Kimi “aslolan insanlıktır” diyor, kimi “her şer’i olan meşru değildir” diyor, kimi “bu fiil aklen çirkindir” diyor…
Farkındaysanız hepsinde dinden önce gelen ve ona kılavuz olduğu düşünülen başka bir mefhum var.
“İnsanlık”, “adalet” veya “akıl…”
Bu tür modernist bir idrak ile İslâm dairesinde kalabilmek neredeyse imkânsız.
• Her şey, vâcib-ül-vücûdun (celle sultânehu) irâdesi ile [dilemesi ile] var olmakdadır ve Allahü teâlânın fi'li ile var olur. Kendi irâdemizi Hak teâlânın irâdesine tâbi' kılıp, kavuşduğumuzu aradığımız şeyler olarak bilmek ve onunla sevinmek gerekdir. Böyle olmamak, kulluğu kabûl etmemek, Mevlâ’ya (celle sultânehû) karşı gelmek olur.
— İmâm-ı Rabbânî Hz. (k. s.) / Mektûbât - 3: 59.
Her bir zaman diliminin insandan talepleri vardır. Sen bu talepleri yerine getirmezsen onun da senin isteklerini karşılamasını bekleyemezsin.
Zaman ile olan münasebetimizi gözden geçirmeliyiz.
Büyüklerin sözlerinde m’anâ tabakaları vardır. Herkes kendi aklının ve kalbinin müsaade ettiği kadar derine inebilir.
Mesela; "Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.” buyuran Hz. Ali’nin (k. v.) bu sözü;
1. İlmin değerini anlatıyor,
2. Söyleyenin tek bir harf bile öğretilemeyecek kadar âlim olduğunu belirtiyor,
3. Hakikati sembolize eden özel bir harfin (yani “be”nin) sırrına vakıf olmanın ehemmiyetini ifade ediyor olabilir.
Belli bir kesimi güya dine kazanmak maksadıyla o dinin zarurâtını değiştirmeye kalkarsanız, kazandıklarınızı dine değil bid’at ve hatta küfre kazandırmış olursunuz.
Hristiyanlığın, Akdeniz havzasında yaşayan pagan kavimleri Nasrânîliğe (yani gerçek İsevîliğe) ısındırmak için putperestliğe verilen tavizlerden neşet ettiğini unutmayın.
• Kur'ân-ı kerîmden ahkâm çıkarmak, evvelâ ibâret-i nas ve işâret-i nas ve delâlet-i nas ve iktizâ-i nas ile anlaşılır. Lügat ehlinden avâm ve havâs bu anlayışda berâberdirler. İkinci olarak, ictihâd vâsıtası iledir ki müctehid olan âlimlere mahsûsdur. Üçüncü olarak, insanın idrâkden âciz olduğu ma'nâlardır ki bunun bildirilmesi Cenâb-ı Hakk’dandır ve ancak Peygambere mahsûsdur. Açıklanması ise sünnet iledir.
— İmâm-ı Rabbânî Hz. (k.s.) / Mektûbât 2: 55
“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” buyurulmuş...
Çağımız ise olmadan görünmenin, olmadan görünenlerin çağı.
Bir yerlerde, görünmeden, edebiyle olanlar da var ki asıl mevzu işte bu.
Genç arkadaşlarım için naçizane ve samimane bir ikazda bulunmak isterim...
Ömrünü medreselerde geçirmiş gerçek âlimler bile fetva vermediklerini, sadece nakil yaptıklarını beyan ediyorlarsa, dinde ince anlayış sahibi olmak, hayal bile edilemeyecek kadar zor demektir.
Zaten böyle bir şeye gerek de yoktur. Zira takvaları ve kavrayış güçleri ile ümmetin baş tacı olan mezhep imamlarımız (Allah hepsinden razı olsun) bütün kapalı meseleleri halletmişlerdir.
Bizim gibi kimseler için lazım olan şey, kendi gündelik hayatımızda; ayrıca sefer, hastalık, miras gibi hususi hâllerde ihtiyaç duyacağımız fıkıh bilgilerini öğrenmek ve uygulamaktır.
Ancak bunu yapmak için, bağlı bulunduğumuz mezhebin klasik fıkıh kitaplarını incelemeye kalkmak gibi bir hata yapmamalı, sadece avama yönelik olarak kaleme alınmış olan ilm-i hâl kitaplarını okumalıyız.
Zira fıkıh kitapları, ihtisas metinleridir ve yapıları gereği ancak bu ilmin ehli kişilere hitap ederler. Bunun sebebi, bu kitapların, ele aldıkları mevzuları çoğu zaman müstakilen incelemeleri, yani her bir bahiste sadece bir mevzuya odaklanmaları, dolayısıyla dinî eğitim görmüş bir kişinin bile yanlış anlamasına müsait olmalarıdır.
Ana dilimiz Arapça olsa bile âyetlere, hadislere kendi anlayışımıza göre mânâ veremeyeceğinizi, usulsüz ve ilimsiz böyle bir işe kalkışanın yerinin ateş olduğunu bizzat Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) beyan buyurmuşlardır.
Kur'ân âyetlerinin ve hadislerin gerçek mânâlarını sadece Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) anlamış ve bu mânâları sahabe hazeratına (aleyhimürrıdvân) aktarmış, onlar da ehl-i sünnet âlimlerine (rahimehumullah) bildirmişlerdir ki tevatüren bizlere gelen bu bilgiler, bu âlimlerimizin sayısı yüzleri bulan, çok kıymetli kitaplarında kayıtlıdır.
Elbette ki bu temel üzerine ilim öğrenmek isteyene kapılar açıktır. Ancak bunun yeri internet değildir. Nefsin, şehvet ve gazabın; iddia ve tartışmanın olduğu yerde ilim aramak, sadece kendini avutmaktır.
Din, bir oyun ve eğlence değildir; ciddiyet ister. Kuşçuluk ve akvaryumculuk gibi hobileri olan nice insan var ki, bu hobilerinde bile kimilerinin din konusunda gösterdiği hürmet, samimiyet ve ciddiyetten daha fazlasına sahipler. Düşünüp, gereğini buna göre yapalım.
"İş budur, gerisi hiçtir."
• Allah sana (türlü zorluklarla) marifet kapısını açınca, ibadetinin azlığı ile ilgilenme... Bilmiyor musun ki marifet, O’ndan sana gelen şeydir. İbadetler ise senin O’na karşı yaptıklarındır. O’ndan sana gelen nerede, senden O’na giden nerede?
— İbn Ataullah İskenderî (k.s.)
Atölye Orta’da erken kayıt dönemi yarın akşam sona eriyor. Web sitemizi ziyaret edip katılmak istediğiniz seminere rezervasyon yaptırabilirsiniz: https://t.co/aDvXNs7CgU
"Klasik Batı müziği mi, klasik Türk müziği mi?" Bu soru bir asırdır soruluyor ve çoğu zaman taraf tutma çağrısı olarak anlaşılıyor. Bu ders iki geleneği karşı karşıya dizmek yerine birbirlerine ne yaptıklarına bakıyor.
MÜZİĞİN SERÜVENİ, dört haftada iki klasiğin neye dayandığını, tekseslilik ile çoksesliliğin gerçekte ne anlattığını, iki geleneğin birbirinde bıraktığı izleri ele alır. "Müzik evrensel midir?" sorusunu mercek altına alır. Son hafta edebiyata ayrılır: Necip Fazıl'dan Tanpınar'a yazarlarımız hangi müziği dinledi, yazdıklarına ne taşıdı?
Nota okumak gerekmiyor, kavramlar dinleme örnekleriyle açıklanır.
Doç. Dr. Bertan Rona · 4 hafta · çarşamba 21.00-23.00 · 16 Eylül'de başlıyor. Erken kayıt 2 Eylül akşamına kadar %15 indirimli.
Kayıt: https://t.co/vnLLi4I1lN