"Mustafa Kemal Paşa: "... Fakat arkadaşlar, bu millet, hiçbir zaman, bir hain padişahın bir rahip Frew'nun, bir Sait Molla'nın esiri, eğlencesi olamaz. Cihanı başlarına toplasınlar da gelsinler; iş kalabalıkta değil, hak ve haki-kattedir. Hak ve hakikat ve millet rehberimizdir. Mutlaka biz muvaffak olacağız. Şimdiye kadar olduğu gibi, bütün maniaları bertaraf edeceğiz. Vakit yaklaştı. Pek yakında tam istiklâl ve hâkimiyetimize kavuşacağız!" diyerek bizim de yeniden kuvvei mâneviyemizi tezyit etti." (Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk İle Beraber - Sayfa 480)
Cumhuriyet, işte bu inancın eseridir.
Teslim olmayan bir iradenin, esareti reddeden bir milletin, tam istiklâl ve hâkimiyet ülküsünün adıdır.
O gün nasıl bütün manialar bertaraf edildiyse, bugün de Cumhuriyetin dayanağı aynıdır:
Hak, hakikat ve millet iradesi.
#29Ekim
#CumhuriyetBayramı #YaşasınCumhuriyet
#ATATÜRK
Hukuk devletinde hâkimlik ve savcılık makamı eleştiriden, denetimden ve sorumluluktan muafiyet sağlayan bir ZIRH değildir. Tam aksine, kullanılan kamu gücü ne kadar büyükse hukuka bağlılık yükümlülüğü de o ölçüde ağırdır.
Bu çerçevede hukuksuz kararların kaydını tutmak, tuttuğunu söylemek, onları kamuoyu önünde tartışmak ve gerektiğinde hukuki zeminde hesabını sormak tehdit değildir.
Tehdit olan; hukuka aykırı karar veren kişinin, hukuka aykırı işlem tesis eden kişinin, hukuka aykırı hareket edenlerin hiçbir zaman hesap vermeyeceğinden emin hâle gelmesidir. Daha da vahim ve tehlikelisi hukuku, onların hukuka aykırılıklarını dile getirenleri sindirmek için bir vasıta olarak kullanmasıdır.
Bir asır önce Selanikli bir yetim, bu topraklarda saltanatı kaldıran mücadelenin lideri oldu. Ailesinden bir taht devralmamıştı. Eğitimle, emekle, mücadeleyle kendisini yetiştirmişti. Sonra bir ülkenin geleceğini değiştirdi.
Onun hayat hikâyesi aslında kurduğu Cumhuriyet’in açtığı ufku da anlatıyor: Doğduğun evin imkânlarından daha büyük bir hayat kurabilmeyi.
Bir köylünün çocuğu hekim olabilir. Bir işçinin çocuğu bilim insanı olabilir. Ailesinde hiçbir kadının okuyamadığı bir kız çocuğu, kürsüye çıkıp bu ülkenin geleceği hakkında söz söyleyebilir.
Bunlar kendiliğinden gerçekleşmez. O çocuğun önüne okul koyacaksın. Öğretmen koyacaksın. Kitap koyacaksın. Karnının doymasını, başını sokacak bir yurdunun olmasını sağlayacaksın. Yeteneğinin ailesinin yoksulluğu içinde kaybolmasına izin vermeyeceksin.
Cumhuriyet’in toplumsal anlamı burada ortaya çıkar.
Çünkü doğduğumuz aileyi seçemiyoruz. Babamızın mesleğini, annemizin eğitimini, evimizin gelirini belirleyemiyoruz. Ama bunların bütün hayatımızı belirlemesinin önüne geçebilecek bir ülke kurabiliriz.
Bir okulun kapısından içeri giren çocuk, o güne kadar ailesinde hiç kimsenin tanımadığı bir dünyayla karşılaşır. Bir öğretmen bir yeteneğini fark eder. Okuduğu bir kitap, aklına daha önce sormadığı bir soruyu getirir. Bir süre sonra kendisini başka bir yerde görmeye başlar.
İnsan önce zihninde aşar içinde bulunduğu koşulları. Sonra o hayalin peşinden gidebilmek için imkân arar. Cumhuriyet’in insana verdiği cesaretle toplumun ona sunduğu imkânlar birleştiğinde, bir ailenin kuşaklardır değişmeyen hikâyesi değişebilir.
Bu yüzden bir çocuğun başarısında, hiç tanımadığı insanların da emeği vardır. Öğretmeninin, okulunu yapan işçinin, bursunu mümkün kılan insanların… Kendi hayatımızı kurarken başkalarının açtığı yollardan geçeriz. Bizim sorumluluğumuz da arkamızdan gelenlere yeni yollar açmaktır.
Cumhuriyet’e duyduğum bağlılığın içinde bunlar var.
Bir çocuğun geleceğini konuşurken ailesinin elinde ne olduğuna bakıp hüküm vermemek var. O çocuğun henüz ortaya çıkmamış yeteneğine, daha okumadığı kitaplara, daha sormadığı sorulara güvenmek var.
29 Ekim’de biraz da bunu kutluyoruz. Bu ülkenin çocuklarının kendilerine bırakılan hayattan daha fazlasını isteyebilmesini. Hayalinin peşinden gitmeye hakkı olduğunu bilmesini. “Ben de yapabilirim” diyebilmesini.
Selanikli bir yetimin açtığı yoldan, daha nice çocuğun kendi hayatını ve bu ülkenin geleceğini değiştirebilmesini.
Hakkı ödenmez.
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
"Uçurum kenarında yıkık bir ülke. Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş.Ondan sonra içerde ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan,yeni sosyete(toplum), yeni devlet ve bunları başarmak için arasız devrimler.İşte Türk Genel Devriminin bir kısa deyimi" 9.05.1935
Banisi tarafından bu deyim ile tanımlanmış olan Cumhuriyet, yine Atatürk tarafından, “Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.” denilerek Türk istikbalinin evlatlarına, Türk gençliğine emanet edilmiştir.
Hal böyle iken Cumhuriyete sahip çıkmak, onu yükseltip yaşatmak yalnızca 29 Ekim’i kutlamak değildir.
MEVCUDİYETİNİN VE İSTİKBALİNİN YEGÂNE TEMELİNİN BU OLDUĞU BİLİNCİYLE CUMHURİYETİ MUHAFAZA VE MÜDAFAA ETMEK;
ONUN ÜZERİNE KURULDUĞU DEĞERLERE, HER TÜRLÜ AHVAL VE ŞERAİT İÇİNDE, MUHTAÇ OLDUĞU KUDRETİN DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA ZATEN MEVCUT OLDUĞU BİLİNCİYLE HER GÜN YENİDEN SAHİP ÇIKMAKTIR.
Bu büyük, asil ve kıymetli emanetlerin değerini bilen; kendisini de bu emanetlerin ve hazinelerin sahibi gören bir millet ve gençlik var oldukça Cumhuriyet de ilelebet yaşayacak ve payidar kalacaktır.
#Cumhuriyet103Yaşında
#CumhuriyetBayramı
#CumhuriyetBizeEmanet
#ATATÜRK
Cumhuriyet, yalnızca 29 Ekim 1923’te ilan edilmiş bir yönetim şekli değildir.
Hukuktur, liyakattir, akıldır, yurttaşlıktır; hiçbir kişinin devletten, hiçbir makamın milletten büyük olamamasıdır.
İnsana “sen kimsenin kulu değilsin”,
millete “egemenlik senindir”,
devlete ise “sen millet için varsın” diyen, yüzyıllarca bir hanedanın tebaası sayılan insanlardan devletin sahibi olan yurttaşlar yaratmayı gaye edinmiş büyük bir zihniyet devrimidir.
Egemenliğin saraya ait olduğu bir düzenden çıkan ve asırlar boyu yukarıya, padişaha, sultana, saraya bakmaya alıştırılmış, egemenliğin öznesi değil tebaası sayılmış bir millete: “Başını kaldır. Egemenliğin öznesi de sensin, sahibi de sensin. Egemenlik bila kaydu şart senindir.” diyen bir haysiyet ve egemenlik devrimidir.
Atatürk’ün Türk milletine verdiği en büyük değer tam burada saklıdır. Ona göre hiç kimse milletin efendisi değildir. Devlet de, makam da, iktidar da millet için vardır.
Gayesi başından beri kesindir: Aziz milletini yönetilen bir kalabalık olmaktan çıkarıp devletin meşruiyet kaynağı yapmak…
Hakkı lütuftan, yurttaşı kuldan, devleti şahıstan ayırmak…
Milletini bu kadar yüce gören Cumhuriyetin banisi Atatürk ise ne devletin bekasını ne de Cumhuriyetin selametini kendi şahsının varlığına bağlamış; aksine, “Mesele ben değilim, vatandır, gittiğimiz yoldur; unutulmaması lazım gelen Cumhuriyet ve rejimdir.” diyerek Cumhuriyeti şahısların ömründen, makamından ve kaderinden daha büyük bir yere koymuştur.
Zira ne devlet ne de Cumhuriyet, bir kişinin varlığıyla ayakta duran, yokluğuyla çökecek bir rejim değil, milletin iradesiyle var olan ve yine milletin iradesiyle yaşayacak bir eserdir.
Millet iradesinin yok sayıldığı noktada ise Cumhuriyetin yalnızca biçimi değil, onu Cumhuriyet yapan demokratik meşruiyet zemini de aşınmaya başlar.
Ahval ve şerait içerisinde Cumhuriyet, üzerine çöken bütün ağırlığa rağmen hâlâ ayaktaysa, bunu birilerinin lütfuna değil, kendisini kişilerden, makamlardan ve zamanlardan daha büyük kılan o kurucu fikre borçludur.
O fikir ki, ona göre mesele şahıslar değil, vatandır; iktidarlar değil, Cumhuriyettir.
Ve onu hatırlayacak bir gençlik varsa, hiçbir karanlık nihai değildir.
Cumhuriyetin belki de en büyük güvencesi, hiç yara almaması değildir; yaralandığında onu yeniden ayağa kaldıracak bir milletin ve “hiçbir şeyi unutmayacak” bir gençliğin varlığıdır.
“Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.”
Cumhuriyeti yaşatmak ise yalnızca 29 Ekim’i kutlamak değil; hukuka, liyakate, millet iradesine ve insan haysiyetine her gün yeniden sahip çıkmaktır.
Zira Cumhuriyet, bize tamamlanmış bir eser olarak bırakılmış bir hatıra değil; her kuşağın aklıyla, vicdanıyla ve cesaretiyle yeniden sahip çıkması gereken ortak bir emanettir.
Bayramımız kutlu, Cumhuriyetimiz ilelebet payidar olsun.
#Cumhuriyet103Yaşında
#CumhuriyetBayramı
#ATATÜRK
⚠️ 500 liralık ilaca 22 bin lira fiyat biçmişler.
İsmi fon vurgununa karışan ve 20 milyar lira ile yurt dışına kaçtığı belirtilen Osman Arıkan Nacar ile ilgili yeni bir iddia gündeme geldi.
👉🏻 İYİ Partili Turhan Çömez, Nacar’ın İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun başındayken, SGK Sağlık Sigortası Genel Müdürü İsmet Köksal ile birlikte, ithal ilaçlara fahiş fiyatlar konulduğunu söyledi, akıllı kanser ilaçlarına değerinin 4 bin misli fiyat verildiğini iddia etti:
• Akıllı ilaçlarda da bir şebeke var. Bu şebeke şirket kuruyor ve ithal edilen akıllı ilaçlar için bu şirket aracılığı ile Sağlık Bakanlığı’na fiyat bildiriyor.
• 500 liralık ilaca 22 bin lira fiyat konuluyor. Akıllı kanser ilaçlarında ise yüzde 4000 fiyat farkı var.
• Devlet bunu vatandaşa ödemiyor o da çaresiz evini satıp bu ilaçları almaya çalışıyor.
• Bu şebekede Osman Arıkan Nacar, İsmet Köksal ve Ali Göl var.
• Silopi’de verem savaş dispanserinde pratisyen hekim olan Nacar, AKP iktidarında Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumuna ve akıllı ilaç rantının başına getirildi.
• Köksal İŞKUR’da çalışırken SGK Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü yapıldı. İlaç rantının başına oturdu.
• Nacar ve Köksal, yurt dışından akıllı ilaçları ithal eden Ali Göl’ü de yanlarına aldı.
• Bu şirketin hisseleri 2026’da 10 küsur milyar lira değere ulaştı, ardından çökertildi ve akıl almaz rantlar götürdüler.
• Kuyaş şirketinde de bunlar vardı. 40 milyar lira da orada rant oluşturdular. (Sözcü - Deniz Ayhan)
“İnsan yakmaktan devleti soymaya kadar, ne kadar pislik varsa hepsinin altında dincilerin imzası var.”
Bunu bir ilahiyat profesörü söylüyorsa mesele inanç değil, istismar.
Kızanlar ise hocaya değil, teşhise kızacak…
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e saygıyla…
TBMM yemekhanesinde pilavlı dana sac kavurma, mantar çorbası, cacık ve vişneli tayfır içeren zengin menü 126 TL.
Okul kantininde bir çocuğun sadece ince kaşarlı tost ve ayranı 130 TL! Vekilin ziyafeti, vatandaşın çocuğunun tostundan daha ucuz..
"Milletin sırtından kurulmuş arpalığın tarifesi!"
Millet pazarda kuru soğanın hesabını yaparken, milletin mebusu milletin meclisinin mutfağında altmış altı liraya dana kavurma kaşıklıyor. Ev sahibinin tenceresinde taş kaynarken kiracı altmış altı liraya dana kavurma, on sekiz liraya vişneli tayfır götürsün.
Sonra kürsüye çıkıp “aynı gemideyiz” desin.
Aynı gemideysek vekili olduğun millet niçin ambarda kürek çekiyor da sen güvertede yayılarak cacık kavurma kuver tayfır yiyorsun saygıdeğer mebus?
Kürsüde halka kemer sıktırırken sofrada kendi kemerini gevşetip “sabredin, tasarruf edin, şükredin” demek ne güzel saltanat!
Vekili olduğun millet açlık sınırının altında yaşamaya çalışsın; emekli pazardan çürük sebze toplasın, asgari ücretli ayın sonunu getirebilmek için kredi kartını öbür kredi kartıyla çevirsin, ana babalar çocuğunun beslenme çantasına ne koyacağını düşünsün…
Sen ise milletvekili olduğun için iki yüz bin lirayı çoktan aşan bir aylığın, sağlık hizmetlerinden sosyal haklara kadar uzanan ayrıcalıkların, özel statülerin içinde yaşa.
Üstelik mesele yalnız maaş da değil.
Bu memlekette sıradan vatandaş otuz yıl çalışıp emeklilik hesabı yaparken, milletvekilliği için kanun ayrı bir emeklilik rejimi kursun; gerekli emeklilik şartlarını taşıyan için iki yıllık vekillik süresi dahi özel milletvekili emekli aylığının kapısını açsın. Emekli vekil yeniden seçildiğinde hem görev aylığını hem emekli aylığını birlikte alabilsin.
Millete “kaynak yok”, mebusa bol keseden maaş... Millete “bütçe disiplini”, mebusa imtiyaz... Millete “acı reçete”, mebusa dana kavurma...
İnsan hiç değilse sofrada piyasa fiyatı öder değil mi?
Yok. O da yok.
Onca maaşa, onca özlük hakkına, onca ayrıcalığa rağmen bir de Meclisin lokantasına oturup dışarıda vatandaşın birkaç katına aldığı yemeğin en kalitelisini devlet desteğiyle en ucuzundan yiyeceksin.
Öyle bir düzen kurduk ki:
Parası olmayana pahalı, parası olana ucuz.
Ayrıcalığı olmayana kuyruk, engel, bin türlü prüz; ayrıcalıklı olana anında hizmet.
Vatandaş markette kıymanın gramını hesaplarken sen dana kavurmanın porsiyonunu hesaplamıyorsan; vatandaş hastanede sıra, mahkemede gün, bankada faiz, pazarda etiket kovalarken sen yalnızca taşıdığın “milletvekili” sıfatıyla hayatın her kapısından öncelikli ve ayrıcalıklı geçiyorsan, bari çıkıp o vatandaşa “hepimiz fedakârlık yapacağız” deme.
Çünkü ortada ortak bir fedakârlık yok.
Fedakarlık sadece milletin fedakarlığı, sende varsa yoksa imtiyaz.
Sen indirimli uygun fiyatlı ziyafetinin gerçek faturasını milletin kesesinden öderken milletin belindeki kemer sıkıldıkça sıkılıyor.
Sonra da bu ayrıcalıklar makamına adına “milletin vekilliği” deniliyor.
Millet, vekilini, bu ayrıcalıklara lükse şatafata sahip olsun diye mi vekil kılmıştır?
Bunca rahat ve konfor içerisinde yaşayan vekil, milletin hangi sorununu gerçekten duyacak, anlayacak, hissedecek ve ona çare olmaya çalışacaktır?
MEB, yönetiminde Milli Eğitim temsilcisi olmayan iki vakfa 6 ayda 2.1 milyar TL aktardı.
Yunus Emre Vakfı ile Türkiye Maarif Vakfı için Ocak-Haziran 2026 döneminde merkezi bütçeden toplam 2 milyar 124 milyon 38 bin TL kaynak aktarıldı.
Kuruluş yasasında olmasına karşın yönetiminde Milli Eğitim Bakanlığı temsilcisine yer verilmeyen, Türkiye Maarif Vakfı ve Yunus Emre Vakfı için eğitim bütçesinden aktarılan toplam kaynak, vakıflara sağlanan ayrıcalığı bir kez daha gözler önüne serdi.
(BirGün - Mustafa Bildircin)
Milli Eğitim Bakanı 1970 doğumlu. 1976'da okula başladığını kabul edelim.
MEB verilerine göre
📌 1976 yılında Eğitim Bakanlığı'nın merkezi bütçeye oranı yüzde 13,8. Bugün yüzde 10 seviyesinde.
📌 1976 yılında 42 bin 488 okulda 188 bin öğretmen var. Öğretmen başına düşen öğrenci sayısı 30.
📌 Ortaokul sayısı 3067. Okul başına düşen öğrenci sayısı 350.
📌 Milli Eğitim Bakanlığı'nın 2024 yılında yayınladığı "Geçmişten Günümüze Sayılarla Eğitim 1923 - 2023" raporuba göre 1976 yılında 1 öğretmene 70 öğrenci düşmesi imkansız. (Bkz: https://t.co/SPF1yqxg7L)
2002 öncesinde Türkiye Zulu Kabilesi değildi. Dünyanın en büyük 18'inci ekonomisiydi. Gayet nitelikli eğitim kurumları vardı. Bu zatların hepsi de Cumhuriyetin yarattığı imkanlarla okul okudu, eğitim aldı. Bu derece absürd hikayeler uydurmaya gerek yok.
-Bir tarafta pudra şekeri çeken "AK gençlik', diğer tarafta üniversite mezunu işsiz "AÇ gençlik',
-Kumarbaz oğulların gemicikleri, malı götüren tosuncuklar, bitcoinciler,
-Gri pasaportla insan ticareti,
-Önlenemeyen koronavirüs salgını,
-Kapatılan ve arazisi rant için talan edilen Hıfzıssıhha Enstitüsü,
-Dağıtılamayan üç kuruşluk maske rezaleti,
-Hazineden buharlaşan kara gün akçesi,
-Pandemide lebaleb kongreler, kucak kucağa Ayasofya açılışı, aynı araçta karı kocaya kesilen cezalar, tedbirlerde ve desteklerde yandaşa uygulanan çifte standart,
-Suriyeli mülteci sorunu, mültecilere harcanan 80 milyar dolar,
-Yönetilemeyen dış borç, artan enflasyon,
-Planlı bir şekilde çökertilen milli ekonomi, önlenemeyen kriz,
-Anti demokratik rektör atamaları, tahrip edilen eğitim sistemi,
-Şuursuzca devam eden din istismarı, yaygınlaşmış hurafe düzeni,
-Pansumanla geçiştirilen EYT mağdurları,
-KHK mağduru öğrenciler,
-Atanamayıp intihar eden öğretmenler,
-Onursuzca teslim edilen Rahip Brunson ve Trump’ın hakaret mektubu,
-15 Temmuzun finansörü olmakla suçladıkları BAE'ni para konusu olunca aklayanlar,
-Gazeteci Kaşıkçı dosyasını üç kuruş dolar karşılığı Suudi prensine satanlar,
-Onur kırıcı bir şekilde Putin’in kapısında bekletilen Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı,
-Aziz Türk Milleti'ne kurşun sıkan ABD uşağı hain Fetönün elini öpmek için sıraya girdiği halde en üst seviyelerde halâ siyaset yapıp içeri atılmayanlar, sanki masummuş gibi devletin en tepelerinde aktif ve kaymaklı görevlerini sürdürenler, kurunun yanında yanıp içeride yatanlar, 252 kişinin şehadeti ve binlerce yaralıyla sonuçlanan 15 Temmuz’u istihbarattan değil enişte(!)’den öğrenenler,
-Askere kumpas kuranlar, Ergenekon destanına kara çalanlar,
-Suikast iddiası ile TSK'nın kozmik odasını talan edenler, en gizli dosyalarına, planlarına el koyanlar, bunlara müsaade ettikleri halde serbest kalanlar, üstelik halen üst düzeyde kamuda görev alanlar,
-Montrö üzerinden ülkemizin tapu senedi olan Lozan’a ve dolaylı olarak milli varlığımıza dil uzatanlar,
-Devlet şilt ve madalyalarından Atatürk’ü kaldırarak cumhuriyetten ve Atatürk’ten intikam peşinde koşanlar,
-Her kamusal alanda pervasızca yapılan ihanet, yolsuzluk, hırsızlık, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik,
- Düşürülen Rus uçağı sonrası, Cumhuriyet tarihimizde savaşsız terk edilen vatan toprağı olan Süleyman Şah türbesi,
-Önce Esat sonra Eset, sonrası ülkemize çöken 5-6 milyon sığınmacı,
-Kuzey Irak'ta kurulan sözde Kürdistan devletine T.C. bütçesinden ödenen maaşlar, direklere çekilen paçavralar, indirilen Türk bayrakları,
-1915'de soykırım var diyen Biden’a layıkıyla verilemeyen cevap,
-Yok edilen milli ve dini değerler, çöken ahlak,
-Olmayan hak, hukuk, adalet, insan hakları ve bunları görmemezlikten gelen yandaş adalet,
-Bütçeden ilan ve reklamlarla fonlanan şakşakçı basın mensupları ve ihalelerle doyurulan medya patronları,
-Akkuyu'daki ihaneti başarı gösterenleri,
-Halkın bağış ve yardımlarıyla çadır üreten, kan ve kıyafet toplayan Kızılay'ın afet anında parayla çadır, konserve ve kıyafet satanları,
-Tüm kazanımları yandaşlara peşkeş çekilerek satılmış yok edilen Cumhuriyet,
-Unutturulmaya çalışılan kurtuluş savaşı kahramanları ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk..
-“...fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş bir millet..”
-Mecliste esamesi bile okunmayan milletvekilleri, kayıplara karışmış parlamento...
-Talan edilen, yağmalanan bir devlet...
-Yanan ormanlar...
-Madenciye peşkeş çekilen köylerimiz..
-DEM PKK ile ittifakınız...
vs vs...
Kendi kardeşlerine de bunları hatırlatıp neden sormuyorsun dedin mi hiç Varank?
-Deniz Feneri,
-Yimpaş,
-Kombassan,
-kurban paraları,
-Ayakkabı kutuları,
-Para sayma makina ve kasaları,
-Yetim, dul, fakir,
fukara, garip gureba ve kul hakları,
-KIZILAY üzerinden TÜRGEV’e vergi kaçakçılığı,
-TÜRGEV’den TURKEN’e döviz kaçakçılığı,
-Rıza Zarrap,
-Milyarlık saatler,
-Bakara, makara, din tüccarları,
-Habur’da kurulan çadır mahkemeleri ve davul-zurna ile karşılanan PKK maşaları,
-Oslo, Dolmabahçe, Apo yandaşları ve İmralı ziyaretleri,
-Askerin yoluna döşenen mayınlar,
-Kazılmasına göz yumulan hendekler,
-Heba edilen yüzlerce kahraman Şehitler, unutulan Gaziler,
-İnadına BOP eş başkanlığı sözleri,
-Başına çuval geçirilen askerler, NOTA verilsin diyenlere müzik notası mı diyenler,
-Halâ iade edilmeyen yahudi üstün liyakat nişanı,
-Allah Amerikan askerlerini korusun diye dua edenler,
-Üç beş şehit için meclisi mi toparlanırmış diyenler,
-Şehit askere kelle diyenler,
-Askerse asker ölmek için maaş alıyor diyenler,
-Belediyelerden, Kızılay Maden Suyu şişesine kadar kaldırılan T.C. ibaresi,
-Yasaklanan öğrenci Andımız,
-Tartışmaya açılan Nutuk,
-Usulen kutlanan milli bayramlar,
-Alçakça indirilen bayraklar,
-İstiklal Marşı'nda oturan gafiller,
-Türkiye Cumhuriyeti Devleti adından rahatsız olan hainler, devletin adı Anadolu olsun, Türk bayrağı değil Türkiye Bayrağı olsun diyenler,
-TRT’ye çıkarılan Osman Öcalan,
-İstanbul seçimlerinde okutulan terörist başının mektubu,
-Dağıtılan kömürler, makarnalar, suyu, elektriği olmayan köylere gönderilen buzdolapları, çamaşır makineleri,
-Gözden çıkarılan Kıbrıs ve feda edilen Ege adaları,
-Sınırda petrol kaçakçılığı,
-Barzani’ye gönderilen paralar,
-Sözde Kürt devleti televizyonuna TÜRKSAT’tan yayın izni,
-Türk düşmanı, bölücü alçak Şivan Perver ve İbo ile gözyaşları dökülerek yakılan megri megri ağıtları, elele-kolkola verilen pozlar,
-Madenlerde yandaşların çıkarı için ölen gariban işçiler,
-Yandaş cemaat ve tarikat yurtlarında tecavüze uğrayan masum çocuklar,
-Kadın cinayetleri,
-Bağımsız basına yapılan baskı, yandaş basına destek,
-Tutulmayan sözler, siyasi yalanlar,
-Büyük şehirlerdeki imar talanları,
-Katar’a satılan varlıklar,
-Cumhuriyetin kazanımlarını babalar gibi satanlar,
-İç üreticiyi bitirip, tohumdan, samana, diş macunundan deterjana kadar dışarıdan ithal edilen ürünler,
-Devlet hazine müşteri garantili otoyol, köprü, tünel, havaalanı, enerji santrali ve hastanelerle rant devşirilen uyanık yandaşlar,
-Her ihalede alınan avantalar,
-Alınan üçer-beşer, çifte çitfe maaşlar,
-Çalınan sınav soruları,
-Açız diyen çiftçiye "ananıda al git" diyen zihniyet,
-Milletin anasına küfreden yandaş işadamları,
-Bitirilen tarım ve hayvancılık,
-Zam yapıyor diye suçlanan esnaf,
-Ucuz ekmek ve tanzim satış kuyrukları,
-Çöpten yiyecek toplayan insanlar,
-Onbeş milyona yaklaşan işsiz,
-Mağdur edilmiş emekliler,
-Yok edilmiş eğitim sistemi, bilgi yoksunu öğrenciler,
-Sağlıktan, eğitim ve barınmasına kadar her şeyi bedava karşılanan, istediği üniversiteye doğrudan kayıt edilen tam burslu mülteciler,
-Kendi ülkesinde mülteci gibi yaşayan vatandaşlar,
-Dünya'nın en pahalı elektriği, suyu, benzini, mazotu, doğalgazı,
-Rant için sık sık yapılan araç muayeneleri,
-Pahalı ancak çekmeyen internet ve telefon hizmeti,
-Sıkıştıkça habire yapılan zamlar,
-20 yılda 20 kat artmış olan dolar ve 20 kat fakirleşmiş bir millet,
-İcralar, iflaslar, intiharlar, artan boşanmalar, dağılan yuvalar,
-Aynı dağda düşen ve bir saatte bulunan ABD’li dağcılardan 2 hafta önce Muhsin Yazıcıoğlu’nun 4 günde bulunamayan helikopteri,
-Ülkesinden soğutulduğu için yurt dışana giden beyinler ve yurt dışına kaçan milli sermaye,
-Kur korumalı mevduat sayesinde döviz artışından servetine servet katanlar,
-Arka kapı orerasyonlarıyla hazineden yok olan milli servetimiz,
-Avantadan gemicikler, yatlar, villalar, saraylar, uçaklar saltanat süren aileler,
-Buharlaşan 128 milyar dolar
👇
Toplumun bir kesimini sürekli "düşmanlaştırmak" ve suni kutuplaştırma arayışı nedendir? Hayali düşmanlar yaratıp...
Milli Eğitim Bakanı'nın "Kurtuluş Savaşı" ifadesini müfredattan söküp atmayı savunması, bu milletin en yakın ve en onurlu mirasını reddetmek değil midir mesela?
Bir yandan "mazi" der iken, diğer yandan cumhuriyeti kuran kurucu iradeyle kavga etmek; tarihe saygı mıdır, tarihi siyasete alet etmek midir?
Kaldı ki Yeniçeri Ocağı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde liyakatin bittiği, rüşvetin ve "sadakat devşirmeciliğinin" baş gösterdiği, devleti içten içe çürüten bir yapıya dönüştüğü için bizzat Osmanlı padişahı tarafından lağvedilmiştir. Hal böyle iken miras hangisidir?
-Padişah tarafından toptan lağvedilen yeniçeriler midir?
- Yoksa yeniçeri ocağını lağveden padişahın mirası mıdır?
En nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti, o medeniyet zincirinin sadece "son halkası" değil; küllerinden doğmuş, egemenliği saraydan alıp millete vermiş tam bağımsız bir hukuk devletidir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün çorapsız, çarıksız askerlerle ve dipçiği kırık tüfeklerle yazdığı o Milli Direniş Destanı’na "Kurtuluş Savaşı" demekten imtina etmek...
"Ondan önce Osmanlı vardı" diyerek Sevr’i, işgali, teslimiyeti ve Mondros’u hafızalardan silmeye çalışmak...
Ne yapılırsa yapılsın İngiliz zırhlıları İstanbul limanlarına demirlediğinde saray pencerelerinden onlara el sallayan Damat Feritler ve işgalciye "Geldikleri gibi giderler" diyen o sarsılmaz iradeyi idama mahkûm edenler unutulmayacak.