Bilgeye sormuşlar:
—İnsan en çok neye geç kalır?
Bilge gülümsemiş:
—Kırdığı kalbin özrüne…
Kaybettiği insanın değerine…
Bir de tükettiği ömrün farkına…
Kısaca insan en çok kendine geç kalır…
Ne yaptığınızı biliyorsanız, bilinçli bir seçimse, kimseye zarar vermiyorsanız, kendi yolunuzda yürüyün ve aptallarla ilgilenmeyin. Onlar her zaman sizi aşağıya çekmeye çalışacak. Unutmayın, yarattığınız etki ne kadar büyükse o denli nefret edileceksiniz. Oscar Wilde "Bir etki yarattınız mı bir düşman kazandınız demektir. Sevilmek için sıradan biri olmak gerek."diyerek, bu gerçeği yaklaşık 150 yıl önce dile getirmiş.
Herkesin davranışlarını “Aman sinirlenmesin” diyerek, öfkeli ve asabi babanın duygu durumuna göre ayarladığı bir ev. Sonrasında büyüyen ve herkese uyumlanmaya çalışan, çatışmadan kaçan, sınır koyamayan, kendini hep geri plana atan ve değersiz hisseden yetişkinler.
Ölmeden helalleşmek sanırım inanan insanlar için iyi bir şey. Her haksızlık karşısında ahirete bırakmak, kötülüğü yüceltmek olsa gerek. 15 Temmuz'dan iki hafta sonra ofisimize Türkiye'den ihale komisyonu geldi. Akşam TV izliyoruz. Ekrandan kan akıyor. İhaleye gelen iki mühendis devletin aldığı tedbirlere"bu kadar da olmaz ki" dediklerinde kızdım, tartıştık, "az bile" deyip odama çekildim. Onlar geri döndüklerinde daire başkanı beni aradı, benim mühendislerimi aşağılayamazsın, falan dedi, telefonu yüzüme kapadı. Yetmedi bir ay sonra denetlemeye geldi. Kaç gün dışarıda kaldığımı falan sordu; ihaleler, işler, personel hakkında hiçbir şey sormadı. Daha sonra yine denetleme, yine özel hayatla ilgili sorular, kurumu ne kadar zarardan kurtardım soran yok. Neyse.
İhaleye gelenler yıllar içerisinde uzun yıllar ülkeyi yurtdışında temsil ettiler ve ediyorlar. Halk burada fetö hayaleti kovalamaya devam etsin...
Bonus ise "istersen cumhurbaşkanına şikayet et!" diyen THY sorumlusu ödül olarak Baltık ülkesine gitti. Eee, aptal davacı derdini mübaşire anlatırmış. Hakim dinlese de anlatacak değiliz artık. Her kulak gerçeği duyacak kadar asil değildir.
"... her türlü insanî kavganın, çatışmanın nedeni,
sınırı, yani makûliyeti aşmadır, çiğnemedir;
bunun da en derin nedeni,
insanın doymak bilmez mülkiyet ve iktidâr hırsıdır;
bir de görünme arzusu...
Bu nedenle, insan,
Yeryüzü'ne değil
kendi nefsine sınır koymayı öncelemelidir."
Mimar Sinan'ın yaptığı hiçbir eser diğerinin kopyası değildir.
Aksine ömrünün sonuna kadar yaptığı her eserde bir yenilik ve özgünlük vardır.
Bundan alacağımız ders şu: Kişi kendini yenilemedikçe işini yenileyemez.
Siz neyi besliyorsunuz?
Yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunu ile oturmuş, az ötede boğuşan iki köpeği birlikte izliyorlardı. Yaşlı reisin sürekli göz önünde tuttuğu köpeklerden biri beyaz, diğeri ise siyahtı.
Çocuk, köpeklerin kulübeyi korumak için var olduğunu düşünmüştü. Oysa bir köpeğin bu iş için yeterli olacağını, öyleyse diğerine neden gerek olduğunu düşündü bir an. Hem neden köpeklerin renklerinin illa siyah ve beyaz olduğu sorusu da kafasına takılıyordu. Merakını gidermek için aklındaki soruları dedesine bir bir sordu.
Yaşlı reis: “Onlar benim için iki simgedir evlat. Birisi iyiliğin, diğeri ise kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük de içimizde sürekli mücadele edip durur” diye cevapladı torununu.
Çocuk dedesinin bu açıklaması üzerine merakla bir soru daha sordu: “Peki sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?“
Bilge reis derin bir gülümsemeyle baktı torununa. “Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem, o” dedi.
İç dünyasında kirli hisseden dışarıya kendini parlatır, değersiz hisseden erdem satar, eksik hisseden sürekli tavsiye verir. Olgunlaşmış ve bütünleşmiş olansa fazla konuşmaz, sormadan akıl vermez, kendini allayıp pullamaz. Yeni tanıştığınız insanlara bir de bu açıdan bakın.
Hoca hastalara yaklaşım konusunda çok hassastı. Hastalar onun için “bize emanet” kimselerdi. “Onlar bize emanet,” derdi. Psikiyatriyi sadece tanı koyma ve ilaç yazma işi olarak görmezdi. “Bir hastayı doğru anlayabilmek için, onun hayatının gündelik ritmini, sabahını, akşamını, yalnızlığını, kaygısını, utancını, evini, ilişkilerini hayal edebilmeniz gerekir” derdi. Asistanlara sık sık şunu söylediğini hatırlıyorum: “Bu hastanın yirmi dört saatini gözünüzde canlandırabilmelisiniz.” Bazen daha da ileri giderdi: “Hastalarınız rüyalarınıza girmeli, size dert olmalı.” Bu cümleler, psikiyatrinin teknik kısmını küçümsemeden, ama insanın ruhsal hayatını tekniğe de feda etmeden anlamaya çalışan bir öğretinin parçaları ve ideal bir ekolün prensipleriydi.
@drbeyazyuz hocamın @muhitdergi nin bendenizle ilgili dosya yaptığı Haziran sayısından…
📌Risale-i Nur Külliyatı'nda yer alan hadislerin sadece %36'sı sahih. %2'si Hasen.
📌Geriye kalanlar ya uydurma ya zayıf ya da meçhul
Kaynak: Said-i Nursi’nin Risaleleri’nde Geçen Hadislerin Tahrici ve Değerlendirmesi - Muhammet Ali Can, N. Erbakan Ü. Yüksek Lisans Tezi 2014
Farkındalık Bilmek Okumak hayatta kalmanın temelidir. Aksi ışığınızı çok geç fark edersiniz.
Biz Türkler okumuyoruz.Dinliyoruz.Ancak kulaklarımıza fısıldayanların bilgisi,niyeti ve meşrebi çok önemlidir.
Kulaklarımız neyi dinlerse beyin-zihin ona hamile kalır ve kaderiniz olur!
Bir adam, içki içerken son nefesini verdi.
Aynı vakitlerde, haram bir ilişkinin yükünü taşıdığını öğrenen bir kadın da hayatına kıydı.
İki cenaze, aynı caminin sessizliğinde buluştu.
Orada bulunanlardan biri, İmam Ebu Hanife’ye sordu:
“Bunların akıbeti nedir; cennet mi, cehennem mi?”
Oysa dil, azap ayetlerini sıralayabilirdi; hüküm vermek kolaydı.
Evet, içki büyük bir günahtı; nefse kıymak ise ilahî tehdidin gölgesinde ağır bir cürüm.
Fakat Ebu Hanife, insanın kader defterini okumaya yetkili olmadığını, cennetle cehennemin anahtarının kulun elinde bulunmadığını biliyordu. Kendini hükmün değil, teslimiyetin makamında tuttu.
Ve şöyle dedi:
“Onlar hakkında, İbrahim (aleyhisselam)’ın sözüyle konuşurum:
فَمَنْ تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي ۖ وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
“Artık kim bana uyarsa o bendendir; kim de bana karşı gelirse, şüphesiz Sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin.”
(İbrahim 36).
Onlar hakkında, İsa (aleyhisselam)’ın sözüyle konuşurum:
إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ ۖ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Eğer onları cezalandırırsan, şüphesiz onlar senin kullarındır; eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”
(Maide 118).
Onlar hakkında, Nuh (aleyhisselam)’ın sözüyle konuşurum:
إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّي لَوْ تَشْعُرُونَ
"Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız."
(Şuara 113).
Böylece hükmü sahibine iade etti; insan olmanın hududunda durdu. Ne bir kader mühürledi, ne de rahmet kapısını kapattı.
Zira bugün insanın en ağır imtihanı, başkalarının sonunu yargılamak oldu; diliyle cennet dağıtan, kalemiyle cehennem yazan nice insan…
Oysa bu, Kur’an’ın ruhuna uzak, kulluğun edebine yabancı bir yüktür; cehalet, bazen en süslü dindarlık kisvesine bürünür.
İnsan fiili eleştirebilir; fakat akıbeti Allah’a bırakmalıdır. Çünkü hükmün sahibi O’dur.
Cennet de O’nun, cehennem de…
Ve O, kullarına herkesten daha merhametli olandır.
Rabbim bize rahmetiyle muamele etsin ve bizlere hidayet nasip etsin.
Âmin... 🤲
Hepimiz çocuklarımızın geleceğini kurtarmak telaşındayız.
Ancak atmosfere çökmüş asılı kalan zehirli pusun mahiyetini doğru teşhis edelim.
Yoksa meselelerimizi çözümleyemeyeceğiz.
Eğitim sistemimize ilişkin bitmez tükenmez eleştiri ve iyileştirici önerilerin özünün, ideal, yani “düşüncenin tasarlayabileceği tüm üstün nitelikleri kendinde toplayan” bir Türkiye toplumuna duyulan özlem olduğu açık.
Halbuki eğitim, boşlukta değil, inançların, söylemlerin (doktrinlerin), ekonominin, toplumsal zihniyetin ve hâkim dünya görüşlerinin oluşturduğu siyasi ve kültürel ortamlar doğrultusunda şekilleniyor.
Eğitim sistemine dair iyileştirme ve tasarımlar, doğrudan doğruya bir paradigma ve zihniyet meselesi olup, mezkûr elementlerin muhtevasının saptanmasını, değerlendirilmesini, onlarla yüzleşilmesini gerektiriyor.
Alev Alatlı, Eğitim Paradigmasına Yeni Bir Bakış, s. 27-28, 2024.
#AlevAlatlı
Aşkın yerini cinsellik aldığından beri artık böyle şiirler yazılamıyor. Güzel şarkılar, güzel filmler yapılamıyor. Kötülüğün en büyük başarısı, bir kadınla bir erkek arasındaki aşkı öldürmek oldu. Elbette kâinat boşluk kabul etmeyeceğinden, aşkın yerine cinselliği koydu; böylece hem erkeğin hem kadının değerini düşürdü. Hem de bütün güzel hisleri öldürdü.
Önceleri bir şey sandığımız, el üstünde tuttuğumuz insanların sonraki hayat tecrübelerimizde pejmürde tipler olduğuna kanaat getirdiğimizde yaşadığımız travma, berbattır.
Güzel ahlaklı insan merhametli, sabırlı ve dengeli olur. Sinirlerini kontrol edebilir. Eşi, çocukları ve çevresi onun iyi biri olduğuna şahitlik eder. Ahlak, müminin terazisinde en ağır gelen amellerden biridir ve Allah sevdiği kuluna bu özelliği verir.