Sizden biriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe (hakiki manada) iman etmiş olmaz.
(Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 59)
Serhend Takvim
İki cihan güneşi Peygamber Efendimizin (s.a.s.) âlemlere rahmet olarak dünyayı şereflendirdiği günün sene-i devriyesini, mübarek Mevlid Kandili’ni idrak etmenin sevinç ve huzurunu yaşıyoruz.
Dünyaya gelişi ile cehaletin ve zulmün karanlığını ilmin, adaletin ve şefkatin aydınlığına dönüştüren Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bizler için en büyük ilahî nimettir. Bugün başta Filistin toprakları olmak üzere dünyanın dört bir yanında işgallere ve katliamlara maruz kalan mazlumların kurtuluşu; yaşayan Kur’an Peygamber Efendimizin (s.a.s.) bize öğrettiği medeniyet değerlerinin günümüz insanları ile yeniden buluşmasıyla mümkündür.
Bu mübarek gecenin feyz ve bereketinden istifade etmek için bizlere düşen; derin bir nefis muhasebesi yapmak ve Peygamber Efendimizin (s.a.s.) bize öğrettiği Kur’an ahlakının temeli olan adalet ve merhamet ölçülerini hayatımızın her alanına nakşetmektir. İçişleri Bakanlığı olarak bizler de O’nun bu kuşatıcı ahlakından aldığımız ilhamla; cennet vatanımızın her köşesinde huzuru, güveni ve kardeşliği tahkim etmek için gece gündüz demeden çalışmaya devam ediyoruz.
Bu vesileyle, vatan ve mukaddesat uğruna canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmetle yâd ediyor, kahraman gazilerimize şükranlarımı sunuyorum.
Aziz milletimizin ve tüm İslam Âleminin Mevlid Kandili mübarek olsun.
چه گوید مرد درهم جز که درهم
پراکنده بخواهم گفت امروز
Perişan sözler söylemek istiyorum bugün
Perişan kişi ne söyler ki perişan sözden başka
Dîvân-ı Kebîr, gazel/1505
Şâh-ı Hazne Hazretleri kuddise sirruhu : İlkbaharda kırda bulunulduğu bir sırada, Molla Ahmed el-Emûrî el-Eycî'nin icazetnâmesi okunmadan önce ilim hakkında şöyle sohbet buyurdu. Sohbetin icmâli tercümesini nakl ediyorum:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah kimin hakkında hayır murad ederse onu dinde fakih (derin anlayış sahibi) kılar."
Yani Allah ona din işlerini öğretir ve onu din hususunda âlim kılar. Buradaki "hayır"dan maksat dünya ve ahiret hayrının tamamıdır.
Şeyhimiz Hazret Şeyh Muhammed Diyâuddin (kuddise sirruh) şöyle buyurmuştur:
"Dünyayı isteyen ilim okusun; ahireti isteyen ilim okusun; hem dünyayı hem ahireti isteyen de ilim okusun."
Şeyhlerin ve âlimlerin çocukları çoğu zaman ilim tahsiline gereken önemi vermezler. Çünkü insanların kendilerine zaten hürmet ettiğini, ellerini öptüğünü görürler ve bununla övünürler. Bu hâlin sürekli devam edeceğini zannederler.
Buna karşılık cahillerin ve sıradan insanların çocukları ilim tahsiline daha çok gayret ederler. Çünkü insanların kendilerine olan saygısının ve değerinin ilim arttıkça yükseldiğini görürler. Babalarının bu dereceye sahip olmadığını bildikleri için insanların gösterdiği hürmetin sadece ilimden kaynaklandığını anlar ve ilim öğrenmeye daha fazla istek duyarlar.
Cahillerin bir düğünü ve bir sevinci vardır; o da evlenme merasimidir. İlim ehlinin ise iki düğünü ve iki sevinci vardır: biri evlilik, diğeri ise ilim icazeti almaktır.
İnsan evlenmeden önce aklen eksiktir; evlendikten sonra kemale yaklaşır. Bir âlim de bu iki düğünden sonra aklını kemale erdiremezse, onun olgunlaşacağından ümit kesiniz.
İlmin fazileti hakkında pek çok ayet ve hadis gelmiştir. Ancak bu fazilet, ilimle amel edilmeden elde edilemez. Çünkü ilimden maksat onunla amel etmektir.
Bu sebeple fakihlere ve ilim ehline okuduklarıyla amel etmeleri gerekir. Mesela abdest bahsini okuduklarında, abdesti farzlarıyla, sünnetleriyle ve edepleriyle uygulamaları; haram ve mekruhlarından sakınmaları gerekir.
Diğer ibadetler de böyledir.
Yine bu fazilet yalnız ilim okumakla elde edilmez; niyet de şarttır. Çünkü hadiste:
"Ameller ancak niyetlere göredir. Herkese ancak niyet ettiği vardır."
buyrulmuştur.
Bu sebeple talebeler derslerini okumalı, metinlerini ezberlemeli ve bunu ilimle amel etmek ve onu insanlar arasında yaymak niyetiyle yapmalıdırlar.
Âlimler insanlar arasında bedenin içindeki kalp gibidirler. Nitekim hadis-i şerifte:
"Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır. O düzelirse bütün beden düzelir; o bozulursa bütün beden bozulur. Dikkat edin! O kalptir."
buyrulmuştur.
Nasıl bedenin salahı ve fesadı kalbin salah ve fesadına bağlı ise, insanların düzelmesi ve bozulması da âlimlerin düzelmesine ve bozulmasına bağlıdır.
Toplumda görülen her türlü bozulmanın sebebi çoğu zaman âlimlerdir. Çünkü bazıları şeriata aykırı davranır; halk da onları örnek alır ve bu davranışları kendileri için kuvvetli bir delil sayar. Böylece doğru yolu bulamaz ve ibret almazlar.Halkın zannınca bu durum (bozuk alimlerin öyle yapması) kendileri için güçlü bir delil olur (Halk, o bozuk alimlere uyduğu için) hak üzere olan yetmiş alimin sözüne ne kıymet verirler ne de itibar ederler."
Velilerden biri yolculuk sırasında şeytanı sırtüstü yatarken görünce ona şaşkınlıkla:
— Sana ne oldu? İnsanları saptırmak için dolaşmıyorsun. Hâlbuki senin âdetin sürekli dolaşıp insanları bozmak değil miydi? dedi.
Şeytan ��öyle cevap verdi:
— Artık benim pek çok vekilim var. Onlar da ilimleriyle amel etmeyen fasık âlimlerdir.
Hadisin manasında da şu gelmiştir:
"Âlim, ilmiyle amel etmezse putperestlerden önce azaba uğratılır."
Bu zamanda âlimlere gösterilen saygı geçmiş zamanlara göre azalmış olsa da yine de mevcuttur. Eğer âlimler ilim ve amelin ziynetiyle süslenseler, insanların onlara olan sevgisi ve muhabbeti yeniden artar. Ancak zındık olanlar bunun dışındadır.
Bir kimsenin babası hem mal zenginliğini hem de ilim faziletini bir arada toplamışsa, o evladın mal mirasını değil, ilim mirasını elde etmeye çalışması gerekir.
Çünkü malın, gerçek kıymet sahipleri nazarında değeri yoktur. Harcandıkça azalır. İlim ise kullanıldıkça ve başkalarına aktarıldıkça artar.
Şeyhimiz Hazretleri (kuddise sirruh) yine şöyle buyurdu:
İlim tahsilinin sevabı sayılamayacak kadar çoktur.
İlim ehline iyilik yapmak da en büyük hayırlardandır.
Kim talebelere yemek yedirir, elbise giydirir, çamaşırlarını yıkar veya onların ihtiyaçlarından birini giderirse, onların öğrendiği ilimlerde pay sahibi olur.
Bu sevap devamlıdır ve kesilmez. Çünkü bu talebe başkasına öğretir, o başkası bir başkasına öğretir ve böylece kıyamete kadar devam eder.
İnsanların çoğu bu büyük sevabın kıymetini bilmezler. Hatta bazıları talebelere bir veya iki ekmek vermeyi bile ağır görür; sanki bütün malları eksilecekmiş gibi davranırlar.
Hâlbuki bunda büyük bir meşakkat yoktur...Böyle bir yardım büyük sevap kazandırır.
"İsrail, ham maddesi kan ve gözyaşı olan bir fitne üretim fabrikasına dönüştü"
Cumhurbaşkanı Erdoğan: Kan kokusu almış köpek balığı misali coğrafyamıza saldıranlar döktükleri kanın hesabını verecek, mazlumların arşı titreten ahı er veya geç zalimlerin yakasına yapışacak.
Gazze’de çocukların, kadınların, masum sivillerin üzerine bombalar yağdıran; insanlığın ortak vicdanında mahkûm olmuş Binyamin Netanyahu’nun, Sayın Cumhurbaşkanımız @RTErdogan’ı hedef alan hadsiz sözleri yok hükmündedir.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafından yürütülen bir soykırım soruşturmasında şüpheli, kabul edilen iddianamede ise sanık konumunda bulunan Netanyahu’nun; insanlık onurunu savunan Sayın Cumhurbaşkanımızı hedef almaya kalkışması tam anlamıyla bir akıl tutulmasıdır.
Sayın Cumhurbaşkanımız; Filistin halkının haklı davasını, mazlumların hukukunu ve insanlığın vicdanını en güçlü şekilde savunmaktadır. Buna karşılık Gazze’de yaşananlar karşısında susanlar tarihin karanlık sayfalarına yazılacaktır.
Netanyahu ve beraberindeki cinayet şebekesi, işledikleri insanlık suçlarının hesabını er ya da geç bağımsız yargı önünde verecektir. Türkiye, dün olduğu gibi bugün de hukuk, adalet ve insanlık adına en güçlü sesi yükseltmeye devam edecektir.
Nasıl bugün Hürmüz’deki çözümsüzlüğün bedelini tüm dünya ödüyorsa, şayet İsrail haydutluğunun önü kesilmezse bunun ceremesini de bölgeyle birlikte tüm insanlık çekecektir.
Avrupa’da İspanya’nın gösterebildiği cesaret ve sağduyulu tutumu başka ülkelerin de göstermesi tarihî bir sorumluluktur.
Bugün Gazze’de devam eden soykırımın kanı, buna tepkisiz kalanların eline yüzüne bulaşmıştır.
İran’da, Lübnan’da başlayan; Suriye’yi, Akdeniz’i, Afrika’yı tehdit eden bu saldırganlığın sonuçlarından da yine tepkisiz kalanlar mesul olacaktır.
İsrail durdurulmalıdır.
Bu, insanlığın ve insanlık cephesinin ödevidir.
Tarihin tekerrürüne izin verilmemelidir.
Türkiye, İsrail’in tüm sabotajlarına rağmen bölgesinde barışın ve huzurun ikamesi için elinden geleni yapacaktır.
Şam ve Beyrut, İstanbul’un iki kardeş şehridir.
Türkiye’nin güvenliği sadece Hatay’dan değil; Halep’ten başlar, Şam’dan başlar, Beyrut’tan başlar.
Kardeşlerimizin ülkelerinde hiçbir emrivakiye müsamaha göstermeyiz, kardeşlerimize yönelik hiçbir saldırıya göz yummayız.
Sabah erken kalkan Müslüman ülkelerle ilgil veri yayınlıyor. Bu veriler başka şeyler söylüyor:
Dünyadaki en yüksek fahişelik oranları:
1-Tayland (Budizm)
2-Danimarka (Hıristiyanlık)
3-İtalyan (Hıristiyan)
4-Alman (Hıristiyan)
5-Fransız (Hıristiyanlık)
6-Norveç (Hıristiyan)
7-Belçika (Hıristiyan)
8-İspanya (Hıristiyanlık)
9-İngiltere (Hıristiyanlık)
10-Finlandiya (Hıristiyan)
🟥 Dünyadaki en yüksek hırsızlık oranı:
1-Danimarka ve Finlandiya (Hıristiyan)
2-Zimbabwe (Hıristiyan)
3-Avustralya (Hıristiyan)
4-Kanada (Hıristiyan)
5-Yeni Zelanda (Hristiyan)
6-Hindistan (Hinduizm)
7-İngiltere ve Galler (Hıristiyan)
8-ABD (Hıristiyan)
9-İsveç (Hıristiyan)
10-Güney Afrika (Hıristiyanlık)
🟥 Dünyanın en yüksek alkol bağımlılığı:
1) Moldovya (Hıristiyan)
2) Belarus (Hıristiyan)
3) Litvanya (Hıristiyan)
4) Rusya (Hıristiyan)
5) Çek Cumhuriyeti (Hıristiyan)
6) Ukrayna (Hıristiyan)
7) Andorra (Hıristiyan)
8) Romanya (Hıristiyan)
9) Sırp (Hıristiyan)
10) Avustralya (Hıristiyan)
🟥Dünyadaki en yüksek cinayet oranı:
1-Honduras (Hristiyan)
2-Venezuela (Hıristiyan)
3-Belize (Hıristiyan)
4-El Savador (Hıristiyan)
5-Guatemala (Hıristiyan)
6-Güney Afrika (Hıristiyanlık)
7-Saint Kitts ve Nevis (Hristiyan)
8-Bahamalar (Hıristiyan)
9-Lesotho (Hıristiyan)
10-Jamaika (Hıristiyan)
🟥 Dünyanın en tehlikeli çeteleri:
1. Yakuza (din yok)
2-Agberus (Hıristiyan)
3-Wah Singh (Hıristiyan)
4-Jamaika Patronu (Hıristiyan)
5-Primero (Hıristiyan)
6. Aryan Kardeşliği (Hıristiyan)
🟥 Dünyanın en büyük uyuşturucu çeteleri:
1-Pablo Escobar - Kolombiya (Hıristiyan)
2-Amado Carrillo - Kolombiya (Hıristiyan)
3-Carlos Leider Germain (Christian)
4-Griselda Blanco - Kolombiya (Hıristiyan)
5-Joaquin Guzman - Meksika (Hristiyan)
6-Rafael Caro - Meksika (Hristiyan)
Sonra İslam dünyadaki şiddet ve terörün sebebidir deniliyor ve inanmamızı istiyorlar.
Birinci Dünya Savaşı ' nı kim başlattı?
Müslümanlar değil..
İkinci Dünya Savaşı'n�� kim başlattı?
Müslümanlar değil..
20 milyon yerli Avustralyalıyı kim öldürdü?
Müslümanlar değil..
Japonya 'da Nagasaki ve Horshima' ya kim nükleer bomba attı?
Müslümanlar değil..
Güney Amerika ' da yaklaşık 100 milyon kızılderili'yi kim öldürdü?
Müslümanlar değil..
Kuzey Amerika ' da yaklaşık 50 milyon kızılderili'yi kim öldürdü?
Müslümanlar değil..
Kim 180 milyondan fazla Afrikalıyı Afrika kölesi olarak kaçırdı, % 88 ' si öldü ve okyanuslara atıldı?
Müslümanlar değil..
Terörün veya terörün başlangıcı gayrimüslimler tarafından tanımlanmalıdır.
Müslüman olmayan bir terörist eylemi yapıyorsa suçtur ama müslüman tarafından işleniyorsa terörizmdir..
Çifte standart bırakılmalı..
O zaman sözlerimin hedefine ulaşabilirsin.. İslamımla gurur duyuyorum..
Müslüman olduğum için gurur duyuyorum..
İslam dinini terörizmle bağdaştırmak, kendi terörünü saklamaktır...
Hazreti Fatıma’mız…
İkinci çocuğuna hamile.
Bedeni ayrı konuşuyor, yüreği ayrı.
Hamilelik dediğin bazen bir kelimeye sığar: “Canım istiyor.” Bazen bir yiyeceğe, bazen bir kokuya, bazen bir meyveye…
Bu sefer nar.
Kırmızı bir niyet, taneli bir hasret; Ramazanmış, iftara istemiş. “Bir nar olsaydı keşke” demiş. Ne uzun bir cümle değil mi? İnsanı kırmayan, isteğini bağırmayan, evin içinde bir yumuşak rüzgâr gibi dolaşan bir cümle: “Keşke…”
Ama bu “keşke”, Ali’mizin yüreğine bir emir gibi düşüyor.
Çünkü Ali, “keşke”yi duymayınca rahat edenlerden değil. Çünkü Ali, talebin sesini değil, ihtiyacın sızısını duyanlardan. Ve Ali o gün Medine’nin içine düşüyor. Şehrin sokaklarına değil; imtihanın içine düşüyor. Adım adım geziyor. Her dükkâna bakıyor, her gölgeye soruyor. Kolay mı? Hicret etmişler… Yerini yurdunu bırakmışlar. Mülk yok, bahçe yok, stok yok. Bir nar dediğin, bugün market rafında duruyor sanırsın. O gün nar, zenginliğin dili; yoksulluğun ise yalnızca kokusunu bildiği bir şey.
Ali buluyor. Zor bela.
Bir nar.
Bir tek nar.
Bir tek… ama içinde bir kâinat saklı.
Ve eve dönerken, yolun üzerine bir yaşlı nene düşüyor. Yaşlılık değil bu; ihtiyacın yüzü. Bir dilenci… ama aslında o gün imtihanın kendisi. Ali soruyor: “Ne istiyorsun?”
Nene diyor ki: “Keşke bir nar olsaydı…”
Bak buraya.
İşte o an, insanın içindeki iki kapı açılır.
Bir kapıda ev var. İçeride hamile bir eş. Canı nar çekmiş. Bir kapıda anne var; Fatıma… Peygamber’in kızı. Bir kapıda evin sessizliği var; iftarın yaklaşan vakti var.
Öteki kapıda yol var. Sokak var. Açlık var. Yaşlı bir el var. Bir “keşke” var. Ve o “keşke”nin içinde Allah’ın terazisi var.
Ali’nin cebinde bir tek nar.
O nar, evin hakkı gibi duruyor.
Ama Ali’nin kalbi, hakkı yalnız evin içine hapsetmiyor. Ali o an şunu biliyor: Rızık, sahip olunca değil; verince anlaşılır. Ve Ali o narı neneye veriyor.
Eli boş kalıyor.
Ve eve eli boş dönmek, bazen dışarıda boş kalmaktan daha ağırdır. Çünkü dışarıda fakirsindir; içeride mahcupsundur. Ali’nin canı sıkılıyor. Kırılmıyor; ama sarsılıyor. Bir köşeye oturuyor. Düşünün o hâli. Gözleri yerde. Omzunda bir yük. “Eşim istedi, ben getiremedim” demiyor belki. Ama insanın içinde bir cümle döner durur: “Acaba…” İşte o “acaba”, sarsıntının ilk titreşimidir.
Hazreti Fatıma ise…
Dikkat et.
O “nar nerede?” demiyor. Sormuyor. Aramıyor. Hesap sormuyor. Çünkü evin içinde bir başka büyüklük var: Güven. Bir insan eşine güveniyorsa, soruyu boğazına dizmez. Çünkü biliyor: Ali’nin eli boş geldiyse, kalbi dolu gelmiştir. Ali’nin eli boş geldiyse, bir yerlerde bir yoksul doymuştur. Bir nene dua etmiştir. Bir “keşke” karşılık bulmuştur.
Ve tam o sırada, aynı gün, aynı vakit…
Bir sahabi —nar bahçeleri olan, zengin bir sahabi— Peygamber Efendimiz’e bir çuval kadar nar hediye gönderiyor.
Bak Allah’ın iknâsına.
Bak Allah’ın düzenine.
Bak görünmez hesap defterine.
Efendimiz o narları bölüştürüyor yakınlarına. Hazreti Fatıma’ya on tane düşüyor. İki sahabeye diyor: “Bunu Ali’nin evine götürün.” Yolda giderken sahabiler konuşuyor. Hazreti Ali hakkında söylenen sözleri hatırlıyorlar. “Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır” rivayeti dillerinde. Ali’nin ilhamını, firasetini, velayetini konuşuyorlar. Sonra içlerinden bir şeytan gülüyor: “Birini saklayalım. Bakalım bilecek mi?” Dokuz tanesini götürüyorlar.
Kapı açılıyor. Ev küçük. Evin içinde büyüklük var.
Ali bakıyor.
Ve diyor ki: “Bu on tane olmayacak mıydı?”
İşte sarsıntı burada büyür.
Çünkü bu cümle, sadece “bir nar eksik” cümlesi değildir. Bu cümle, Allah’ın hesabını bilen bir insanın cümlesidir. Sahabiler şaşırıyor: “Ya Ali, nereden bildin?”
Ali diyor ki: “Keramet değil. Allah Bakara’da demiyor mu… Bir verene on verir. Ben bugün birine bir nar verdim. Biliyordum on tane gelecek bana. Onun için dedim: Bir tanesi nerede?”
Bu kıssa burada bitiyor sanan yanılır.
Çünkü bu kıssa, narın hikâyesi değil.
Bu kıssa, vermenin hakikati.
Bu kıssa, infakın tokadı.
Bu kıssa, rızkın matematiği.
Ve bu kıssa, bugün evinde fazlayı saklayan, sofrayı büyütmeyen, açlığı uzaktan izleyen herkese bir soru sorar:
Sen kaç nar verdin?
Ve kaç nar bekliyorsun?
Bak, burada “cennet hesabı” diye romantik bir masal anlatmıyorum. HİÇ sertliğiyle konuşacağım:
Bu ümmetin derdi, duygusal konuşup sonra hiçbir şey yapmamaktır.
Bu ümmetin derdi, “ah vah” deyip sonra rahat uyumaktır.
Bu ümmetin derdi, “ben dua ettim, yeter” diyerek sorumluluktan kaçmaktır.
Hayır. Dua güzeldir. Ama dua, elini bağlamak için değil, elini açmak içindir.
Dua, yardımı ertelemek için değil, yardımı büyütmek içindir.
Hazreti Ali o gün bir nar verdi.
Bir nar… küçücük bir şey gibi durur. Ama o nar, Allah katında bir ölçüye döndü. Çünkü Ali, fakirliği bahane etmedi. “Ben de açım” demedi. “Evde hamile eşim var” demedi. “İftar yaklaştı” demedi. Dediği tek şey şuydu: “Yolda bir ihtiyaç gördüm.”
Ve verdi.
Şimdi kendine sor.
Biz ne yapıyoruz?
Bugün Medine’nin sokaklarında dolaşmıyoruz belki. Ama Medine’nin sokakları bugün dünyanın her yerinde.
Bugün “yaşlı nene” bazen bir yetimdir. Bazen bir kimsesizdir. Bazen bir muhacirdir. Bazen bir hastadır. Bazen de…
Gazze’dir.
Gazze…
Adını duyunca bile kalbinin bir tarafı sıkışmıyorsa, Allah’tan kork.
Çünkü Gazze, sadece bir şehir değil. Gazze, imanın turnusol kâğıdı. Gazze, “ben Müslümanım” diyenin cümlesini test eden bir ateş.
Gazze, açlığın adıdır.
Gazze, yıkımın adıdır.
Gazze, bir çocuğun gökyüzüne bakıp “bugün hangi bomba düşecek” diye düşünmesidir.
Gazze, bir annenin evladını toprağa koyarken “Rabbim, beni sabit kıl” diye titremesidir.
Gazze, bir babanın eli boş dönmesidir.
Ali’mizin eli boş dönmesi bir anlık mahcubiyetti; Gazze’de eli boş dönmek, hayatın her günü.
Ve işte burada kıssa, bugüne çarpar. Sert çarpar.
Çünkü biz, Gazze’yi izlerken çoğu zaman bir şey yapmıyoruz.
Bir ekran kaydırıyoruz. Bir video izliyoruz. Bir iki cümle yazıyoruz. Sonra çayımızı alıp oturuyoruz.
Bu mu?
Bu mu ümmet?
Bu mu Ali’nin kapısından geçmek?
Ali’nin kapısından geçmek, sadece “Ali’yi sevmek” cümlesi değildir. Ali’nin kapısından geçmek, Ali’nin yaptığı gibi vermektir. Ali’nin kapısından geçmek, elinde bir tek nar varken bile “bu nar benim değil” diyebilmektir.
“Benim param yok” deme.
Ali’nin de malı yoktu.
“Benim gücüm yetmez” deme.
Ali’nin de gücü, yalnızca Allah’a dayanan bir kalpti.
“Benim bir narım bile yok” deme.
Bugün senin narın bazen bir ekmektir, bazen bir battaniyedir, bazen bir ilaçtır, bazen bir kumanya kolisidir, bazen bir bağıştır, bazen bir paylaşımınla birine kapı açmaktır.
Ama işin en sert tarafını söyleyeyim:
İnsanın narı bazen vaktidir.
Bazen konforudur.
Bazen alışkanlığıdır.
Bazen sigaraya verdiği paradır.
Bazen lüks harcamasıdır.
Bazen “bir şey olmaz” dediği küçük israflardır.
Bakara’daki mantık, Ali’nin dilinden bize şunu öğretir:
Veren, eksilmez. Vermeyen, çürür.
Ve Allah’ın “on kat” vaadi, “kolay zengin ol” masalı değil; cimriliğin belini kıran bir ilahi kuraldır.
Şimdi tefekküre gel.
Narın tanelerini düşün.
Nar bir meyve değildir sadece; nar, bir mesajdır: Tane tane.
Rızık tane tane gelir.
Bereket tane tane büyür.
İyilik tane tane çoğalır.
Bir narın içindeki yüzlerce taneyi kim saydı? Kim dizdi? Kim korudu?
Allah.
Sen bir nar verirsin, Allah onu bir çuvala çevirir.
Sen bir lokma verirsin, Allah onu bir sofra yapar.
Sen bir adım atarsın, Allah onu bir yol yapar.
Ama dikkat et: Allah’ın hesabı, niyetle kilitlenir.
Ali narı verirken gösteriş yapmadı.
Fatıma “nar nerede” diye baskı kurmadı.
Evde kavga çıkmadı.
Evde “haklılık” savaşı olmadı.
Çünkü orası, Peygamber’in eviydi; ama daha önemlisi: imanın eviydi.
Şimdi kendi evine bak.
Evinin içinde hangi cümleler dönüyor?
“Benim hakkım…” mı?
“Ben bunu istedim…” mi?
“Sen niye getirmedin…” mi?
“Benim param…” mı?
“Benim keyfim…” mi?
Bu cümleler çoğaldıkça, bereket azalır.
Bereket, paranın miktarıyla değil; kalbin yönüyle artar.
Bereket, “ben”in azaldığı yerde çoğalır.
Bereket, “biz”in büyüdüğü yerde gelir.
Şahlanış buradan başlar.
Şahlanış, “daha çok kazanacağım” cümlesi değildir.
Şahlanış, “daha çok vereceğim” cümlesidir.
Çünkü Ali’nin büyüklüğü, kılıcından önce infakındadır.
Ali’nin aslanlığı, meydandan önce yolda başlar.
Yaşlı nenenin önünde başlar.
Küçük bir narın önünde başlar.
Bugün de aslanlık, ekran başında slogan atmak değildir.
Bugün de aslanlık, bir çocuğun üşüdüğünü bilip üstüne bir şey göndermektir.
Bugün de aslanlık, bir annenin “keşke”sini duyup ona bir cevap olmaktır.
Bugün de aslanlık, Gazze’nin “keşke”sini duymaktır.
Gazze’nin “keşke”si ne biliyor musun?
“Keşke bir kapı açılsa.”
“Keşke bir tır gelse.”
“Keşke bir ilaç girse.”
“Keşke bir çocuk doysa.”
“Keşke bir gece bombalar susa.”
“Keşke bir dünya vicdanını hatırlasa.”
Ve biz…
Biz bu “keşke”yi duyunca ne yapıyoruz?
HİÇ sertliğiyle söylüyorum:
Sadece üzülüyorsan, bu yetmez.
Sadece konuşuyorsan, bu yetmez.
Sadece paylaşım yapıyorsan, bu da yetmez — ama hiç yoktan iyidir.
Asıl olan: hareket.
Ali hareket etti.
Medine’nin içine düştü, aradı, buldu, verdi.
Ali’nin hareketi, rızkı çekti.
Peygamber’e nar geldi. Fatıma’ya pay düştü. Ali’ye eve geldi.
Ve “bir tanesi nerede?” cümlesiyle, Allah’ın matematiğini gösterdi.
Şimdi sen de hareket edeceksin.
Hareket, bazen bir koliyi hazırlamaktır.
Bazen birini arayıp “benim payım var” demektir.
Bazen de kendi evinde, kendi çocuklarına infakı öğretmektir.
Çünkü infak, sadece para değil; nesil terbiyesidir.
Bir çocuk babasını cimri görürse, büyüyünce merhameti öğrenemez.
Bir çocuk annesini paylaşırken görürse, büyüyünce dünyayı değiştirir.
Bak, biz çok konuşuyoruz.
Ama konuşan çok, yapan az.
Bunun cezası da dünyada gelir: bereketsizlik.
Sofra kurulur ama doygunluk gelmez.
Para kazanılır ama huzur gelmez.
Ev alınır ama sıcaklık gelmez.
Çünkü bereket, “bir nar”ın sırrındadır.
Bakın üstadım...
Gazze bugün, dünyanın en çıplak gerçeğidir:
Açlık, soğuk, yıkım, yetimlik, yalnızlık.
Ve bir de şunu unutma: Gazze, sadece fiziksel bir kuşatma değil; vicdan kuşatmasıdır.
Kimin vicdanı kuşatılmışsa, Gazze’yi “haber” gibi izler.
Kimin vicdanı açıksa, Gazze’yi “emanet” gibi taşır.
İşte bu kıssa, bize şunu emreder:
Gazze için elinde “bir nar” varsa, onu saklama.
Elinde bir lokma varsa, onu küçümseme.
Elinde bir imkan varsa, onu erteleme.
Çünkü Allah’ın hesabı, senin korkularından büyük.
“Ben verince eksilirim” diyorsan, sen hâlâ dünya hesabındasın.
Ali, Allah hesabındaydı.
Ali, “verince gelir”i biliyordu.
Ali, “bir verene on”u sadece ayet diye değil, hayat diye biliyordu.
Gazze bugün bir yaşlı nenedir.
Yolunun ortasında duruyor.
Elini uzatıyor.
Ve diyor ki: “Keşke bir nar olsaydı…”
Sen, Ali gibi davranacak mısın?
Yoksa narı evine saklayıp, sonra vicdanının köşesine oturup canı sıkılanlardan mı olacaksın?
Ali, canı sıkıla sıkıla da olsa verdi.
Ama Allah onu utandırmadı.
Allah Fatıma’yı utandırmadı.
Allah o evi bereketle doldurdu.
Şimdi sıra sende.
Bir nar ver.
Bir lokma ver.
Bir paket ver.
Bir kumanya ver.
Bir dua ver — ama duayla birlikte bir adım ver.
Çünkü Gazze’de dua tek başına ısınmıyor. Gazze’de dua tek başına doymuyor. Dua, elinle birleşince dua olur. Dua, hareketle birleşince dua olur.
Ve unutma:
Allah’ın hesabında “bir nar” küçücük değildir.
Allah’ın hesabında “bir nar” bazen bir çuval nar olur.
Allah’ın hesabında “bir nar” bazen bir ümmetin ayağa kalkışı olur.
Bugün bir nar ver ki, yarın Allah sana sadece nar değil, onur getirsin.
Bugün bir nar ver ki, yarın çocuklarının yüzüne bakabilesin.
Bugün bir nar ver ki, yarın Gazze’nin çocukları “dünya bizi unuttu” demesin.
Bu kıssa, bir meyve kıssası değil.
Bu kıssa, imanın sert gerçeği.
Ve bu gerçeğin kapısında Hazreti Ali var. Kapı orada.
Kapıdan geçmek isteyen, bugün bir nar bulur.
Bulamazsa da dert değil: Niyetini bulur, elini uzatır, verir.
Allah bizi, narı saklayanlardan değil; narı verenlerden eylesin.
Allah bizi, “keşke”yi duymayanlardan değil; “keşke”ye cevap olanlardan eylesin.
Allah bizi, Gazze’yi izleyenlerden değil; Gazze’ye yük olanlardan değil; Gazze’ye umut olanlardan eylesin.
Ve şimdi...
Ya Rabbi, bizim içimizdeki cimriliği kır.
Ya Rabbi, bizim içimizdeki korkuyu sök.
Ya Rabbi, bizim elimizi aç.
Gazze’nin sofrasına bir lokma, soğuğuna bir battaniye, yarasına bir merhem, yetimine bir şefkat gönder.
Bizi, Ali’nin kapısında süründürme; kapıdan geçir, nasip ver, şeref ver.
Ve bize öyle bir infak nasip et ki; yarın huzuruna geldiğimizde, bir narın taneleri gibi tek tek iyiliklerimiz dökülsün önümüze.
Amin.
İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar, cehennemden korkup korunmak için çalışsalardı, mutlaka cennete giderlerdi.
(Yahya b. Muâz er-Râzî [rahmetullahi aleyh])
Serhend Takvim
Derdmendim yâ Resûlallah devâ ol derdime
Destgîr ol yâ Habîballah bu 'âsî mücrime
Sen şefâ'at kânı varken yalvarayım ben kime
Ben Resûl-i Kibriyâ'nın bülbül-i nâlânıyım
Mücrimim gerçi Cemâl-i Mustafâ hayrânıyım
Ali Ulvi Kurucu