Haremlik selamlık uygulamasının hikmetlerinden biri de insanın her ortamda nefsini sınamak zorunda kalmamasıdır. Bir insanın kendine güvenmesi güzeldir. Fakat kendisini hiç imtihan edilmeyecek kadar güçlü görmesi nefsini yeterince tanımadığını gösterir.
İnsan kendini tanımalı, zayıf olduğu halleri küçümsememeli ve kalbini koruyacak tedbirleri almaktan da çekinmemelidir. Çünkü tedbir almak hikmettir.
İnsanoğlu yalnızca bedenden ibaret değildir. Gözleriyle görür, aklıyla düşünür, kalbiyle bağlanır, nefsiyle arzular ve ruhuyla hakikati arar.
Bu sebeple insanın korunması, kalbini ve ruhunu inciten sebeplere karşı da tedbir almakla mümkündür.
İslam'ın mahremiyet anlayışı insanı hayattan koparmak için değildir. Hayatın içinde iffetini, huzurunu ve kulluk şuurunu koruyabilmesi için vardır.
Muhterem Kardeşlerim,
Devletimizin resmi kanadından Azerbaycan'daki başörtüsü zulmünün dile getirilmesi çok önemlidir.
Bu vesileyle, Cumhurbaşkanımızın Başdanışmanı Sayın Oktay Saral, Adalet bakanımız Sayın Akın Gürlek ve diğer Milletvekillerini can-u gönülden takdir ve tebrik ediyorum.
Muhterem Kardeşlerim,
Böyle bir durumda Azerbaycan'daki dinsizler ve zalimler, Devletimizi ve Hükümetimizi yıpratmak ve zulme karşı bu dik duruşu eğmeye çalışacaktır.
Ferasetle yürütülmesi gereken bir yolun başlangıcında olduğumuzu unutmayalım.
Bunun için merhamet ve vicdanıyla kalbi sızlayan her insanın mutlaka bu duruşa sahip çıkması ve Devletimizin-Hükümetimizin yanında durması gerekir.
Sessiz kalmayın. Haykırın.
#HicabaAzadlıq
Bazı emanetler elle tutulur; bazıları ise kalpte, dilde ve davranışta taşınır.
Kul hakkı ise insanın omuzuna yüklenen görünmez fakat ahirette bütün ağırlığıyla ortaya çıkacak olan emanetlerdendir.
Kul hakkından korumanın en güzel ölçüsü vicdanın terazisine başvurmaktır.
Kendimizi karşı tarafın yerine koyup, “Ben onun yerinde olsaydım bana nasıl davranılmasını isterdim?” diye düşünmektir.
İnsanlara kızmak kolaydır. Fakat onların hakkını da düşünüp gözetmek için nefsimizi susturmamız gerekir. İşte tasavvuf terbiyesi de bunun için gereklidir.
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
"Ey Resulüm, kullarıma söyle. Sözün en güzelini söylesinler."
Allah-u Zülcelal burada "güzel olanı söylesinler" buyurmuyor. "En güzelini söylesinler" buyuruyor.
Demek ki sözün de dereceleri vardır. Doğru söz vardır. Daha güzel söylenen doğru söz vardır. Bir de karşıdakinin gönlünü incitmeden, hakikati kaybetmeden, gerçekten sapmadan, yerinde ve zamanında söylenen en güzel söz vardır.
Kul hakkının tehlikeli taraflarından biri de insanın onu küçük görmesidir. İnsan kul hakkına girdikten sonra kendi kendini bazı sözlerle avutur.
'Ne olacak ki bir söz söyledim sadece. Şaka yaptım. Zaten onun bundan haberi yok. Sadece biraz geciktirdim. Benim niyetim kötü değildi.'
Gibi sözlerle kendini kandırır. Fakat insanın niyeti başkasının hakkını ortadan kaldırmaz.
Böyle bir durumda biriktirdiğimiz sevaplar bizim sandığımız kadar yalnız bizim olmayabilir. Defterimize, amelimize, sermayemize başkasını ortak etmiş olabiliriz. Neuzubillah...
İnsanın zekasına edep, bilgisine tevazu, diline nezaket gerekir.
Aksi halde insan çok şey bilir fakat bildikleriyle gönül kırar. Çok güzel konuşur fakat sözleri insanları kendisinden uzaklaştırır.
İlim öğrenilir, makam kazanılır, zenginlik elde edilir...
Bunların hepsi geçici birer gölgedir.
İnsanda baki kalan ise kalbinin inceliği, samimiyeti, ihlası ve edebidir.
Bir kelimeyi söylemeden önce düşünelim:
Bu söz hak mıdır? Eğer hak ise onu daha güzel nasıl söyleyebilirim? Karşımdakini incitmeden nasıl ifade edebilirim? Bu söz gönül mü yapacak, yoksa gönül mü kıracak?
Güzel konuşmak sadece güzel kelimeler seçmek değildir. Güzel konuşmak karşımızdaki insanın kalbini de hesaba katmaktır.
Peygamber Efendimiz ﷺ bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa hayır söylesin veya sussun.”
Çünkü konuşmak marifet değildir, yerinde konuşmak marifettir. Her doğruyu söylemek cesaret değil, doğruyu kırmadan söyleyebilmek olgunluktur. Zeka doğruyu fark ettirir, edep ise o doğrunun nasıl ifade edileceğini öğretir. Bu sebeple insanın zekasına edep, bilgisine tevazu, diline nezaket gerekir. Aksi halde insan doğruyu söyler fakat söyleyiş biçimiyle gönül kırar.
Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler, seslerinizi peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin.” (Hucurat; 2)
Bu ayet-i kerime, sesimizin tonunu dahi ayarlamamız gerektiğini vurgularken, Efendimizin ﷺ getirdiği ölçülerin, bizim nefsi arzularımızın ve kendi mantığımızın önüne geçmesi gerektiğine de işaret ediyor.
Buradaki “ses”, sadece dilimizden çıkan ses değildir. Aklımızın, kalbimizin, elimizin, ayağımızın, gözümüzün, kulağımızın; hatta arzularımızın sesidir.
“Tasavvuf bütünüyle bir edeptir. Her vaktin bir edebi vardır. Her halin bir edebi vardır. Her makamın bir edebi vardır. Edebe devam eden kâmil insanların mertebesine ulaşır. Edebi terk eden ise yakın olduğunu zannettiği halde uzaktır. Kabul edildiği zannettiği halde reddedilmiştir”
| Ebu Hafs el Heddad -kuddise sirruhu-
Bazı dualar bekletilir. Bazı ameller yıllar sonra meyve verir. Bazı iyiliklerin karşılığı dünyada hiç görülmez. Fakat Allah katında hiçbir samimi gayret kaybolmaz.
Mü'min dünya ve ahiret sahasında bıkmadan yorulmadan gayret göstermelidir. Ayakta duran, her rüzgarda eğilmeyen, mücadele eden, menziline sabırla yürüyen bir ruhu hiçbir düşman yıkamaz.
Allah-u Zülcelal bu hakikati şöyle beyan ediyor:
"Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakın. Cihat için hazırlıklı olun ve Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz." (Ali İmran; 200)