Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Bu çalışmanın başlangıcından nihayetine kadar her safhasını lütfu, inayeti ve tevfikiyle kolaylaştıran O’dur. İlim yolunda ortaya konulan her gayretin gerçek sahibi ve muvaffak kılanı Allah Teâlâ’dır. Rabbime hamd ederim ki bu eseri tamamlamayı ve okuyucuyla buluşturmayı nasip etti. Ortaya çıkan bu eseri hayırlı, faydalı ve bereketli kılmasını niyaz ederim.
Bu deliller, senin ilmî güvenirliğini, dürüstlüğünü ve adamlığını sorgulamaya fazlasıyla yeter.
Sahih rivayetin ilgili bir kısmı tercümeyle şöyle: "Biz cahiliye döneminde kadınları bir şey yerine koymazdık (yani kadınlara hiçbir değer vermezdik). İslâm gelince ve Allah Teâlâ da onları zikredip haklarından söz edince, onların bizim üzerimizde hakları olduğunu anladık. Bununla birlikte onları işlerimizin içine katmazdık."
Kim fiillerini, sözlerini ve inancını Kitap ve Sünnet'in terazisinde tartmaz, zihnine doğan düşünceleri de sorgulamazsa, onu adamlar divanından saymayın.
نظم الفرائد وجمع الفوائد
Bu üslup, ilmî tartışma adabıyla bağdaşmaz. Ortada bir ihtilaf var. Dört Sünnî mezhebin meşhur görüşü, aynı anda verilen üç talâkın üç talâk sayılmasıdır. Buna karşılık İbn Abbas'tan rivayet edilen Sahîh-i Müslimdeki hadis ve Rükâne hadisi gibi rivayetlere dayanarak birçok âlim tek talâk olacağını savunuyor. Eleştirirsin, delilleri tartışırsın. Ama "bunları bırakın", "safsata", "kenarda köşede kalmış şâz rivayetler" gibi ifadeler, meseleyi ilmî zeminden çıkarır. Hele "Diyanet de senedi bozuk, köşede kalmış bir rivayeti alıyor." demek ayıptır. Diyanet'in dayandığı temel delillerden biri, Sahîh Müslim'de yer alan İbn Abbas hadisidir. Hadisin nasıl anlaşılacağı ve Hz. Ömer'in uygulamasının hükme etkisi tartışılabilir. Fakat hadisi "senedi bozuk" veya "şâz, önemsiz bir rivayet" diye niteliyorsan bu olmaz. Bu delile şu sebeple katılmıyorum der susarsın. Bu ifadeler Din İşleri Yüksek Kurulu'na olan güveni de zedeler.
Uydurmadır ama sözün “hadis olamayacağını” ispat etmek için sunduğunuz gerekçeler zayıf kalıyor hocam. Çünkü sayılan maddelerin hiçbiri tek başına bu sözü Hz. Peygamber söylemiş olamaz sonucunu zorunlu kılmaz. İlk vahiy geldiğinde Hz. Peygamber’in yaşadığı hâl ortada. Sahih rivayetlerde korku, endişe ve şaşkınlık var. Hatta "kendim hakkında endişe ettim" anlamına gelen ifade var. Hz. Hatice validemiz de onu teskin ediyor. Allah seni asla utandırmaz çünkü sen akrabayı gözetirsin, yoksula yardım edersin, misafiri ağırlarsın anlamında ahlâkını övüyor. Yani sen böyle bir insanken Allah seni yüzüstü bırakmaz mantığı var. Bu, psikolojik olarak “Acaba insanlar bana inanacak mı?” kaygısının hiç yaşanmadığını göstermez. Bir endişe hâli var. Davette “netice aranmaz” cümlesi de çok iddialı. Peygamberler elbette hidayeti Allah’tan bilirler. Ama insanların iman etmesini de isterler. Kur’an’da “Onlar iman etmiyor diye neredeyse kendini helak edeceksin.” anlamındaki ayetler bunu gösteriyor.
Yani hadis uydurmadır fakat gerekçeler çok güçlü görünmüyor.
فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَيَقُولُ هَٓاؤُ۬مُ اقْرَؤُ۫ا كِتَابِيَهْۚ
اِنّ۪ي ظَنَنْتُ اَنّ۪ي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْۚ
Buradaki "zan" ne? Burada konuşan kişi cennetlik bir mümin. Yani adam kurtulmuş. Sonra da niye kurtulduğunu “Ben hesabımla karşılaşacağımı zan ediyordum.” ifadesiyle dile getiriyor. Şimdi senin mantığına göre burada “Ben ahiretten çok emin değildim. Şüpheliydim. Tahmin yürütüyordum.” diye bir mantık çıkıyor. Peki o zaman Kur’an, şüpheli iman taşıyan adamı mı övüyor? Arapçada "zan" iki anlamda kullanılır. Hangi anlamın kastedildiğini de bağlam belirler.
Paylaşımın Kur'an'a reddiye değil, arapça bilmemeye güzel reddiye olmuş.
@OrhanEr59188480@aliosmanihanefi Mekanı yaratan varlık mekanın neresindedir gibi soru olabilir mi? İçinde veya dışında olmak mahlûkata ait mekansal nispetlerdir. Dış, mekana ait kavramdır. İçinde değilse yoktur öncülün hatalıdır. Çünkü var olmak mekân kaplamak değildir. Akıl, zaman mekânın içinde mi dışında mı?
Rivayete göre Mu‘âviye b. Ebû Süfyan, hükümdarlığının sonlarına doğru toprakları ihya etmeye başlar. Birileri bunun sebebini sorunca, beni bunu yapmaya sevk eden şairin şu sözleridir der:
Adam değildir; kendisinden ışık alınamayan
yeryüzünde bıraktığı bir eseri olmayan"
Keşşâf
Bak düşük IQ'lu. Mesele inanca zorlama değil, bilgiye zorunluluk. “Dinde zorlama yoktur” ayeti kimseyi Müslüman olmaya zorlayamazsın demek. Yani iman kişisel bir tercih, kalbin işi demek. Devletin koyduğu zorunlu din dersi sana hangi dine gireceksin sorusunu sormuyor. Bu ülkede yaşayan herkesin din kültürünü, İslam’ı, diğer dinleri, inancı ve ahlaki bilgileri öğrenmesi lazım diyor.
Asırlardır İslâm uleması, sünnetin hücciyetini eserlerinde tafsilatlı biçimde ortaya koymuş, mezhep olgusunu ilmî temellere dayalı olarak izah etmiş. Buna rağmen hâlâ “sünnete ve hadise gerek yoktur” söylemini dillendiren, hâlâ mezheplerin gerekliliğini reddeden ve sünnetin bağlayıcılığını savunan kimselere “siz Kur’an’ın yeterli olmadığını mı söylüyorsunuz?” ithamında bulunan kişilerle sağlıklı bir tartışma yürütmek mümkün değildir.
Bu tür kimselere delil sunmanın, ilmî çerçevede açıklamalar yapmanın, ne kadar çaba sarf edilirse edilsin ikna edici bir sonuç doğurmadığı tecrübeyle sabittir.
Delili kafalarına çakarsınız, tekrar tekrar gösterirsiniz, ama yine de anlamazlar. Böylesi bir zihniyet, ilmî sahada ciddiyetsiz, entelektüel düzeyde sığ ve nihayetinde aptal, ahmak ve kafasız bir tavrın tezahürüdür. Bu iddiaları dillendirenler, kendi aptallıklarını ve cehaletlerini her türlü delil ve mantık karşısında pervasızca sergileyen kişilerdir.
İnkâr meselesi çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Sanki insanlar yeterli delil bulamadıkları için inkâr ediyorlar gibi düşünülüyor. Oysa Kur’ân, inkârın sebebini bambaşka bir yerde gösteriyor: Gözleri olduğu halde görmemek, kulakları olduğu halde duymamak...
Demek ki mesele, delil eksikliği değil. Çünkü insanın fıtratında hakikati sezecek bir kabiliyet var. Delil görmek isteyen zaten gökyüzüne baksa, kendi vicdanına kulak verse hakikate ulaşabilir. Asıl problem, içeriden gelen bir dirençtir. İnkâr, kalbin üzerine çekilen bir perde, nefsin kurduğu bir savunma mekanizması.
Gözüne inanmayan bir adamın gönlünü hiçbir şeye inandıramazsın. Hakikati görmek isteyen için en küçük işaret bile yeterli olur. Ama kibirle direnen için gökten kapı açılsa, göğe çıksa yine de inanmaz. "Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de “Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!” derler." (Hicr 14)
İbn Rüşd’e göre din ile felsefe öz itibariyle dost ve süt kardeştir. Her ikisi de aynı hakikatin farklı yollarını temsil eder. Ama “dostun verdiği zarar düşmanınkinden daha ağırdır” ilkesi gereğince, felsefeyle ilgilenen bir kimsenin dine yanlış yaklaşımı, sıradan bir düşmanın saldırısından çok daha yıkıcıdır. Çünkü felsefe aklın en güçlü imkânı olduğu için, onun yanlış kullanımı dine yöneltilmiş en ağır darbeye dönüşür. Yaptığı kıyas ise mükemmel. İbn Rüşd bu durumu dinde ortaya çıkan fırkalarla kıyaslayarak açıklıyor. Kendini dinle özdeşleştiren cahil dostların sebep olduğu fırkalaşmalar, dine dışarıdan gelen saldırılardan daha büyük yaralar açmıştır. Yani hakikatin iki yolu olan din ve felsefenin özünde dost olduklarını, fakat yanlış anlayan dostların içerden verdikleri zararın en tehlikeli tehdit olduğunu vurguluyor.
Şimdi sana halkı Müslüman olan bir toplumuz dicem ama sen burası laik bir toplum diceksin. O yüzden sana senin dilinden konuşmak lazım. Muhtemelen yere göğe sığdıramadığın Avrupa'da; Almanya’dan İngiltere’ye kadar hastanelerde, hapishanelerde, üniversitelerde papazı, hahamı, manevi danışmanları (chaplain) kadrolu resmi görevli olarak çalıştırıyorlar. İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika... Ordu, cezaevi, hastane ve üniversite hizmetleri. Hollanda Belçika örneğinde student chaplain örneği var. Avrupa'da olunca modern hizmet oluyor, Türkiye'de olunca dincilik. Size sistematik olarak saçmaladım, sistematik olarak idrak edin diye.
@mcnytky@TDV_ISAM İlk baskı değerli ama estetik, tasarım, süslemeler vs. görsel tatmin açısından son baskı hep daha cazip oluyor. İnsan keşke bekleseydim diye hayıflanıyor.
Bunlar harbi bilim kurgu karakterleri. Fakat kurguları da berbat. Fıhkın şu basit olayını dahi araştırmadan yorum yapan birinin "bilim insanı" diye kendini tanıtması kadar ironi bir şey olamaz. Halkı Müslüman olan, minarelerin de 5 vakit ezan okunan bir memlekette, yorum yaparken, bir namazın seferi iken kazaya bırakılıp bırakılamayacağını dahi araştırma zahmetinde bulunmayan biri düpedüz cehaleti bilim diye pazarlar. En basit dini kaideyi bile anlayamayacak kadar yüzeysel tipler bunlar.
@avcemilcicek02 Özlem Diyarbakır firması kaptanı gerekeni yapmış 1 kişi için 40 kişinin hakkına girilmez, bu kişi seferi kazasını kılar neyin şovu bu? Azıcık ahlak!!! Gerçi inandığı gibi yaşasa bilecek ama nafile...