Bir Kore dizisinde duymuştum.
Okula başlayacak kızına "Öğretmenin gölgesine bile saygılı olun." diyordu annesi.
Öğretmenlik bizde de saygı duyulan bir meslekti, bilgiye hürmet vardı. Para kazandırmayan bilgi, çöp oldu sonra.
Mevzu uzun, derdimiz büyük.
Buraya ne yazsak eksik kalacak.
Babam vefat edeli neredeyse 6 ay oldu. Tedavi süreci film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Bulantısına çare bulamadığımız günler oldu, iştahı olmadığından bir kaşık çorba içse mutluluktan dans ettiğimiz, metastaz ağrıları yüzünden uyuyamadığı için benim de kenarda ağladığım geceler, kolostomi torbasının patlaması korkusu ile restoranlarda oturmalarımız, hastaneden çıkamadığımız son ayımız ve babamın bilincinin kapandığı gün, sımsıcak sevgisini hissederken sopsoğuk bedenine sarıldığım o son gün. Ve şunu fark ettim, inanılmaz hastaydı yorgundu, bilinci kapalıydı, ama babam hayattaydı. Onları çok zor günler sanardım, yanılmışım. Her güne babamın yokluğu ile uyandığım bu günlerin yanında bir hiçmiş o günler.
oruç aruoba özlemi şöyle tanımlar; ‘işitmeyeceğini bildiğin birine, kendi kendine “neredesin?” diye seslenmek. bomboş bir varlık ve dopdolu bir yoklukla.’
Otuzlu yaşlar, toplumun en acımasız terazisini kurduğu dönemdir. İnsan bu yaşlara geldiğinde, görünmez bir liste önüne konur: sürekli nerede olmalıydın, neyi başarmalıydın, kim olmalıydın… Ve listeye bakıp kendini yargılamaya başlarsın. “Geri kaldım” cümlesi işte tam burada doğar. Oysa kimse sana şunu söylemez: Belki de sen ileri gitmedin, derine indin.
Çünkü otuzlu yaşlar, vitrinleri süslemekten çok temelleri güçlendirme zamanıdır. Artık alkışa göre değil, iç sese göre yaşanır. Birçok insan bu dönemde, çocukluğundan beri taşıdığı yükleri fark eder. Sürekli güçlü olma zorunluluğunu, herkesi memnun etme alışkanlığını, “ayıp olur” diye bastırılmış hayalleri… İşte gerçek yolculuk burada başlar. Dışarıdan bakıldığında duraksama gibi görünen şey, aslında içeride büyük bir temizliktir.
İnsan bu yaşlarda ilk kez kendine dürüst olur. Sevmediği bir işte sadece “güvenli” olduğu için kalmanın bedelini anlar. Her sabah mide ağrısıyla uyanmanın normal olmadığını kabul eder. Bazen bir masadan, bazen bir ilişkiden, bazen de eski bir kimlikten kalkar. Kaybediyor gibi görünür ama aslında kendini geri alıyordur.
Terapiye başlamak mesela… Toplum hala bunu zayıflık sanır. Oysa terapi, cesaretin halidir. İnsan geçmişiyle yüzleşir, anne-babasından kalan kırıkları tanır, “Ben neden böyleyim?” sorusuna ilk defa kaçmadan bakar. Bu yüzleşme kolay değildir. Ama iyileşme zaten rahat bir süreç olsaydı, bu kadar kıymetli olmazdı.
Otuzlu yaşlarda yalnız kalmayı öğrenmek de büyük bir devrimdir. Artık sessizlik düşman değildir. Bir kafede tek başına oturabilmek, bir yolculuğa kimseye ihtiyaç duymadan çıkabilmek, pazar günü evde kalıp kendinle vakit geçirmek… Bunlar yalnızlık değil, içsel bağımsızlık işaretidir. İnsan kendiyle iyi geçinmeyi öğrenmeden kimseyle sağlıklı bağ kuramaz.
Bu dönemde seyahatler de değişir. Kaçmak için değil, anlamak için gidilir. Fotoğraf çekmekten çok bakılır, gezmekten çok hissedilir. İnsan gittiği her yerde kendini biraz daha tanır. Ve bir gün fark eder ki, aslında hiçbir yere geç kalmamıştır. Sadece yanlış kapılarda fazla oyalanmıştır.
Toplum başarıyı hep dışarıdan ölçer: ev, evlilik, unvan, para… Oysa bazı başarılar sessizdir. Kendini sevmeyi öğrenmek mesela. Sınır koyabilmek. “Hayır” demek. Kendi değerini başkasının onayına bağlamamak. Bunlar madalya getirmez ama insanın omurgasını düzeltir.
Otuzlu yaşlar bir çöküş değil, yeniden yapılanmadır. Eski benlik yıkılır, yenisi aceleyle kurulmaz. Tuğlalar tek tek yerleştirilir. Bu yüzden yavaş görünür. Ama sağlamdır.
O yüzden kendine “geride kaldım” dediğin her an dur ve şunu sor:
Ben gerçekten geri mi kaldım, yoksa ilk kez kendim için mi yürüyorum?
Çünkü bazı insanlar yarışta değildir. Onlar dönüşü seçmiştir. Ve dönüş, her zaman ilerlemenin en cesur görünüşüdür.
“İyi gelmek, bir insana verilebilecek en güzel hediye. Sesiyle, sözüyle, bakışıyla, duruşuyla, hâliyle, enerjisiyle, perspektifiyle, eylemleriyle birine iyi gelmek,varlığını, yaşamını yükseltmek..
Bundan daha iyisi, birbirine iyi gelmek olsa gerek..”
@Zeynepmerdank