"İnsanların hayatta kalmak için birbirlerinin gırtlaklarına yapıştığı bu dünyada neden yaşıyoruz?
Neden insanız diyoruz?
Neden düşünen canlıyız diyoruz?
Bizim fikriyat�� değil hissiyatı olan ve maalesef başka pek bir şeyi de olmayan muhalif fakat siyaseten atıl seçmenimiz ay aşırı bir hüsrana kapılır ve bu hüsran hissinin Türkiye'nin tümü tarafından paylaşıldığını, büyük etkileri olacağını sanıp yine hüsrana uğrar. Her zamanki iş.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
En az "Entarisi Ala Benziyor" türküsü kadar ilginç bir şarkı ile karşınızdayım. ☺️
1954 Fransız yapımı Ali Baba ve 40 Haramiler filmine yazılan Türkçe şarkı ve yorumu gayet enteresan ve bir o kadar da muzır sözler içeriyor.
Dile dolanmalik bir şarkı ve onun eşsiz güzel yorumu ile başbaşa bırakıyorum sizi.
#kimseslendirdi #alibabavekırkharamiler #fernandel #tacettinuygun
Kamuoyuna,
Bugün muhabirimiz Ebru Çelik’in imzasıyla yayımladığımız “Kılıçdaroğlu’nun rozet töreninde skandal: Yüzlerce figüran parayla törene taşındı” başlıklı haberimizin sonuna kadar arkasındayız. Muhabirimizin katılımcı gözlemle yaptığı haber, somut bilgilere dayanmaktadır ve bütünüyle gerçektir.
Haberimizin ardından istinaftan çıkan “mutlak butlan” kararıyla CHP’nin başına getirilen yönetimin gazetemize yönelik kullandığı ifadeler kabul edilemezdir. BirGün, basının yüz akı kurumlarından biridir ve halka hiçbir zaman yalan söylememiştir. Patronsuz bir gazete olarak 22 yıldır bağımsız şekilde ayakta kalabilmesinin yegâne nedeni de yarattığı sarsılmaz güvendir.
BirGün’ü hedef alan iftiralarla ilgili yargı yoluna başvuracağımızı kamuoyuna duyururuz. Hak etmedikleri koltuklarda oturanlar alın teriyle, emekle ve fedakârlıkla büyütülen değerlere dil uzatamazlar.
Yıllardır olduğu gibi bu pervasız saldırılar karşısında dik durmaya devam edecek ve taşıdığımız sorumluluk gereği Türkiye’nin aydınlık yarınları için gerçekleri yazmaktan vazgeçmeyeceğiz.
Sevgi ve dayanışmayla…
BirGün
Not: Muhabirimiz Ebru Çelik, CHP etkinliğinde figüranlara dağıtılan 950 TL’yi almamıştır. BirGün çalışanları hakkı olmayana göz dikmez.
2000'lerin başında TRT Radyoda "Modern Zamanlar" adlı bir program vardı. Orada bir bölümde bu eve dönme bahsi bir alt anlatı bölümü olarak geçiyordu.
Temel izlek de şuydu.
Batı, özellikle de ABD gibi bireyselciliğin aşırı yükseldiği bir toplum herkesin oendi olmak için daha en başra evden kaçtığı bir toplum. Tüm insani varoluş bireyselliğe yüklenmiş halde ve birey, yaşamın yükünü cidden taşıyamıyor ve kendi üzerine yıkılıyor.
Bunun üzerine Hollywood bir sistem olarak, "aile bir araya gelince" başardığı, canavarı yendiği, sorunu ��özdüğü filmler yapmaya başlıyor.
Bu filmler de yerli yerine oturuyor.
Çünkü o coğrafyada temel sorun döngüsü eve, aileye, yuvaya ve kendi yurduna döndüğünde çözülüyor. Çünküsistemin gerisi bireysellik üzerinden zaten çalışır halde.
Bu nedenle özellikle ABD'de KAHRAMANIN EVE DÖNME ÖYKÜSÜ, tam bir gerçek efsanedir.
-Hatırla Rambo ilk 3 film seri olarak bile tam da bu hikayedir-
Bizde ise durum tersi.
Aile sistemi var, ayakta ama bir sorun var. Sistem işlemiyor. Yani bireyler kendilerini inşa edemiyorlar. Çünkü yaşam sıkışmış halde.
İnsanlar için kendilerini kuracak yerelde verimli imkan alanı kalmamış halde.
Bu nedenle Anadoluda hepimiz bin yıllardır "Uzaklara gidip ölümsüzlüğü -ve aslında kendini- bulma düşleri görürüz"
Yani aslında hemen herşey normal.
Yeterince -birkaç bin yıl- onlar da sıkışsın. Bilinçdışları bizimkine döner.
Soldaki yapılar grubunun (Tophane Müşirlik Binası) tamamının #Menderesyıkımları kapsamında yol açma bahanesiyle yıktırıldığını biliyor muydunuz?
#kaybolantarihinpeşinde
When that pic was taken, Messi was 19, Yamal is 19 now. Messi has scored 19 World Cup goals. Yamal will be playing with number 19. The final is on the 19th.
The Communist International was founded in 1919.
Coincidence?
İngilizcede bu kelime oyununun çok ikna edici durmamasının sebeplerinden biri de İngilizcenin Eski Yunanca gibi bir "pitch-accent language" olmamasından ileri geliyor. Eski Yunancada bir hece veya harf İngilizcede olduğu gibi bastırarak veya daha sert bir şekilde telaffuz edilerek vurgulanmaz; bunun yerine çok daha müzikal bir odak vardır: Ses yükselir ve alçalır. Bu yükseliş ve alçalmalar aksan işaretleri dediğimiz işaretlerle belirtilir. Odysseus'un isim oyunu ise sadece semantik bir hile taşımaz, aynı zamanda telaffuzda da bir hile olduğu açıktır. Odysseus şöyle der:
Οὖτις ἐμοί γʼ ὄνομα (İsmim Outis'dir (Hiç-kimse). (9.366)
Οὖτις normalde οὔτις diye yazılır. Odysseus'un bu ismin bir özel isim olduğunu Polyphemos'a belli ettiğini iki kelimenin farklı telaffuzlarından anlıyoruz: bir özel isim olmayan, basitçe "hiç biri, hiç kimse) anlamına gelen οὔτις kelimesinde "acute" aksan taşıyan bir diphtong var. Diphtonglarkısa bir ünlüye (1 birim) kıyasla iki birim olarak varsayılır. Yani daha uzun okunur. "Acute" işareti ise bize burada diphtongun ikinci biriminde sesin yükseldiğini söylüyor: Dolayısıyla οὔτις kelimesinde ses diphtongun ikinci biriminde yükselip -τις son ekinde alçalışa geçiyor. Odysseus ise οὔτις kelimesinin bir özel isim olduğunu bu vurguları değiştirerek gösterir: Özel isim olmayan kelimede iki birimlik diphtongun ikinci biriminde sesin yükseldiğini gösteren acute aksan Odysseus'un telaffuzunda circumflex'e dönüşür: Circumflex bize diphtongun ikinci biriminde değil, birinci biriminde sesin yükseldiğini söylüyor. Dolayısıyla Polyphemos bunun bir özel isim olduğunu fark ediyor. Fakat Odysseus'un hilesi bununla sınırlı değil, asıl trick'i (metis) Polyphemos'un yardım için çağırdığı arkadaşlarına söylediği cümlede görüyoruz:
ὦ φίλοι, Οὖτίς με κτείνει (Ah dostlar, Hiç-kimse beni öldürüyor)
Polyphemos'un arkadaşları Οὖτις kelimesinin bir özel isim olduğunu anlamaz, çünkü Polyphemos bu kelimeden hemen sonra bir enklitik olan με (beni) zamirini kullanır. Enklitik kelimelerde herhangi bir vurgu yoktur; burada olduğu gibi genelde vurgularını kendilerinden önceki kelimeye atarlar. Bundan dolayı da Οὖτίς με kulağa οὔ τίς με (kimse beni öldürmedi) olarak gelir. Normalde özel isim olan Οὖτις kelimesinde ses diphtongun birinci biriminde yükselip, sonra -τις son ekinde daha alçak bir perdeye geçerken, sırf Polyphemos bu kelimeden sonra bir enklitik kullandığı için circumflexin etkisi azalır ve ses yükselip alçalacağı yerde hem diphtongun birinci biriminde hem de -τις son ekinde yükselir: Οὖτίς. Bu da özel ismi οὔ τίς με (kimse beni öldürmedi) cümlesinden ayırt edilemez hale getirir. Bundan dolayı da Polyphemos'un arkadaşları iyi o zaman sorun yok deyip giderler.
Şimdi daha iyi anladınız mı Odysseus'a neden Homerps πολύμητις diyor? :)
This is a statue of the only man in Troy who saw the trap. He tried to warn everyone, and this is what the gods did to him because of it...
His name was Laocoön, a Trojan priest. When the Greek army vanished and left a giant wooden horse outside the city gates, all of Troy celebrated. Only Laocoön refused to believe it. He warned his people the horse was a trick and, to prove it was hollow, hurled his spear into its side.
In Virgil's telling, he spoke a line that has outlasted almost everything else about Troy: "I fear the Greeks, even when they bring gifts."
He was right. The horse was packed with soldiers, and Troy was hours from destruction.
This sculpture shows what he got for it. Two enormous sea serpents rise out of the sea and coil around him and his young sons, dragging all three down together. The father's whole body is knotted in the struggle, every muscle straining, his face locked in a scream. The gods wanted Troy to fall, and Laocoön was in the way.
The Trojans watched him die in agony and drew exactly the wrong conclusion: they decided the gods were punishing him for attacking a holy gift. So they pulled the horse inside their own walls, and that night, Troy burned...
The statue is called Laocoön and His Sons. It is the work of three Greek sculptors from the island of Rhodes, Agesander, Athenodoros, and Polydorus, and dates to the Hellenistic period, making it well over two thousand years old.
Buried for more than a thousand years, it was dug out of a Roman vineyard in 1506, and Michelangelo rushed across Rome to see it the day it was found.
It has been called the single greatest depiction of human suffering in the history of art, but it endures because of what it is really about: the man who sees the truth, says it out loud, and is destroyed for being right while the crowd watches...
It is one of the oldest patterns there is, and it has never stopped repeating.
There is nothing new under the sun.
Historian Michael Wood takes us to a coffeehouse in Kars, Turkey, where a traditional bard (aşıks) performs the “Epic of Köroğlu.” As seen in 1979’s “In Search of the Trojan War.”
Ahmet Telli’nin şiiri, yenilgiden sonra ne yapılacağını anlatan bir kılavuz değildi. Hazır cevaplar sunmadı. İnsanlara yeniden kazanacaklarının güvencesini vermedi. Daha zor bir şey yaptı: Kaybetmiş bir insanın neye dönüşmemesi gerektiğini gösterdi.
İnsan alaycılığa teslim olmamalıydı. Geçmişinden utanmamalı, kaybettiği arkadaşları bir yük gibi taşımamalıydı. Acısını başkalarına karşı bir duvara çevirmemeliydi. Dünyanın adaletsizliğini gördüğü için sevgiden vazgeçmemeliydi.
Ahmet Telli, zaferin yakında olduğuna inananların şairi olmaktan çok, zafer uzakta kaldığında birbirlerini kaybetmemeye çalışanların şairiydi. Bu nedenle şiiri politik yenilgiler yaşamış kuşaklara seslendi. Fakat yalnızca onlara ait kalmadı. Kendi hayatında bir şeyleri kaybetmiş herkes, onun dizelerinde tanıdık bir ses bulabildi.
Şimdi o ses, şairinden bağımsız biçimde yoluna devam edecek.