Farklı bir işte çalışırken doktorasına devam eden tanıdıklarım hep mutlular. Çok yoruluyorlar ama stresleri yok. Çünkü tek seçenekleri akademi değil, bütün beklentileri akademik kadroya yönelik değil.
İnsanın elinde tek bir seçenek olunca -onun da ihtimali epey düşük olunca- hayatı maddi/manevi çıkmaza giriyor. Hele ki 30’lu yaşlarda bu beklenti çekilmez hale geliyor.
Zamanla anladım ki, mümkünse önce iş, az-çok demeden düzenli bir gelir. Sonra akademi, doktora.
Öğretmenler, yeni nesil artık sizlerin eseri değil. Hayatları boyunca özel hissetmemiş, bütün travmalarını çocuklarına yüklemiş, ben yapamadım çocuğum yapsıncı ebeveynlerin narsist, sorunlu, kendine her şeyi hak gören çocuklar yetiştirmesinin eseri.
Bugünün insanı mutsuz değil; yerleşememiştir. Ne zamana, ne mekâna, ne ilişkiye. Her yerde biraz vardır ama hiçbir yerde tam değildir.
Yerleşememek, köksüzlükten çok güvensizlikle ilgilidir. İnsan tutunamadığı yerde hızlanır. Hız, geçici bir çözümdür; kök salmanın yerini tutmaz.
Psikolojik olarak yerleşmek; bir yerde kalabilmek, bir ilişkide durabilmek, bir duyguyu taşıyabilmek demektir.
Terapi, insanı bir yere yerleştirmez; insanın kendi içinde yerleşmesine yardım eder.
Uzun zamandır sezinlediğim şeyin verisi. Türkiye korkunç bir noktada.
Avrupalılarda yakınlık, samimiyet, güven yok diyenler tamamen kendini avutuyor.
Dehşet verici bir görsel.
Geç kalmışlık hissi yaşayanları yine fazla görmeye başladım. Özellikle 30-45 yaş arasındaki kişilerde.
Bu kişilerin atladığı çok kritik bir detay var; o yaşa kadar edindiği, insana ve hayata dair tüm deneyimlerini, bedensel ve zihinsel olgunlaşmasını tamamen yok sayıyorlar ve sanki tekrar ilkokuldan hayata başlayacak gibi yaklaşıyorlar.
Yeni bir meslek, yeni bir iş veya kendi işini kurma veya başka bir ülkeye yerleşme gibi marjinal gelen şeyler için en ideal yaşlar bana göre. (Gerçekçi seçimler olması şartıyla.)
Her sabah kendime hatırlattığım bir not:
'Bir alışkanlığın bir kez kaçırılması bir hatadır, iki kez kaçırılması ise yeni bir alışkanlığın başlangıcıdır.'
Değersizlik, değer verdiğimiz öteki(ler)den karşılık alamadığımızda gelişir. Değerli bir benlik algısı için değer verdiğimiz, fedakarlık yaptığımız ötekinin buna değer oluşu yani buna karşılık veriyor oluşuyla ancak mümkündür.
Kör kulaklara söylediğimiz her şarkı bir küfür olarak iç dünyamızda yankılanacaktır.
İçine girmeye yeltenmemiş ve kendini göremeyen en nihayetinde ötekini/dışı da yanlış görür, doğru okuyamaz ve ‘doğru düzgün’ sevemez..
Yeterince hırpaladıktan sonra ise “sevdim ama olmadı, sevilmedim” hikayesini yeniden ısıtır. Belki de sevmeyi bilemeyenlerin ortaklaştığı dertlerden biri de kendi zihinlerini dahi yanlış okuyarak ötekine/ dışa boca ettikleri travmalara yaklaşmış gibi yapıp henüz hiç dokunmamış olmalarıdır.
İçe uğramamızın sebebi dışarıyı görmektir. Dışı görmek için içe bakarız. İçine uğrama/içini deşme bedelini ödemeyen kimse de dışarıyı göremez, belki de ötekini sevemez.
Terapinin temel amacı budur.
Birine değer verdiğinizde empati yapar, duygularına duyarlı olur ve incitmemek için üzerine titrersiniz. Duygusal açıdan zarar vermeye devam ederken değer verdiğini söylemek manipüle etmektir.