6 Şubat depremlerine bir de şu açıdan bakalım:
Türkiye’nin “asrın felâketi”ni yaşadığı günlerde, Irak’ta Türkiye’nin ilgilenemeyeceği varsayılan bir provokasyon denendi. Afetin yalnızca şehirleri değil, devletin dikkatini de sarsacağı düşünüldü. Türkiye enkazla ve kayıpla meşgulken, Kerkük’te de Türkçe yasağı uygulamaya konuldu.
1 Mart’ta atılan bu adım, felâketin Türkiye için bir zaaf anı olduğu varsayımına dayanıyordu. Asıl sınanmak istenen, Türkiye’nin tepkisiydi. Ancak devletin içe kapanacağı beklentisi boşa çıktı; siyâsî irade ve kararlılık sayesinde bu yasak bir gün bile sürmedi.
Devlet varsa yara sarılır; devlet güçlüyse dil korunur.
(Kaleden Kerkük)
@mali_yildirim Değerli yorumunuz için çok teşekkür ediyorum. Hiçbir meselenin tekil anlaşılıp çözüm üretilemeyeceğini ve aksi her çabanın yetersiz kalacağını çok zarif bir yerden işaret etmişsiniz. Çok selamlar…
- Yıldızların Ekonomi Politiği; Rasyonel Dünyanın İrrasyonel Sığınağı.
- Anlatının İktidarı, Zihinlerin Kolonizasyonu; Küresel Burs Sistemleri ve Türkiye’nin Yolu.
Ve şimdi;
"Krizdeki Arketip: Filozof, Kral ve Şair."
Modernitenin katı rasyonalitesi yerini akışkan ve tekinsiz bir dijital düzene bıraktı. İnsan-sonrası (post-human) bu yeni eşikte "erkeklik" artık kendinden emin bir özne değil, kendi anlamını arayan sarsılmış bir arketip.
@lacivert_dergi "Erkeklik" dosyası için yazdım.
Kemal Tahir Çalışmaları dergisi ilk sayısı yayımlandı! 📢
Kemal Tahir Çalışmaları, Kemal Tahir’in eserleri ve düşüncesi üzerine yürütülen akademik araştırmalara yayın mecrası oluşturmayı; bu alandaki çalışmaları teşvik etmeyi, derinleştirmeyi ve yazar çalışmaları literatürüne akademik katkılar sunmayı amaçlamaktadır.
İlk sayımızın tüm makalelerine ve söyleşiye şu adresten ulaşılabilir:
🔗 https://t.co/OCToTgKILp
Wolfgang Amadeus Mozart 🎶
(Doğum 1756, Salzburg - Ölüm 1791, Viyana)
Bu, soyluların dünyasında soylu egemenliğine itirazın ve mutlak ile sıradan arasındaki çatışmanın hikâyesidir. 🔎
Cenaze marşı, klasik Batı müziğinde büyüklere ait örneklerin de bulunduğu bir türdür.**
Türün en bilinir örneği ise Frédéric Chopin’e ait olanıdır.
Marşlar ağır fakat yürüyüşe imkân veren bir tempoda, dramatik etkisi güçlü, dinamik kontrasta sahip, minör tonlarda, basit ancak “törenlerin görkemine” de uygun eserlerdir.
Cenaze marşı bizde II. Mahmud döneminden itibaren (Muzıka-yi Hümâyun) devlet törenlerinde kullanılmaya başlandı, Cumhuriyet’le birlikte devam etti. Cumhuriyet döneminde en çok da Chopin eseri Marche Funèbre (Piyano Sonatı No. 2, Op. 35) tercih edildi.
Devlet erkanının nasıl giyindiği, nasıl evlendiği, nasıl bayram ettiği kadar nasıl defnedildiği de önemliydi. Bundan dolayı devletin modernleşme çabasının görünür taraflarından olan marşlar Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet’te de vazgeçilmezdi. Devletin tercihi, toplumun ölümle kurduğu ilişkiyi manipüle eden, yabancılaşmaya sebebiyet veren mahiyetteydi.
Ama enteresandır, bestenin sahibi olan Chopin bu eseri cenaze marşı olarak bestelememiş, hususi olarak kendi cenazesinde bile çalınmasını istememişti. Chopin hastalıklı bünyesi veremle baş edemez hale gelince, cenazesinde (1849) Marche Funèbre‘in değil, Mozart’a ait Requiem'in çalınmasını istemişti.
**
- Ludwig van Beethoven, Eroica Senfonisi (Marcia Funebre)
- Richard Wagner, Siegfried’in Cenaze Marşı (Götterdämmerung)
https://t.co/ycnpwQtuHx
📚
Bugün bize gelenlerde @omerozdinc’ten İnovasyon Sosyolojisi var. Eser @alfakitap tarafından neşredildi.
✍️
“Özdinç bu kitapta, özgün inovasyon modeli inşa etme yolunda kritik bir adım atarak sosyolojik bir pusulayla yeni bir yol açma girişiminde bulunuyor. Araştırmacılar, politika yapıcılar ve Türkiye’nin geleceğini şekillendiren bu hayati meseleyle ilgilenen herkes için vazgeçilmez bir kaynak.”
🔗 https://t.co/iu8ez9zVJr
İnovasyonun Sosyolojisi @alfakitap 'tan çıktı
İnovasyonun kayıp halkasına dikkat çekmek için 10 yılı aşkın süredir devam eden çalışmam okurun beğenisine sunuldu
İnovasyonu gerçekleştiren, yöneten ve üzerine düşünen herkes için faydalı olması dileğiyle
https://t.co/eUhYtoyzmJ
Celal Şengör: "Ben Wittgenstein'ın çok büyük felsefeci olduğu kanaatinde değilim."
İlber Ortaylı: "Hayır felsefeci değil ki epistemolog."
Celal Şengör: "Ya o da değil, onu dicem, o da değil."
…
Fen bilimlerinde yetkin olmanın verdiği özgüven, bu hususta kamuoyu bilinirliğinin kazandırdığı itibar, alan dışı yetki transferine dönmemeli. Sosyal bilimlere yaklaşımdaki kategorik, üstenci bakışla yalnızca doğa bilimlerinin esas sayıldığı bir dünyayı ‘pazarlamak’, Türkiye’nin ekranlarında bu kadar yer edinmemeli.
Hayat da düşünce de bu boyutsuz yaklaşıma indirgenemez. Heidegger’in dediği gibi “bilim düşünmez”.
(Wissenschaft denkt nicht)
Çernobil dizisi, kazayı dramatik biçimde kişiselleştirerek Sovyet sistemini “teknik beceriden yoksun, ahlaken çürümüş” bir yapı gibi resmediyor. Bu, Batı’nın Soğuk Savaş boyunca Sovyetler’e dair kurduğu klişelerle uyumlu: Başarısız, duyarsız, karanlık, kaotik…
Felaketin sembolizmi, ABD’nin 1980’ler sonunda uyguladığı “nükleer silah ve enerji yarışı” politikalarının Sovyetler karşısında moral üstünlük kazanmasına hizmet eden bir hatırlatma gibi işliyor.
Hikâye merkezine Valery Legasov gibi “bilimsel gerçek peşinde koşan dürüst birey”i koyarken, devlet mekanizmasını yalan, manipülasyon ve baskı ile tanımlıyor. Bu da Batı kültür endüstrisinin sıkça kullandığı “özgür birey – baskıcı rejim” ikiliğine denk bir anlatı. Sovyet halkının dayanışma ve özveri yönleri görece arka planda bırakılarak, sistemin çürümüşlüğü ön plana çekiliyor.
Dizi, patlamanın teknik boyutunu bir reaktör tasarımı kusurundan ziyade “yönetim zihniyeti kusuru”na bağlıyor. Böylece mesaj, teknik başarısızlıktan çok siyasî sistemin başarısızlığına yoğunlaşıyor. Bu da Batı’da nükleer enerjiye yönelik kendi eleştirilerini bile gölgede bırakan, “bakın, şeffaf olmayan rejimlerde bu olur” türü bir genellemeye kapı açıyor.
Yapımcılara göre dizi yalnızca Sovyet dönemini değil, günümüzde herhangi bir hükümetin yalan söyleme potansiyelini de hedefliyor. Ancak görsel ve dramatik ağırlık, Sovyetler’e karşı Batı merkezli bir eleştiriyi öne çıkarıyor. Böylece izleyici, bugünkü Batılı devletlerin benzer manipülasyonlarını düşünmekten çok, Sovyet örneği üzerinden “öteki”nin kusurlarını izlemeye yönlendiriliyor.
Dizinin soğuk, grimsi tonları ve çürüyen şehir imgeleri, Sovyet yaşamını estetik olarak “donmuş, umutsuz, ölümcül” bir yer olarak kodluyor. Bu görsel dil, Batı propaganda estetiğinin klasik “demir perde” atmosferini yeniden üretiyor.
Görsel estetik ise bu politik mesajı güçlendiren ikinci katman gibi. Soğuk renk paleti, gri tonlara boğulmuş şehirler, loş ışıklar ve neredeyse arşiv görüntüsü hissi veren kamera tercihleri, izleyiciyi bir kurmacadan çok tarihsel bir tanıklığın içine çekiyor. Belgeselvari atmosfer, anlatıyı inandırıcı kılmayı ve seyircinin “gerçeğe şahitlik” duygusunu pekiştirmeyi hedefliyor.
Müzikler ise alışılmış dramatik fonlardan çok, nükleer santral kayıtlarından üretilmiş uğultular, titreşimler ve metal sesleriyle örülü. Hildur Guðnadóttir’in bu “müzikal olmayan müzik” yaklaşımı, devletin devasa makinesinin soğuk sesini duyulur kılıyor. İnsan sesinin yerini alan mekanik uğultu, baskıcı sistemin insanı ezen yapısını işitsel olarak da temsil ediyor.
Dizi, ilk bölümden itibaren seyirciyi sürekli artan bir kaygı duygusuna sokuyor. Patlama anı görsel olarak değil, ses ve tanık ifadeleri üzerinden verilerek bilinmezlik duygusu büyütülüyor. Bu “görmediğini hissettirme” tekniği, klasik felaket filmlerinin ötesinde daha yoğun bir dramatik etki yaratıyor. Dramatik gücü yükselten bir diğer unsur, sistemle birey arasındaki çatışma. Legasov, Şçerbina ve Lyudmilla Ignatenko gibi karakterler, büyük politik yapının baskısı altında insanî kararlar almak zorunda kalıyor. İzleyici kahramanlık değil, çaresizlik ve ahlakî ikilemler üzerinden geriliyor. Bu, klasik Hollywood dramlarının “kahramanlık” yaklaşımından farklı olarak çok daha gerçekçi bir etki bırakıyor. Müziğin neredeyse yokluğu, sessizliklerin gerilimi, kademeli artan uğultular… Dramatik güç, diyaloglardan çok atmosferin sıkışıklığında üretiliyor, seyirci adeta “boğuluyormuş” gibi hissettiriliyor.
Diziye dair söylenecek başka şeyler de var ancak ve elbette bütün bu eleştirilere rağmen, Çernobil’in güçlü bir yapım olduğu gerçeği değişmiyor. Dizi politik eleştiri, görsel estetik, ses tasarımı ve dramatik gerilimi bir araya getirerek yalnızca bir dizi olmanın ötesine geçen, tarihin ve ideolojinin yeniden hatırlatıldığı, belgesel tadında bir politik alegoriye dönüşmüş, estetik gücü ve cesur anlatımıyla hafızalara kazınan bir yapım olmayı başarmış bir dizidir.
Dövüş Kulübü ve The Truman Show gibi Batı sinemasının kült yapımları, "sistem eleştirisi" yapması ya da “büyük tezler” taşımasına rağmen isimleri çarpıcı bir mütevazılık sergiler; başlık doğrudan mesaj vermez, sadece içeriğe bir kapı aralar. Buna karşılık Zeki Demirkubuz’un Yazgı, Kader gibi başlıkları, sanki filmin felsefî yükünü peşinen ilan eder, izleyiciyi henüz başlamadan büyük bir ontolojik tartışmanın eşiğine getirir.
Batı’daki örneklerde isim, hikâyeyi taşımak yerine onunla mesafe kurar; bizde ise başlık çoğu zaman hikâyeyi taşıyan değil, onun öncüsü, hatta çoğu kez yükünü belirleyen bir “hüküm” gibi davranır. Bu fark yalnızca estetik bir tercih değil; anlatının kültürel bağlamla kurduğu ilişkiyi, izleyiciyle kurulan güvenin mahiyetini ve anlamın inşasına yüklenen rolü de açığa çıkarır.
Üstelik bu eğilim yalnızca sinemayla sınırlı değil; Türkiye’de bir dernek kurana “irfan”, bir mimari projeye “medeniyet”, bir reklam kampanyasına “kurtuluş” dedirten bu yüksekten konuşma arzusu, hemen her alana sirayet etmiş durumda.
13. yüzyıldan itibaren Türkler, siyasî ve askerî yükselişlerinin yarattığı tarihsel momentumla Avrupa’nın ufkunu belirliyor, Doğu ile Batı arasındaki dengeyi kendi lehlerine çeviriyorlardı. Timur ise bu yükselişin tam ortasında, Türklerin siyasî ve kültürel enerjisini Batı’ya yöneltmek yerine Orta Asya merkezli fakat tarihî akışa ters bir imparatorluk projesine seferber etti.
Fetihlerin kudretini medreseler, rasathaneler ve anıtsal şehirlerle ebedîleştirmeye çalışsa da ne yeni dünyanın ekonomik ve bilimsel dinamikleriyle uyumlu bir zemin kurabildi ne de kalıcı bir siyasî form yaratabildi. Sonuçta hem Türklerin zamanını tüketen hem de tarihsel enerjiyi yanlış istikamete yönlendiren Timur’un dünyası, görkemli bir ihtişamla doğsa da tarihsel akışın yönünü tersine çeviremeyen bir ara dönem uygarlığı olarak kaldı.
Kemal Tahir Külliyatı:
1. Türkiye’nin Yakın Dönem (1890-1945) Öyküsü:
Kent, Aydınlar, Siyaset:
Bir Mülkiyet Kalesi
Yorgun Savaşçı
Esir Şehrin İnsanları
Esir Şehrin Mahpusu
Kurt Kanunu
Yol Ayrımı
Bozkırdaki Çekirdek
2. Türkiye’nin Yakın Dönem (1890-1945) Öyküsü:
Taşra, Devlet-Toplum Münasebetleri, Toplumsal Yapı
Yedi Çınar Yaylası
Köyün Kamburu
Büyük Mal
Rahmet Yolları Kesti
Sağırdere
Körduman
Kelleci Memet
Öykü:
Göl İnsanları
Osmanlılık:
Devlet Ana
Polisiye:
Mayk Hammer Mike Hammer’a Karşı
Yazı ve Söyleşiler:
Yüz Bin Çiçek Saksısına Bakan On Adam ( 1930’lu Yıllar Son Posta Yazıları) (Ed. İsmail Coşkun- Mehmet Güven Avcı)
Kolaya Kaçmayalım ( 1950 sonrası yazı ve söyleşileri) (Ed. İsmail Coşkun- Mehmet Güven Avcı)
Mektuplar:
Ziya İlhan’a Mektuplar – (Haz. Habil Sağlam)
Fatma İrfan’a Mektuplar – (Haz. Habil Sağlam)
#KemalTahir
#KemalTahirKülliyatı
#OkumaÖnerisi
#KemalTahirBütünEserleri