Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşama hakkını düzenleyen 2. maddesi kapsamında devletin, yalnızca yaşamı ihlal etmeme değil, aynı zamanda bireyin yaşamını koruma yönünde pozitif yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu yükümlülük, mahpusların sağlık hizmetlerine etkin ve insan onuruna uygun şekilde erişimini sağlamayı da içermektedir.
#HastaMahpusMehmetÇağırıcıyaÖzgürlük
Suriye’de Tişrin Üniversitesi Tıp Teknolojisi Bölümü öğrencisi Betül Süleyman Alluş’un 29 Nisan'da kaybolmasının ardından Alevi örgütleri kadın dayanışma yapıları ve insan hakları kuruluşları kadının akıbetinin açıklığa kavuşturulması için çağrıda bulundu
https://t.co/wspDroOpA5
Roman kimliği ve çingene sıfatı...
Cumur Ülker Romanların tarihini, kimliğini ve kültürel temsilini Spot Basın Kooperatifi'nde anattı.
@BlacktoGypsy#Dokunulmayanlar👇
https://t.co/k9G2Shi0wy
“Cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla yargılanan Dr. Ayşe Uğurlu'nun yanında olmak için insan hakları, barış ve demokrasiden yana olan herkesi yarın dayanışmaya, duruşmaya davet ediyoruz.
Bu dava ile Dr. #AyşeUğurlu’nun düşünce ve ifade özgürlüğü doğrudan hedef alınmıştır. Bu hukuksuzluğu kabul etmiyoruz!
Roman halkı, tarih boyunca maruz kaldığı ayrımcılık ve hak ihlallerine karşı eşitlik ve onur mücadelesini sürdürmektedir. 8 Nisan Dünya Romanlar Günü, eşit yurttaşlık, adalet ve insan hakları taleplerinin güçlü biçimde dile getirildiği bir gündür. Bizler insan hakları +
Ortak Açıklama: "Bir hekim ve adli tıp uzmanı olarak; ülkesine, meslek örgütüne yıllardır hizmet eden Dr. Ayşe Uğurlu’nun Yanındayız!"
📌"18 Mart 2026 tarihinde Ankara Adliyesi 80. Asliye Ceza Mahkemesi’nde saat 10.20’de yapılacak duruşmada olacağız."
📌"Demokratik toplumlarda kamu makamlarının eleştirilmesi ifade özgürlüğünün doğal ve meşru bir parçasıdır. Türkiye’de ise “cumhurbaşkanına hakaret” suçu giderek daha fazla biçimde düşünce ve ifade özgürlüğünü sınırlayan bir araç olarak kullanılmaktadır.
📌"Dr. Ayşe Uğurlu hakkında açılan davadaki"suçlamaların bir an önce düşürülmesini istiyoruz."
@insanhaklari@atud1992@sesgenelmerkezi@ttborgtr
Av. Metin Can ve Dr. Hasan Kaya’yı Unutmadık, Unutmayacağız!
İHD’nin Elazığ Şube Başkanı Avukat Metin Can ve İHD Üyesi Doktor Hasan Kaya 21 Şubat 1993 tarihinde kaçırıldı. İşkenceye maruz kalmış cansız bedenleri 27 Şubat 1993 günü Elazığ-Dersim yolunda Dinar Köprüsü altında bulundu.
Devletin güvenlik, istihbarat ve polis teşkilatıyla irtibatlı olduğu resmi belgelerle ortaya konulan ve kamuoyunda “Yeşil” kod adıyla bilinen ve çok sayıda zorla kaybetme, yargısız infaz gibi eylemlerde adı geçen Mahmut Yıldırım’ın bu eylemi gerçekleştirdiği anlaşıldı.
Bu korkunç cinayetin faillerine dair ciddi deliller bulunmasına rağmen failler hakkında hiçbir yargısal faaliyet yürütülmedi. Failler korundu ve benzer yöntemlerle yüzlerce kişinin kaçırılıp yargısız infaz ya da zorla kaybetme olayına karıştılar. Aradan geçen 33 yıla rağmen devletin adli ve idari makamları Metin Can ve Hasan Kaya’nın katledilmesi gibi yüzlerce olaya karşı kayıtsız tutumlarına aynen devam ediyor.
Bu topraklarda barış, Metin Can ve Hasan Kaya cinayeti başta olmak üzere tüm yargısız infazlar ve zorla kaybetme gibi insanlığa karşı suçların tüm yönleriyle açığa çıkarılması; yüzleşme, hakikat ve onarım süreçlerinin eksiksiz bir şekilde yürütülmesiyle mümkün olacaktır.
33 yıl önce kaçırılarak katledilen Av. Metin Can’ımız ve Dr. Hasan Kaya’mızın katlinden sorumlu olanların bulunması için mücadele ediyoruz ve etmeye devam edeceğiz. Bu mücadele aynı zamanda cezasızlık politikası ve uygulamasına karşı bir mücadeledir. Bu mücadele, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi mücadelesidir.
Anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.
Onları unutmadık, unutmayacağız.
https://t.co/wdHkIF1uWN
CİSST olarak hapishanelerde özel ihtiyaçları olan mahpusların haklarına odaklanıyor; karşılaştıkları yapısal sorunları, ihtiyaçları ve çözüm önerilerini tematik yayınlarımız aracılığıyla ele alıyoruz.
Tematik yayınlarımıza aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
https://t.co/LuvQSGOlJ2
6 Şubat depremlerinin üzerinden 3 yıl geçti. Hapishanelerde deprem sırasında ve sonrasında yaşananlara, mahpusların koşullarına ve hak ihlallerine dair kapsamlı bir resmi değerlendirme hala kamuoyuyla paylaşılmadı.
Depremin yarattığı yıkım çok daha kapsamlı olsa da “Deprem ve Hapishaneler” raporumuzda kendi sınırlılıklarımıza rağmen yaşananlara dair şu sorulara yanıt aradık:
• Deprem hapishanelerde nasıl hissedildi, yıkım ya da can kaybı yaşandı mı?
• Mahpuslar deprem sırasında ve sonrasında bilgilendirildi mi, güvenli alanlara alındı mı?
• Elektrik, su, gıda, temizlik gibi temel ihtiyaçlara erişimde sorunlar yaşandı mı?
• Yaşlılar, engelliler, ağır hasta mahpuslar ve hamile kadınlar için özel önlemler alındı mı?
• Mahpusların aileleriyle iletişimi sağlandı mı, dış dünyadan haber alma kanalları açıldı mı?
• Deprem sırasında veya sonrasında isyan, ayaklanma ya da firar yaşandı mı?
• Mahpuslar kötü muamele veya işkenceye maruz kaldı mı?
Kanser çok disiplinli, kesintisiz ve bütüncül tedavi gerektiren bir hastalıktır. Düzenli tıbbi müdahalenin yanı sıra beslenme, hijyen, tedaviye eşit ve kesintisiz erişim ile psikososyal desteği içerir.
İstanbul’da Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi avukatlar ile Tutuklu Aileleriyle Dayanışma Derneği (TUAD) üyelerine yönelik 28.01.2026 tarihinde görülen davada verilen mahkumiyet kararlarını kaygıyla takip ediyoruz.
Kamuoyuna yansıyan bilgilerden ve yargılama sürecinde ortaya konulan iddialardan görüldüğü üzere, söz konusu dosyada avukatlık faaliyetleri, mahpuslarla kurulan mesleki ve insani temaslar ile hapishanelerde yaşanan hak ihlallerinin izlenmesi ve görünür kılınmasına yönelik çalışmalar cezalandırmaya konu edilmiştir.
Hapishaneler, doğası gereği kapalı ve dış denetime son derece sınırlı alanlardır. Bu alanlarda yaşanan hak ihlallerinin ortaya çıkarılabilmesi; avukatların mesleki faaliyetlerine, sivil toplumun izleme çalışmalarına ve mahpus yakınlarının örgütlü biçimde seslerini duyurabilmelerine doğrudan bağlıdır. Bu aktörlerin kriminalize edilmesi, ceza infaz sisteminin şeffaflığını ve hesap verebilirliğini ciddi biçimde zedelemektedir.
Mahpus yakınları, hapishanelerdeki yaşam koşulları ve sistematik hak ihlallerine ilişkin en temel ve doğrudan bilgi kaynaklarından biri olmanın yanı sıra, bu ihlallerin yarattığı sonuçlardan doğrudan etkilenmektedir ve bu nedenle hak arama mücadelesinin doğrudan öznesi olan kişilerdir. Mahpus yakınlarının, ceza infaz kurumlarında yaşanan ihlallere karşı örgütlü biçimde hak arama ve dayanışma faaliyetleri yürütmesinin cezalandırılması; bireysel sorumluluk ilkesini ihlal eden, aile bağları üzerinden genişletilen bir kolektif cezalandırma pratiği niteliği taşımaktadır. Bu yaklaşım mahpuslar ve yakınlarının ikincil cezalandırılması anlamına gelmekte, mahpus yakınlarını hedef almakta ve aynı zamanda toplumun hapishaneler konusunda mahpus yakınları aracılığı ile bilgi edinme hakkını engellemekte, hapishanelerin demokratik denetimini ve yaşanan hak ihlallerinin görünür kılınmasını fiilen ortadan kaldırma riski taşımaktadır.
Ceza infaz sisteminde sivil denetim mekanizmalarının zayıflatılması; kötü muamele, işkence, keyfi disiplin uygulamaları ve ayrımcı infaz pratikleri gibi ağır hak ihlallerinin görünmezleşmesine yol açmaktadır. Hapishanelerle çalışan avukatların ve sivil toplum aktörlerinin hedef alınması, bu riskleri daha da derinleştirmektedir.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) olarak, hapishanelerle ilgili çalışan avukatların, sivil toplum örgütlerinin ve mahpus yakınlarının hak temelli faaliyetlerinin korunmasının, hukuk devleti ve insan onuruna dayalı bir infaz sistemi için vazgeçilmez olduğunu bir kez daha vurguluyoruz.
Bu alanda yürütülen meşru faaliyetlerin cezalandırılmasına son verilmesi ve ceza infaz sisteminin sivil denetime açık, şeffaf ve hesap verebilir bir yapıya kavuşturulması çağrısında bulunuyoruz.
Kamuoyuna saygıyla duyururuz.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST)
Rojin Kabaiş'in Katilleri Bulunsun
Adalet İstiyoruz!
27 Eylül 2024 günü, Van’da kazandığı üniversitenin yurdundan ayrıldıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Rojin Kabaiş’in cenazesi, 18 gün sonra denizde bulundu.
Rojin’in ölümü en başından bu yana şüpheliydi.
Kadın cinayetlerinin sistematik biçimde üzeri örtülen bu coğrafyada, erkek egemen yargı pratiği birçok kadın ölümünün yeterli şekilde soruşturulmasını engelliyor.
Rojin Kabaiş’in yaşamını yitirdiği olayda da aynı tabloyla karşı karşıyayız.
Ailesinin büyük çabaları, Van ve Diyarbakır Baroları’nın etkin takibi sonucunda, Adli Tıp Kurumu Rojin Kabaiş'in bedeninde iki ayrı erkek DNA’sı tespit etti.
Biri göğüs, diğeri vajina bölgesinde saptanan bu bulgular, Rojin’in bir cinayete kurban gittiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu somut deliller ışığında, soruşturmayı yürüten savcılığın olayı tüm yönleriyle derinleştirmesini, faillerin tespit edilerek adalet önüne çıkarılmasını talep ediyoruz.
Rojin Kabaiş dosyası, yalnızca bir kadın cinayeti soruşturması değil; erkek egemen yargının kadınlar karşısındaki körlüğünü ifşa eden bir toplumsal yüzleşme dosyasıdır. Bu davanın akıbeti, şüpheli kadın ölümlerinin nasıl bir adalet sistemiyle karşılaştığının da göstergesi olacaktır.
Biz insan hakları savunucusu kadınlar olarak, Rojin Kabaiş’in ölümünün tüm boyutlarıyla aydınlatılmasını, faillerin cezalandırılmasını ve adaletin sağlanmasını talep ediyoruz.
İHD MERKEZİ KADIN KOMİSYONU
İnsan hakları savunucuları, avukatlar ve sanatçılar
1 yıldır hukuksuz biçimde hükümlü olarak cezaevinde tutulan #HaticeOnaran için Adalet Bakanlığına ve kamuoyuna sesleniyor:
Hatice Onaran Derhal Serbest Bırakılsın!