Türk futbolunun ihtişamı, hesapları ve gizemleri: Transfer piyasasında bu paraları nereden buluyorlar?
Kurumsal sübvansiyonlar, devlet desteği, taraftar-hissedarlar, siyasi konsensüs politikası… Sportweek’te Türkiye’nin büyük kulüplerinin transfer piyasasında nasıl bu kadar büyük paralar harcayabildiğini anlatıyoruz. Ve neden bunun er ya da geç patlayabilecek bir balon olabileceğini…
18 Haziran 2007’de, akşam karanlığı çökerken Atatürk Havalimanı, Roberto Carlos’un gelişini kutlamak için adeta akın eden 3 binden fazla Fenerbahçe taraftarı tarafından doldurulmuştu. 34 yaşındaki Brezilyalı, Real Madrid’le kazanılabilecek her şeyi kazandıktan sonra İstanbul’a transfer olmuş ve burada iki buçuk sezon kalmıştı. Sol ayağı ölümcül olan bu bek, kariyerlerinin son dönemine giren yıldızların Boğaz’a göç ettiği dönemi başlatmıştı. Ardından Drogba, Sneijder, Van Persie geldi: Süper Lig, kariyerlerinin sonlarına yaklaşan ve son yüksek maaşlı sözleşmelerini arayan yıldızlar için bir çeşit emeklilik adresine dönüştü. Bunda yüzde 20’lik avantajlı vergi oranının da payı vardı. Ancak bugün hikâye değişti. Artık Türkiye’ye kariyerlerinin sonuna gelmiş oyuncular değil, hâlâ kariyerlerinin zirvesinde olan üst düzey futbolcular geliyor. Bunların önemli bir bölümü de bizim Serie A’dan.
Bir yıl önce Galatasaray, Victor Osimhen transferinde Avrupa’nın yarısını geride bıraktı: Napoli’ye 75 milyon avro bonservis ödedi, oyuncuya net 15 milyon avro maaş verdi, 1 milyon avro sadakat bonusu ve imaj hakları için 5 milyon avro daha ödedi. Böylece toplam yıllık maliyet 21 milyon avroya ulaştı. Türk futbolundaki rekor transfer bununla sınırlı kalmadı. Galatasaray, Singo’nun bonservisine 31 milyon, Uğurcan'ın bonservisine ise 27,5 milyon avro ödedi ve Sane gibi üst düzey bir oyuncuyu net 12 milyon avroluk maaşla kadrosuna kattı. Fenerbahçe ise Guendouzi için 28 milyon, Kerem için 25 milyon avro harcarken; Beşiktaş Orkun için 30 milyon avro ödedi. Sonuç olarak Süper Lig, 2025-26 sezonunda dünya genelinde net transfer harcamasında üçüncü sıraya çıktı: 477 milyon avro harcanırken 217 milyon avroluk net açık oluştu. Türkiye ligi, 1,64 milyar avro harcayan Premier Lig ve 586 milyon euro harcayan Suudi Arabistan Pro Lig'in arkasında yer aldı ve 140 milyon avroluk net harcama yapan Serie A’yı geride bıraktı. 2023-24 sezonunda net transfer bakiyesinin yalnızca 16 milyon avro açık verdiği düşünülürse bu oldukça büyük bir sıçramaydı. Üstelik bu yaz transfer çılgınlığı devam etti: Fenerbahçe, Greenwood’u Roma’nın elinden kaparak Marsilya’ya 39 milyon avro ödedi. Haftalardır da Milanlı Rafa Leao’nun peşinde. Spor barlarında sorulan soru basit ama son derece haklı: Türk kulüpleri bu paraları nereden buluyor? Cevap hiç de kolay değil. Çünkü futbolun Türkiye’deki kadar siyasetle iç içe olduğu çok az ülke var.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, futbolun nasıl güçlü bir propaganda aracı olabileceğini çok iyi biliyor. Kendisi de futbola büyük ilgi duyuyor. Türkiye’nin en büyük şehri İstanbul’un üç kulübü olan Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş, ülkedeki toplam taraftar kitlesinin yüzde 86’sını temsil ediyor ve futbolla sınırlı kalmayacak kadar büyük bir ağırlığa sahip. Bu üç kulüp ile Trabzonspor, Süper Lig’in dört büyük kulübünü oluşturuyor. Dördü de spor dernekleri tarafından kontrol ediliyor ve İstanbul Borsası’nda işlem görüyor. Ancak muhasebe gerçekleriyle sportif hedefler nadiren aynı doğrultuda ilerliyor; özellikle de başarı arayışı siyasi destek ve toplumsal konsensüs sağlama amacıyla körüklendiğinde... Bu kulüplerin borsaya açılması bile finansal sorunlardan kurtulmak için kullanılan bir yoldu. 2021 yılında dört kulüp, çoğunluğu kamu bankalarından oluşan bir banka konsorsiyumuyla 800 milyon avroluk borç yapılandırma anlaşması imzaladı. Anlaşma, başlangıçta bir ödeme ertelemesi ve borçların 10 yıla yayılmasını öngörüyordu. Ancak bu rahatlama uzun sürmedi. Birkaç yıl önce Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’un toplam borcu 1,14 milyar avroya ulaşmıştı. Bunun üzerine kulüpler peş peşe sermaye artırımlarına başvurmaya başladı.
Sermaye artırımlarına gelen para kısmen kurumsal yatırımcılardan ve taraftar-hissedarlardan geliyor. Ancak asıl destek, kulüplerin sahip olduğu gayrimenkullerin değerinin yükseltilmesiyle sağlanıyor: stadyumlardan antrenman tesislerine, limanlardan otellere kadar pek çok varlık bu sistemin içinde. Üstelik kulüpler bu varlıkları çoğu zaman devlet kurumlarından avantajlı koşullarla elde ediyor. Galatasaray, yerel bir inşaat şirketi ve devletle birlikte, geçmişte antrenman sahalarının bulunduğu Florya’daki geniş arazinin ticari ve konut projesine dönüştürülmesi konusunda anlaşmaya vardı. Bu operasyon kulübün yaklaşık 500 milyon avro gelir elde etmesini sağladı. Üstelik paranın önemli bir bölümü peşin geldi ve Galatasaray bu paranın bir kısmını borçlarını azaltmak, bir kısmını da transfer piyasasını finanse etmek için kullandı. Fırat Üniversitesinde spor ekonomisi profesörü olan Sebahattin Devecioğlu sistemi şöyle açıklıyor:
“Türk kulüplerinin büyük bölümü ciddi şekilde borçlu ve bu durumu yönetebilmek için devlet bankalarından alınan krediler ve sermaye artırımları gibi yöntemlere başvuruyor. Sermaye artırımlarıyla toplanan kaynakların önemli bir kısmı, kulübün gayrimenkullerinin ve diğer varlıklarının yeniden değerlenmesine dayanıyor. Bu varlıklar hem teminat olarak kullanılıyor hem de yeni projelerin temelini oluşturuyor. Kısacası yöneticiler kısa vadede acil sorunları kapatmaya çalışıyor. Yönetim kurulları sınırlı bir süre görevde kalıyor, borç biriktiriyor ve ardından problemi kendilerinden sonraki yönetime bırakıyor. Bazı başkanlar ise görevleri sırasında kulübe aktardıkları paraları daha sonra bağış olarak gösteriyor. Büyük transferler esas olarak bağışlar ve sponsorlar tarafından finanse ediliyor. Sistem böyle ayakta kalmaya devam ediyor.”
Bir de işin iki ucu keskin kılıç olan para birimi boyutu var. Enflasyonun kontrolden çıktığı dönemde Erdoğan faizleri düşük tuttu ve Türk lirası 2019’da avro karşısında 6 seviyesindeyken bugün 50’nin üzerine çıktı. Bunun sonucunda kulüpler hem borçlarının hem de Türkiye içerisindeki maliyetlerinin döviz cinsinden yükünün hafiflemesini gördü; aynı zamanda UEFA’dan alınan ödülleri ve yurtdışına yapılan oyuncu satışlarından elde edilen gelirleri avro üzerinden kazandılar. Rekabet gücünü kaybetmemek açısından Şampiyonlar Ligi’ne katılmak büyük önem taşıyor; Galatasaray da son yıllarda bunu başardı. Sarı-kırmızılılar geçtiğimiz sezon son 16 turuna kaldığı için yaklaşık 50 milyon avro gelir elde etti ve toplam gelirini rekor seviyede 360 milyon avroya çıkardı. Buna rağmen 2025-26 mali yılının ilk dokuz ayında operasyonel faaliyetleri hâlâ 30 milyon avro zarardaydı. Galatasaray’ın hedefi, transfer gelir ve giderleri hesaba katılmadan, 2028 yılına kadar 600 milyon avro ciroya ulaşmak. İtalya ile birlikte düzenlenecek 2032 Avrupa Şampiyonası da Türkiye’ye bu futbol coşkusunu daha da büyütme fırsatı verecek.
Ancak finansal temel, kırılgan kalmaya devam ederse risk şu: Bu balon er ya da geç patlayabilir.
✍️ @MarcoIaria1
@rsceran Bu işin yönetilmesi kesinlikle devredilmeli veya sürekli zamanında les benjaminsle yapılan gibi iş birliği yapılmalı. Bu tip tasarımları iyi yapsan da kötü yapsan da kabul edilen maaşlı eleman işleri
Maradona'lı Napoli, tarihinin ilk şampiyonluğunu aldığında şehir mezarlığının duvarına;
"Ne kaçırdığınızı bilmiyorsunuz" pankartı asılmıştı...
Ertesi sabah mezarlık duvarında şöyle bir yazı ile karşılaşıldı;
"Kaçırdığımızı kim söyledi"
Bugün #BeşiktaşınMaçıVar 🦅
🏆 Türkiye Sigorta Basketbol Süper Ligi
⚔️ Play-Off Final 1. Maç
🆚 Fenerbahçe Beko
🕗 20.00
📍 Ülker Spor ve Etkinlik Salonu
📺 beIN Sports Haber
İstanbul’da metroda alkollü bir grup Galatasaray taraftarı, kendilerini uyaran yaşlı vatandaşı tekme tokat dövdü.
Yaşlı kadının oklava ile müdahale çabası sonuçsuz kaldı. https://t.co/Tp4WdGlXo4
@cokmudertsiz Çok kötü uyarlama sopranos’u görüntü olarak taklit edip hikayeyi türkleştirmeye çalışmışlar, şafak ve aydemirle zaten ciddi hikaye anlatılması çok zor
Lucescu’yla ilgili birkaç satır yazıp ona veda etmek lazım.
Yeni kuşak bilmez belki ama izlediğimiz en iyi birkaç Beşiktaş’tan biriydi. Üstelik bunu diğer iki rakibinin yarı bütçesiyle yapmıştı.
O sene erteleme maçında mağlup olmasak tarihimizin ikinci namağlup şampiyonluğunu alacaktık. UEFA Kupası’nda çeyrek final gördük. Ertesi sene, 2003-2004 sezonuna fırtına gibi girdik, ligin ilk yarısını namağlup kapatıp 11 puanda farkla lider bitirmiştik. ŞL’de (her Beşiktaşlının travmasıdır) sağ altta küçük ekranda, uzatmalarda Sparta Prag’ın Lazio’ya orta sahadan attığı gol ile gruplardan çıkamamıştık; Beşiktaş için dönüm noktalarından biridir.
Sonra ne oldu?
Hani yapı diye meşhur bir şey çıktı ya, işte o yapının geçmişine inelim:
Yayıncı kuruluşta bağırıyorlardı “Beşiktaş böyle giderse biz kime dekoder satacağız?”
İşte iki takımlı lig planı o zaman başladı.
Ligin 2. yarısı başladı, Samsunspor maçı 6 oyuncumuz kırmızı kart gördü ve o maçla beraber düğmeye basıldı.
Mesele, geri kalan 4 kırmızı kart değildi; öyle bir takımdık ki 10 kişi ile beraberliği yakalamıştık 9 kişi kaldık; o halde bile çata çat gidiyordu oyun. Ama mesele sinirlerle oynamaktı, hiçbir takımın sahasında olamayacak olaylar oldu o gün; var mı örneği bilmiyorum: modern zamanlarda şampiyonluğa giden bir takımın kendi sahasında 6 kırmızı kart gördüğü örnek?
O sezon bir de Ankaragücü maçı var aklımda, inanılmaz bir operasyon dönüyordu. Sonrasında ne yönetim kaldı ne hoca. O sezonu, şimdilerde “yapı” kelimesinin mucidi olan camia şampiyon kapattı; gördüğüm en şaibeli sezon o sezondur.
Lucescu çok önemli bir şey söylemişti:
“Çavuşesku döneminin Rumen ligi, Türk liginden daha temizdi!”
Sonra hoca Shaktar’a gitti; bir efsane yarattı. Avrupa kupası aldı, milyonlarca dolarlık satışlar yapan, sürekli ŞL oynayan bir ekol kuruldu orada.
Bu ekol Türkiye’de olacaktı; müsaade edilmedi. Üstelik bu ekol, tek başına Beşiktaş’ı değil FB ve GS’yi de yukarı çekecekti. Olmadı, futbol kapitale, günlük siyasete alet oldu. O gün kime ne havuç verildiyse sonra geri alındı.
Bu sistem bugün de devam ediyor ve hala futbolumuzda bir Shaktar yok.
Lucescu sıradan bir adam değildi, bir dönemeçte şarampole yuvarlanan Türk futbolunu en ön koltukta izlerken bizi uyaran bir futbol dehasıydı.
Elveda Luce ⚫️⚪️
4 yemişsin.
2 top direkten 1 gol kıl payı VAR dan dönmüş.
1 penaltı kaçmış.
Salah bomboş gole giderken skandal faul kararına dünya gülmüş.
Kalecin insanüstü performans göstermiş.
Sonuç UEFA hakem ile bize tuzak kurdu diyor arsız soytarılar.
Bu sınırlarda ŞAİBE ile baş edilmez.