Kızıldeniz’deki Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı Bir NATO Projesidir! Yemen'i Değil, İsrail'i Kuşatın!
Siyonizme ve emperyalizme karşı onurlu mücadele yürüten Yemen direnişi, işbirlikçi yönetimler tarafından kuşatılmak/cezalandırılmak istenmektedir.
Gazze soykırımını sürdüren ve bölgede saldırganlığını artırarak devam ettiren İsrail'e karşı herhangi bir girişimde bulunmayan bölge iktidarları ise şimdi Yemen'e karşı birleşiyor.
Direnişin boğazlardaki stratejik üstünlüğü sömürü düzenini derinden sarsmakta, başta Filistin olmak üzere yeryüzünün tüm özgür halklarına umut vermektedir. İktidarlarını emperyalizme ve siyonizme endeksleyen işbirlikçi yönetimlerse Yemen direnişine karşı ABD ile birlikte "deniz savunma ittifakına" katılarak, direnişin ve halkların karşısında olduklarını bir kez daha göstermiş oldular.
Beykoz’a NATO deniz unsuru ile Adana’ya NATO kolordusu ikâmesi plânlarından sonra Ankara’da yapılan 36. NATO zirvesini müteakiben kuzeydeki Ukrayna-Rusya savaşı, Ukrayna’nın Hazar denizinde İran gemisini vurmasıyla da kendini gösteren yeni ivmelenmelerin işaretini verirken yine zirve esnasında ABD başkanı Trump’ın İran’a saldırı emri vermesi, peşinden Suudi Arabistan öncülüğünde 14 devletin katılımıyla Bâbü’l-Mendep boğazındaki Yemen muhasarasına karşı Kızıldeniz’de bir “savunma” koalisyonu hazırlığına başlanması, içinden geçtiğimiz kritik sürecin toplamdaki tablosunu netleştirmiştir.
Ulusal ve uluslararası basında yer alan bilgilere göre Suudi Arabistan’ın yanı sıra Kuveyt, Bahreyn, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün, Yemen, Bangladeş, Nijerya, Sudan, Cibuti ve Somali’nin de dahil olacağı iddia edilen koalisyona başta ABD olmak üzere Batılı devletler de destek açıklamaları yapıyor. Batı Asya’da her geçen gün derinleşen savaş, soykırım ve işgal çevriminde İran’ın Hürmüz, Yemen’in Bâbü’l-Mendep boğazlarını kapatması, hoyrat emperyalist-siyonist saldırganlıklara verilen ve küresel kapitalizmi can evinden vuran acıtıcı bir cevap olunca egemen dünya düzeni, işbirlikçisi mezkûr 14 devlete yeni bir vazife yüklemiş görünüyor.
Evet, bu koalisyon bir NATO projesidir ve arz etmeye çalıştığımız soykırım ve işgal koalisyonunun küresel hakimiyetini koruyup kollatmaya mâtuf bir girişimdir; egemen dünya düzenine direnen cepheyi kuşatma, onun elini zayıflatma hamlesidir. Bu hamle, birbirini takip eden adımların açık bir şekilde devamıdır. Türkiye’nin bu ihanet koalisyonunda yer alması asla kabul edilemez! ABD-İsrail soykırım hattıyla işbirlikçi bölge ülkelerinin Batı Asya’nın onur ve haysiyetini savunan direniş merkezlerine karşı bu yeni hizalanışları, yeni bir utanç ve ihanet hattıdır! Bu hat içinde yer almak kesin bir şekilde derhâl reddedilmelidir.
Egemen medyada “Suudi-Yemen (Hûsî) gerilimi” olarak sunulan Kızıldeniz-Bâbü’l-Mendep mıntıkasındaki mücadele, esasen küresel hegemonyaya karşı önemli direniş mevzilerinden birinin halklarımıza dönük saldırıları püskürtme mücadelesidir. Yerel ve küresel hakikat çarpıtıcılarının öteden beri yaptıkları kara propaganda, hakikati örtmeye çalışsa da emperyalistlerin bölgedeki uzantısına dönüşen yerel iktidarların uzun yıllar boyunca Yemen’e yaptıkları saldırıların bugün ne manaya geldiği çok daha iyi anlaşılmış olmalıdır.
ABD’nin arzu ve emriyle seferber olan 14 devletin böylece küresel sermayeden, egemen dünya düzeninden yana oldukları; direniş alanlarını onlar adına yok etme vazifesi üstlendikleri bir kez daha görülmüştür. Biz, küresel kapitalizmi can evinden vuran direnişe karşı örgütlenen bu yeni işbirlikçi hamleyi açıkça reddediyoruz! Alınması gereken pozisyon, soykırımcı işgal koalisyonunun parçası olmak değil; Filistin, Yemen, Lübnan, İran ve Irak’ta direniş mevzilerine yapılan emperyalist/siyonist saldırılara karşı durmak olmalıdır!
@direniscadiri_ Kaç yıl oldu nasıl insanlarsınız ki siz hala görmüyorsunuz nasıl insanlarsınız ki bu kadar adı olabiliyorsunuz Yemen İslam'ın onurudur direnen halklara ve hükümetlere selam olsun karşısındakilere de lanet olsun.
Kuveyt topraklarından İran'a ateşlenen füzeler!
İran, bu ülkelerdeki ABD üslerini vurduğunda kınamaya başlıyorlar. İstiyorlar ki, ABD "İslam ülkelerinden" her gün İran'ı vursun ama İran bir şey yapmasın.
Kurt yapmaz bu taksimi...
Değerli arkadaşlar @mgultekin11 hesabım (@FalreFoundation) adlı hesap tarafından ele geçirilmiş görünüyor. X'e gerekli şikayet mesajı gönderdim. Bir kaç gün içinde döneceklerini söylediler. Geri gelir mi bilmiyorum. Bilgilendirmek istedim, paylaşırsanız sevinirim.
Salıyı Çarçamba’ya bağlayan gece, yani bu gece, Trump İran’ın köprülerini ve enerji alt yapısını yok etmek için harekete geçeceğini söyledi. Zaten günlerdir, İran’a yönelik çok ağır bombalamalar devam ediyor; okullar, hastaneler, ilaç şirketleri, üniversiteler hedef alınıyor. Şunu herkes bilmeli: ABD’nin müttefiki olan ülkeler az ya da çok bu saldırıların ortağıdır. Bu sorumluluktan kurtulamazlar. Çocuklarımız ve torunlarımız üç yıla yakın bir süredir devam eden bu ahlaksız savaşta topraklarını ABD üslerine açan, İsrail’le ilişkisini kesmeyen bütün ülkeleri yargılayacaktır. Türkiye’deki mevcut iktidar da dahil.
Şu söyleyeceklerimden İslam’ı referans almayan takipçilerim münezzehtir. Nitekim aralarında onuruyla ve özgür vicdanıyla düşünen, hareket eden pek çok kişi var. Hepsine selam olsun. Bunu yapmayan kişilereyse diyeceğim bir şey yok. Sonuçta aynı referanslarla hareket etmiyoruz.
Siyasal olaylar çoğu zaman karmaşık ve belirsizliklerle doludur. Fakat Cenab-ı Allah 7 Ekim’den sonra sahneyi öyle bir kurdu ki her mükellef insanı bir tarafta durmaya aklen ve ahlaken icbar etti.
Devam etmeden şunu belirtmeliyim: Hiçbir siyasal analize, hiçbir siyasal öngörüye tam olarak güvenmiyorum. Bunları okuyor, faydalanmaya çalışıyorum ancak hepimizi kuşatan ilahi bir planın varlığına inanıyorum. Bütün bir insanlığın ve mevcudatın ilahi bir plan dahilinde önceden belirlenmiş bir menzile doğru ilerlediğine inanıyorum. Allah jeopolitik, ekonomik ya da stratejik tahlillerle ilgilenmiyor; Allah ABD ya da İsrail’le de ilgilenmiyor. O’nun ilgilendiği tek bir şey var: Gerçekten inanıp inanmadığımızı “bize” göstermek. Her şey bunun için. Nitekim öldüğümüzde ne İsrail’in önemi kalacak, ne Amerika’nın; ne İran ne de Lübnan’ın. Ne mezheplerimizin önemi kalacak ne de kavmi ve ideolojik aidiyetlerimizin; öldüğümüzde bunların hiç birinin önemi kalmayacak.
Önemli olan tek bir şey var: Kalbimizde olanın bize de gösterilmesi. Herkes kendi kendinin şahidi olacak: Ben kimim ve ne için yaşadım? Açık kanıtlar kendi arzularımla, beklentilerimle, korkularımla; önkabul ve ön yargılarımla çatıştığında neyi tercih ettim?
İşte bu tercihin örtülmesine, manipüle edilmesine, gizlenmesine izin verilmeyecektir. Dediğim gibi, kalbimizde olan bize de aşikar olacaktır. Aynen ömürleri Peygamber beklemekle geçmiş, sonunda bekledikleri peygamber gelmiş, onun peygamber olduğunu tespit ve teşhis etmiş ama Araplardan geldiği için reddetmiş Yahudiler gibi. Onlar o gün Muhammed’i reddettiklerinde Allah’ın iradesini reddettiklerini biliyorlardı. Aynen Kerbela’da Hüseyin’in karşısında olan herkesin hakikatin de karşısında olduğunu bildikleri gibi. O gün Hüseyin’e karşı kılıçlarını çekenler hakikate karşı kılıç çektiklerini biliyorlardı. “Tarafsız” kalanlar da hakikati savunamayacak kadar alçak olduklarının farkındaydı. Herkes herşeyi bile-isteye tercih etmişti ve Allah için de önemli olan buydu.
Hatif dizisi bunu mükemmel bir replikle anlatır:
Kocasının haksız olduğunu bilen ama bunu kanıtlayamayan Reyhane ona “Mahkemede görüşürüz!” der. Ortada bir kanıt bırakmadığına güvenen kocası “Hangi belge ve delillerle görüşeceğiz?” diye sorar. Belli ki Reyhane’nin “mahkeme”den kastettiğini yanlış anlamıştır. Reyhane’nin cevabı şudur: “Belge ve delil sensin! Bu, davalı ve davacının aynı kişi olduğu tek mahkemedir.”
O yüzden o mahkemede bütün duruşmalar tek celsede ve bir an kadar kısa sürecektir. Belki bir “an”a da ihtiyaç olmayacaktır: “Artık insan kendi aleyhinde bir şâhit ve bir delildir” (Kıyamet Suresi: 14).
İşte Allah, Yahya Sinvar kulu aracılığıyla 7 Ekim’de sahneyi öyle bir kurdu ki, kimsenin ne kendini ne de bir başkasını kandırmasına izin vermedi. Nasıl izin versin ki? Yaşayan delil üzere yaşamalı ölen de delil üzere ölmeliydi. Bu ilahi bir sünnetti.
Soru şuydu: Dille söyleneni amelle tasdik etmenin önündeki engel nedir? Makam mı, para mı, can mı, mezhep mi, meşrep mi, korkular mı, geçmiş mi, tarih mi, beklentiler mi, ulusal ya da kavmi aidiyetler mi?
İşte o gün Filistin mücadelesinin gerçekte nefislerimizle bir mücadele olduğunu anladık. Allah bize Filistin’den önce kendi ön yargılarımızın ve taassuplarımızın esiri olduğumuzu gösterdi. Üstelik bunu Sünniler için Şiileri Şiiler için de Sünnileri kullanarak yaptı.
Gerçekten ancak ilahi bir güç böyle bir sahneyi kurabilirdi. Hangi Şii derdi ki o şerefli günün ezanını Yahya Sinvar okuyacak ve ona da önce Hasan Nasrallah tabi olacak? Hangi Sünni derdi ki Ebu Ubeyde Ayetullah Hamaney’i büyük komutan olarak selamlayacak ve İran’ı ümmetin ileri savunma hattı olarak tanımlayacak?
Ve kim derdi ki, 7 yıl boyunca “Sünni” ülkelerin ABD-İngiltere-İsrail’le birleşip yok etmeye çalıştıkları “Zeydi” Husiler Yahya Sinvar’ın çağrısına “Lebbeyk!” diyecek?
İnanın çok acayip şeyler oldu bu üç yıl içinde. Belki bir üç yüz yılda olabilecek kadar büyük ve acayip şeyler. Allah sahnenin dekorunu öyle bir döşemişti ki, hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. Aaron Bushnell’i koydu bu sahnenin bir köşesine. Sonra “Bizler -bunun olmasına izin verenler- Filistinlilerin affını asla hak etmeyeceğiz!” diyen Elias Rodriguez’i. İspanya Parlamentosundan Ione Belarra’yı da koydu uygun bir yere. “Ben Hıristiyanım, doğru ama Müslümanların bakış açım sonsuza dek değişti” diyen annesi babası Siyonist olan ismini bilmediğimiz o kızı. “Burada olduğum için işimi kaybedebilirim. Ama oturup da bekleyemezdim!” diyen Antropoloji profesörü Elizabeth Cullen Dunn’ı.
Neler oluyordu?
Bu nasıl bir sahneydi ki ortaya çıkan her bir figür ön yargılarımıza saldırıyordu! En beklenmedik kişiler sahnede tek tek boy gösteriyor ama dünyanın kendilerini beklediğine inandığımız kişiler ortalıkta görünmüyordu. Aaron Bushnell kendini yakıyor, Hasan Nasrallah 85 ton bombayı göğüslüyor, Ensarullah’ın kabinesi bombalanıyor ama “Biz kaybedersek Gazze kaybeder!” diyenler ticaretinden vazgeçemiyordu!
Bizim kafamızda kurduğumuz sahne ile Allah’ın bize gösterdiği sahne arasındaki çatışma öylesine derin ve yıkıcıydı ki herkesi bir karar anına mecbur etti: Aynen Yahudilerin Muhammed’i kabul edip etmemeyi tercih etmekle yüzleştikleri o karar anı gibi.
Fakat ön yargılar kanıtlara ve gerçeklere dirençlidir. “Tevil”, “mazeret” ve “manipülasyon” gibi şeyler icat etmiştir insanoğlu ön kabullerini korumak için: Diğer adı kendi beklentilerimize ters olan kanıtları yok saymak için o kanıtlara kulp takmak.
Bizler bunu yaptıkça Allah kanıtlardı artırdı. Hizbullah’tan 5 bin şehid aldı. HAMAS’ın bildiğimiz bütün liderlerini tek tek yanına aldı. İran’ın genelkurmay başkanlarını, komuta kademesini ve en sonunda Ayetullah Hamaney’i.
Daha neler alır neler verir bilmiyorum. Sahne tamamlandı mı onu da bilmiyorum.
Fakat bildiğim bir şey var: Herkes taassubuyla yüzleşecek. Bu iş “Filistin” demekle bitmeyecek. Sahne dinamik ve sürekli değişiyor. Tarihin kendi payımıza düşen anında sahnede kimin yanına düşeceğiz? Sevdiklerimizi nefret ettiklerimizle yan yana gördüğümüzde ne yapacağız?
Sözün kâr etmediği günlere geldik. İran bombalanıyor. Bu gece belki daha fazla bombalanacak. Belki de yerle yeksan edilecek. Lübnan bombalanıyor ve belki de dah fazla bombalanacak. Düşman net. Saflar açık. Ama bunların bir önemi yok. Kalplerdeki eğrilik ya da doğruluk sonucu belirleyecek. Kalplerinde eğrilik olanlar yine muhkemleri bırakıp müteşabihlerin peşine takılacak. Yine kabul etmesi en çok beklenenler reddedecek ve yine uzaklardan bir Ebuzer gelip hakikate beyat edecek.
Geçen bombaların altında yaşayan Lübnanlı Ahmed’in söylediklerini okudum, söyledikleri bize ulaşmasa da göklerin en üst katına ulaştığına ve melekleri de ağlattığına inanıyorum.
Dünyaya bir mesajın var mı diye soran spikere şöyle diyor:
"Dünyaya bir mesajım yok, dünyaya herhangi bir mesaj iletmeye ihtiyacım da yok. Eğer dünya onurlu bir duruş sergilemek istiyorsa, bunu kendi vicdanıyla yapmalıdır. Biz kendi duruşumuzu sergiliyoruz, üzerimize düşeni yapıyoruz, ilkelerimiz ve ahlakımız bize neyi emrediyorsa onu yerine getiriyoruz. Eğer dünyayı harekete geçirecek bir şey kalmadıysa, varsın harekete geçmesinler. Kimseye bir şey söylemek istemiyoruz"
Direnmedikten sonra, Amerika ve İsrail zulmüne karşı ayakta durmadıktan, onların anladığı zor diliyle konuşmadıktan ve onlarla mücadele etmedikten sonra bu dünyada İsrail'den, Amerika'dan ve onların insanlık dışı muamelelerinden kurtuluş yolu yoktur!
Müstekbirler karşısında izzet ve bağımsızlık azaldıkça mabetler büyür, ezanlar daha bir nağmeli söylenir, Kur'an'lar daha bir makamlı okunur, her şey daha bir "gösterişli" ve "magazinel" bir hâl alır. Bütün bu görkem bir suçu gizlemek içindir: Ülkenizi (ve tabii ki Kudüs'ü) işgal eden İsrail'le işbirliği, ABD onayı ve desteğiyle gelen iktidar.
Bu savaşın adını "destansı öfke" değil, "destansı korku" koymanız daha doğru!
İran İslam Cumhuriyeti Hatem'ü'l-Enbiya Merkez Karargâhı Sözcüsü İbrahim Zülfikari:
“ABD başkanına mesaj: Savaşın sonucu twitlerle belirlenmez, savaşın sonucu sahada belirlenir. Sizin ve güçlerinizin cesaret edip yaklaşamadığınız o yerde. Siz oradan sadece twitlerde bahsedebiliyorsunuz. Bu savaşın adını “destansı öfke” değil, “destansı korku” koysanız daha yerinde olur.”
🔴İŞGALCİ ORDUNUN TÜRK VATANDAŞI ASKERLERİNİ İFŞA EDİYORUZ!
💢 Daha önce defalarca gündeme gelen siyonist ordudaki Türk vatandaşlarından biri: Türkiye’de Nergiz Tunç, İsrail’de Narkis Tunch adıyla bilinen kişi.
💢 İsrail’de Moshe Sharett’te eğitim gördükten sonra zorunlu askerliğe başlayan Nergiz Tunç, Netanya’da yaşıyor.
💢 İsrail’de kadınlar için zorunlu askerlik yaklaşık 2 yıl. Ancak Tunç’un 2022’den beri aktif askerlik yaptığı, yani zorunlu sürenin ötesinde “keva” (kadrolu / profesyonel asker) statüsünde orduda kaldığı görülüyor.
💢 7 Ekim sonrası Gazze işgali sırasında da İsrail ordusunun parçası olan Tunç, böylece Gazze’deki yıkım ve katliam sürecinde görev alan askeri yapı içinde yer aldı.
💢 Kudüs’te Ağlama Duvarı önünde, İsrail bayrağı altında, askeri törenlerde ve arkadaşlarıyla üniformalı görüntüleri bu gerçeği açıkça ortaya koyuyor.
💢 Kendi hesaplarında askerlik izlerini gizlemeye çalışsa da bu görüntüler arkadaşları ve ailesinden iletişimde olduğu görülen bir başka İsrail ordusu askeri ve çifte vatandaş kardeşi Hülya Tunç’un paylaşımlarıyla ortaya çıkıyor.
💢 Tiktok’ta “o hâlâ Türkiye’den genç bir kız” imajı çizen Tunç’un, aynı zamanda 7 Ekim sonrası da İsrail ordusundaki profesyonel kariyerini sürdürmesi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını bir kamuflaj ve ikinci sığınak gibi kullandığını gösteriyor.
🔻 ÇAĞRIMIZI TEKRARLIYORUZ:
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup işgalci bir orduda, soykırım ve işgal suçunu icra eden siyonist çetede görev yapanlar tespit edilsin!
- Bu kişiler vatandaşlıklarından çıkarılmalı,
- Yargı makamları derhal harekete geçmeli,
- Soykırım suçlarıyla anılan bir orduda görev yapanların Türkiye’yi güvenli liman olarak kullanmasına izin verilmemelidir.
Türkiye, işgalci orduların askerleri için bir sığınak değildir!
Emperyalist ve Siyonistlere bu meydandan sesleniyoruz:
Üslerinizi sökeceğiz, elçilerinizi kovacağız, tüm işbirlikçilerinizi deşifre edeceğiz. Sizin için çalışan her kim varsa alaşağı edeceğiz. Sizi tarihin çöplüğüne gömeceğiz!
Ben senin hangi sözünü düzelteyim ki!
Biz iman ehli bir millet olmayı terk ettiğimiz için Allah senin gibi abuk sabuk mollaları başımıza bela ediyor.
Bir kısırdngüye sıkışıp kaldık...
Ben Türk'üm, birileri buraya gelip bana milliyetçilik yapıyor. Müslümanım ama birileri gelip dindarlık öğretiyor. Sünni ve Hanefiyim ama her gün gelip bize Sünnilik taslıyorlar.
Fakat bunların her biri Türkiye'nin ABD ile ittifakına gelince sus pus. İktidar Trump'a dostum dediğinde ağızlarını bıçak açmıyor. Türkiye'nin İsrail'i devlet olarak tanımasına gelince hiç birinin gıkı çıkmıyor. İsrail'e Petrol sevkiyatına gelince, Ülkemizdeki NATO üslerine gelince her biri ölü numarası yapıyor.
Sizin dindarlığınız, sizin milliyetçiliğiniz, sizin Sünniliğiniz sadece bize mi söküyor?