Meclisin dişi panteri Sera Kadıgil, Sağlık Bakanını doğduğuna pişman etmiş
"Hastaneleri ticarethaneye çevirenler, para için bebek öldüren şerefsizlerin işlediği suçlarda en ufak bir sorumluluk almıyor
Masalı bırakın, hiç bir korkuya benzemez halkını satanların korkusu" #çürüdük
Her fırsatta Atatürk’e beddua ettiler. Her fırsatta…
Ülkeyi işgal eden İngilizlere bu kadar beddua etmediler mesela. Çocukları Londralarda okudular. Ülkeyi işgal eden Fransızlara bu kadar beddua etmediler. Kulesinin önünde poz verip parfümlerini sıktılar. Ülkeyi işgal eden İtalyanlara bu kadar beddua etmediler. Trikolarını giyip düğün düğün gezdiler.
Yunana sövdüler, haklarını yemeyelim. O da İzmir’i işgal ettikleri için değil, tarih bilgileri facebook ve Cüneyt Arkın filmlerinden ibaret olduğu için Yunanı Bizansla eşlediler. Ülkemizi işgale yeltenen 1900lerin Yunanına değil, 1400lerin Yunanına sövdüler. Kurtuluş mücadelemizde Ruslarla da savaştığımızı zaten bilmiyorlardır. Onlara beddua etmemelerini anlarım. Fakat Ermeni çetelerine, Rum çetelerine, düşmanla anlaşan ağalara beylere, sırtımızdan vuran Araplara bile bu kadar beddua etmediler. 15 temmuzda, ağzından Allah’ı eksik etmeyen, çalınan sorularla, bağlı olduğu tarikat torpiliyle yüksek mevkilere getirilen tipler, kısıtlı yetenekleri ve cehaletleriyle ülkenin ırzına kastettiler. Bunlar, halkın, ordudaki şerefli askerlerin, kahraman polislerin zaferini sahiplenip, bizi de dışında bırakıp, o günü kendi bayramları bellediler. 7 düvele Allah Allah diye hücum eden kahramanları es geçtiler. Anaların, babaların yürek acısına şahit topraklarda, Kurtuluş savaşına yalan dediler. Bir ay sonrasını tahmin edebilen dayıların müridi oldular da, yüz yıl sonrasını satır satır anlatan Atatürk’e dönüp bakmadılar.
Oysa en çok onlar bakmalıydı. Zira Atatürk 100 yıl evvel, tam da bu insanları anlattı.
“İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.”
Arama kurtarma çalışmaları sırasında da böyle davrandılar. Bu sözler, bir şehrin insanını ölüme mahkum ettiklerinin itirafıdır. Günlerce haykırdık. Yardım istedik. Yardım etmiyorsanız engel olmayın bari dedik. Meğer oturmuş, koca bir şehre nasıl “had bildirilir” onu düşünüyorlarmış. Yardım göndermek yerine, kendi kendimize bulduğumuz yardımları engelleyip “ya biat edersiniz ya da ölürsünüz” diyorlarmış. Depremden sonra insanlar çadır ararken, susuzken, bir ekmeğe dahi ihtiyaç duyarken daha nasıl zulmedebileceklerinin hesabını yapıyorlarmış. Hiç utanmadan, sıkılmadan, rahatsızlık hissetmeden itiraf da ediyorlar. Böyle bir kötülük. Böyle bir insanlık düşmanlığı…