde verilen umut mesajları vardır.
Bu tablo, F-35 meselesinin teknik veya hukuki bir süreçten ziyade Türkiye üzerinde baskı kurmak ve “bazı kararları dayatmak için kullanılan bir pazarlık başlığına” dönüştüğünü göstermektedir.
Müttefiklik ilişkisi belirsizlik, oyalama ve kamuoyu yönetimiyle değil; şeffaflık, tutarlılık ve devlet ciddiyetiyle yürütülür.
Türkiye’nin acil muharip uçak ihtiyacı siyasi beklentilere veya belirsiz vaatlere bırakılamaz.
⚔️ Bu nedenle;
🎯 Mevcut hava gücümüzün modernizasyonu (özgür),
🎯 Uçak tedariki (EF-2000, F-16 B70)
🎯 Semalardaki harekat teknolojik bağımsızlığımızın sembolü Muharip İnsansız Uçak Sistemleri ile
🎯 KAAN projesi gerekirse ilave kaynak tahsis edilerek hızlandırılmalıdır.
🚨Bekamız için başka seçenek yoktur !
İran ABD’ye “barış anlaşmasına zemin oluşturabilecek dört aşamalı bir çerçeve yapı” önerdi:
1. Aşama: İran, ABD ve “direniş cephesi” dahil olmak üzere tüm tarafların katılımıyla savaşın durdurulması ve bütün askeri operasyonların tamamen tam zamanlı olarak askıya alınması.
2. Aşama: Başta Hürmüz Boğazıyla ilgili meseleler olmak üzere pratik adımların atılması, ablukaların kaldırılması, petrol yaptırımlarının iptal edilmesi ve İran’ın dondurulmuş varlıklarının bir kısmının serbest bırakılması.
3. Aşama: Geniş kapsamlı yaptırımların ve nükleer meselelerin ele alınması.
4. Aşama: Anlaşmanın uygulanmasını denetlemek ve tarafların yükümlülüklerine bağlılığını güvence altına almak için bir izleme komitesi kurulması.
Trump’ın Yahudi damadı Kushner’in emlak yatırımı ve protesto eylemleri ile gündeme gelen Adriyatik Denizinde Arnavutluk’a ait stratejik Sazan adasındaki gelişmelerle Paşa Limanında İtalyan tersane yatırımlarına farklı gözle bakmak gerekir.
Konu Adriyatik’in jeopolitiğidir.
Arnavutluk, Osmanlı Devleti’nden ayrılan ilk Müslüman çoğunluklu Balkan toprağıydı. Balkan savaşından sonra bağımsız olmuştu.
Soğuk Savaş sonrasında hızla Amerikan etki alanına girmiştir. 2009 yılında NATO üyesi oldular. AB üyeliği süreci hızla devam ediyor.
NATO’nun BM yetkisi olmayan 1999 Kosova müdahalesiyle yalnızca Belgrad’ın Adriyatik’e erişimi kesilmemiş, aynı zamanda Rusya’nın bölgedeki sürekli deniz varlığı sona erdirilmiştir.
Türkiye bu sürece seyirci kalmamıştır. 1997 sonrası Arnavutluk ile geliştirilen askeri iş birliği kapsamında Vlore’deki (Avlonya) stratejik Paşa Limanı’nın geliştirilmesine destek verdi. Deniz altyapısı kuruldu, eğitim desteği sağlandı, Türk savaş gemileri düzenli olarak bölgeyi kullandı. Türkiye yaklaşık otuz yıl boyunca Adriyatik’te sessiz ama etkili bir deniz varlığı oluşturdu.
Bugün ise farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
30 Nisan 2026 tarihinde Arnavutluk devlet savunma şirketi KAYO ile İtalyan Fincantieri arasında Paşalimanı Tersanesi’nin yeniden inşası ve modernizasyonu için iş birliği anlaşması imzalandı.
Başbakan Edi Rama, burada yalnızca Arnavut silahlı kuvvetleri için değil, müttefik ülkelerin donanmaları için de gemi üretileceğini ve İtalya’nın Avrupa’daki yeni stratejik üssü konumuna yükseleceğini belirtti.
Türkiye’nin 27 yıldır emek, kaynak, personel ve stratejik dikkat harcadığı Paşalimanı havzası, artık İtalyan savunma sanayi üzerinden NATO merkezli yeni bir deniz üretim ve kontrol mimarisine bağlanmaktadır.
Başbakan Edi Rama uzun süredir NATO, AB ve ABD çizgisine son derece yakın bir siyaset izlemektedir.
Kushner projesine açılan kapılar da bu tercihin açık göstergesidir. Bu tablo Türkiye’nin çıkarlarından çok Washington, Brüksel ve Roma eksenli tercihlerin öne çıktığını göstermektedir.
Sazan Adası’nın milyarlarca dolarlık uluslararası yatırım projelerinin odağına yerleşmesi ve Paşalimanı Tersanesi’nin İtalyan Fincantieri üzerinden yeniden yapılandırılması birlikte değerlendirildiğinde yeni bir jeopolitik dönüşüm görülmektedir.
Sazan Adası ile Vlore-Paşalimanı hattı Adriyatik’in girişindeki en kritik gözetleme ve kontrol bölgelerinden biridir. Diğer bir değişle Sazan Adası ile Karaburun Yarımadası arasındaki geçit, Adriyatik’e giren veya çıkan deniz trafiğinin izlenebileceği kritik bir noktadır. Bu nedenle konu Ankara için bir tatil adası ya da bir tersaneden ötedir. Adriyatik’te Türk deniz gücü varlığının kalıcılığı ve ikinci aşamada Sazan adası üzerinden çevrelenmesi sorunudur.
Otuz yıl önce Rus etkisi Adriyatik’ten büyük ölçüde uzaklaştırıldı. Bugün ise Türkiye’nin bölgede otuz yılda oluşturduğu deniz etkisinin aşındırıldığı yeni bir sürecin işaretleri görülmektedir.
Bu gelişmelerin en fazla Yunanistan’ın işine geleceği açıktır. Çünkü Türkiye’nin Adriyatik’teki hareket alanının daralması, Ege ve Doğu Akdeniz’deki jeopolitik rekabette Ankara’nın manevra alanını da dolaylı olarak etkileyecektir.
Önümüzdeki dönemde gerek damat Kushner’in siyonist sermayesi gerek İtalyan şirketleri üzerinden Sazan Adası ve Paşa Limanı çevresinde göreceğimiz yeni düzenlemeler Türkiye’nin Paşalimanı çevresindeki etkisini kontrol altına almaya çalışacaktır.
Türkiye söz konusu tersane ve üsteki varlığını her koşulda devam ettirmelidir.
Jeopolitikte hiçbir stratejik ada yalnızca ada; Hiçbir liman yalnızca liman; Hiçbir tersane yalnızca tersane ve hiçbir yatırım yalnızca yatırım değildir.
(Aşağıdaki resimde Arnavutluk başbakanı İtalyan başbakanını çömelerek karşılıyor)
Bu yıl, Cumhuriyet tarihimizin iki büyük egemenlik kazanımının yıldönümünü kutluyoruz. Kabotaj Kanunu’nun 100’üncü yılı (1 Temmuz 1926) ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 90’ıncı yılı (20 Temmuz 1936).
Biri denizlerimizdeki ekonomik egemenliğimizi, diğeri Türk Boğazları üzerindeki tam hâkimiyetimizi tescil eden bu iki tarih, Cumhuriyet diplomasisinin ve devlet aklının en büyük başarıları arasında yer almaktadır.
PTT ve Darphane’nin bu anlamlı yıldönümlerini hatıra pulu ve hatıra parasıyla ölümsüzleştirmeyi mutlaka değerlendirdiğini düşünüyorum. Ancak bir vatandaş olarak, Cumhuriyetimizin denizcilik ve egemenlik tarihindeki bu iki büyük kazanımının özel olarak anılmasını hatırlatmayı görev bilirim.
@PTTKurumsal@DarphaneGM
Virüs bulaşmayan ultra Double Plus kısır tohumların fidelerine virüs girmiş, her türlü kimyasal zehiri kullanmışlar çare olmamış. tüccar‘la konuşmuşlar yardımcı olunmamış. Tekelleşme ne çiftçinin ne tüketicinin gözünün yaşına bakmaz, kendi karına bakar.
Gizliliği 2025 yılında kaldırılan 1932 tarihli belge...
Biberi tarikatı deşifre edilmiş. Müritleri zikir sırasında hayvan sesi çıkarıp kafalarını duvarlara vururlar. Abdest almaz, namaz kılmaz ve oruç tutmazlar.
🚨 #SONDAKİKA
Türkiye’de ki Çatalhöyük’te yapılan araştırmalar, yaklaşık 9.000 yıl önce eşitlikçi ve anaerkil bir toplumun yaşadığını ortaya koydu.
Araştırmacılar, yerleşimde şiddete dair hiçbir kanıta rastlanmadığını açıkladı.
Sizce bugün böyle bir toplum mümkün mü?
Gerçekten söyledi mi, bu sözleri?
Eğer söylediyse bağlı olduğu parti gereğini yapacaktır. Bu kadının geçmişini ve tüm seceresini araştırmak kazım. Çünkü hem partisine zarar veriyor, hem provokatörlük yapıyor, hem de bir kadına yakışmayacak sözler söylüyor.
CHP’de “dış ayak” sorunu: Özel’in mücadelesi “NATO’nun güvenliği” için mi?!
ABD AKP’ye olur verdiği için o operasyonlar yapılabildi, bugün bu opeasyonlar yapılabiliyor. ABD için de NATO için de mesele demokrasi meselesi değildir, çıkar meselesidir ve o çıkarın demokrasiyle değil, otoriter rejimle daha mümkün olduğunu görmekteler.
Bunu açık açık ABD Büyükelçisi şu anda söylemiyor mu?
Şuradan👇🏽izleyebilirsiniz:
https://t.co/BQXWR4t4ln
Bugün Kemalizme ve Kemalistlere hakaret eden meczupların asıl hedefi Atatürk düşüncesi ve Atatürk'ün kurduğu üniter, laik Türkiye Cumhuriyet'tir.
KEMALİZM: Atatürk tarafından CHP Programına konulmuştu.
13 Mayıs 1935'te, CHP IV. Büyük Kurultayı'nda kabul edilen CHP Programı'nda, Atatürk'ün Altı İlkesi (Altı Ok), "Kemalizm Prensipleri" olarak adlandırılmıştı.
Programda Altı İlke (Altı Ok) tek tek açıklanmıştı. Buna göre Laiklik ilkesi şöyle tanımlanmıştı:
“Parti bütün kanunların, tüzüklerin ve usullerin yapılışında ve toplanışında en son ilim ve teknik esasları ile asrın ihtiyaçlarına uyulmasını prensip olarak kabul etmiştir. Din bir vicdan işi olduğundan parti dini, dünya ve devlet işleriyle siyasadan ayrı tutmayı, ulusumuzun çağdaş medeniyet yolunda ilerlemesi için başlıca şartlardan sayar.”
https://t.co/roYfuav2rX
ABD ham petrol stokları beklentilerin iki katı hızla, 8 milyon varil eridi.
İhracat 5,9 milyon varil/gün ile rekor seviyelere yaklaşırken, rafineriler %95 kapasiteyle çalışıyor. İran savaşı, Hürmüz ve Babülmendep riskleri küresel enerji ticaretinin rotasını değiştiriyor. Artık dünya devam eden iki savaş ile yeni normale alıştırılıyor.
İlk adidas Originals dış saha forması, Sarı-Lacivert’in enerjisini doğrudan sokak modasına taşıyor. Bu sadece bir forma değil, bir kültür. 💛💙
#BuFormaFenerbahçedenYapıldı
Fenerbahçe 26/27 dış saha formasını keşfet.
Örsan Öymen: “Utanç verici! Ne önemliymiş bu koltuk, makam, mevki! CHP 38. Olağan Kurultay’da CHP Genel Başkan Aday Adayı iken, Kılıçdaroğlu’nun yakın çevresi, Kılıçdaroğlu’nu desteklemem karşılığında Parti Meclisi üyeliği teklif etti, REDDETTİM, dava/ilke insanı olduğumu vurgulayarak!”
CHP arınsın, güzel…
Hatta tüm partiler arınsın, belediyeler, kamu kurumları, devlet arınsın. Yolsuzlukla mücadele bir “toplumsal mesele” olsun.
Ama acaba Kılıçdaroğlu’nun “arınma” sloganı bir hedef mi yoksa siyasi operasyonların örtüsü mü?
Örneğin bu süreç boyunca Kılıçdaroğlu için ekranlarda şövalyelik yapan en önemli üç isimden biri Mehmet Sevigen’di. Ama ilginçtir, bu sürecin öncesinde Sevigen’in Kılıçdaroğlu’yla ilgili “döviz fırsatçılığı” suçlaması vardı.
Peki Sevigen’in iddia ettiği gibi Kılıçdaroğlu 2000 yılında 300 bin dolarlık döviz fırsatçılığı yaptı mı, yoksa Sevigen kendisine iftira mı attı?
Gerçekten arınılacaksa, Kılıçdaroğlu bu meseleyi aydınlatarak başlasın...