O pırıl pırıl çocuklara utanmadan gol atıp şampiyonluk kutladınız ama bu sefer abileri geldi sizi sahadan sildi şimdi de seremoniye katılmıyorsunuz
#FBvsGS
Tam da bu nedenle Eylül ayındaki genel kurulda tüm kongre üyeleri üzerine düşeni yapmalı, kendi bekaları için bu tarihe kongre koyan, seçim hesapları yapanlara gereken tarihi dersi vermelidir.
Fenerbahçe’nin içerisine girdiği seçim sürecinde, adımın birçok senaryo içerisinde speküle edilmesi sebebiyle aşağıdaki açıklamayı yapma zarureti doğmuştur.
Gerek yakın çevremden, gerekse camiamız içerisinden yaklaşan kongrede aday olmam yönünde tarafıma defaatle telkin ve tavsiyelerde bulunulmaktadır.
Ancak, hatırlanmalıdır ki, 26 Temmuz 2025’te yapılan Yüksek Divan Kurulu’nda, “Eylül ayında bir kongre yapılmasının kulübün yararına olmayacağını ve bundan vazgeçilmesi gerektiğini”söylemiştim. Böyle bir zamanda, mevcut koşullar altında yapılacak bir kongre Fenerbahçe için değil, mevcut yönetim için yapılmış bir kongre olacaktır. Bu karar camiayı çocukça bir hile ile aldatma girişiminden başka bir şey değildir.
Oysa, bugün Fenerbahçe’nin ve hatta tümüyle Türk spor kulüplerinin esas meselesi, yöneticilerinin becerileri ve yetenekleri meselesi olmaktan çıkmış, başka ve daha büyük bir mesele haline gelmiştir. Yönetim kültürü ve yönetici ahlakı meselesi, sadece Fenerbahçe’nin değil, giderek tüm spor kulüplerinin birincil meselesi haline gelmektedir. Yapılan harcamalar, gelir ve gider açıkları, rekabetin ortadan kalkması, himaye ve kayırmanın ligin karakteri haline gelmesi, kulübün var olan ve müstakbel imkanlarının çok üstünde borçlanmaya gidilmesi, kulüp varlıklarının ipotek altına alınması ya da satılması, mali tabloların makyajlanarak finansal gerçeklerin örtülmesi gibi olgular, sonunda faturayı masum insanların ödediği büyük bir fiyaskoya gebedir.
Kulüp başkanlığı, bir kariyer basamağı değildir.
Kulüpler, başkanların “başarılı adam” olmak arzularının nesnesi kılınamaz. Yöneticilik de oyun değildir.
Oynamaya doymayanlar, babasının parasıyla alınmış oyuncaklarıyla oynayabilirler.
Milyonluk camiaların geleceği ve onuruyla oyun oynanamaz.
Bu kongre, Fenerbahçe’nin imkanlarıyla mevcut yönetimin arzusu adına yapılmaktadır. Varlığını ve zamanlamasını onaylamadığım busürecin parçası olmayı reddediyorum. Bir kongre yapılacaksa, haziran ayında yapılmış olmalıydı.
Mevcut halde, kulübün yararı, sezon sonunun sükunetle beklenmesinden geçer ki kulübün katlanacağı yükümlülüklerin kararını alanlar, herhangi bir mazeretin arkasına saklanmasınlar.
Ben Fenerbahçe başkanı olmaktan daha çok bir Fenerbahçeliyim.
Bu gidişat, samimi tüm Fenerbahçeliler gibi beni de üzüyor.
Ama, sezon başlamış, transferler yapılmış, teknik direktör adaylarının, “Kurmadığım kadronun sorumluluğunu kabul etmem” diyerek Fenerbahçe’yi reddettiği bir vasatta yapılacak bir kongre ve bu kongrede aday olmak, şahsım için hizipçilikten öte bir anlam taşımaz.
Bu vesileyle Fenerbahçe camiasına söylemek istediğim şey, hep birlikte, takımımızın başarısı için çaba sarf etmek, özlediğimiz şampiyonluk için takıma destek vermek ve görülecek bir hesap var ise, bunu sezonun sonuna bırakmaktır.
Bu konuyla ilgili artık ismimin herhangi bir şekilde speküleedilmemesini kamuoyundan rica ediyor, yeni sezonda tüm branşlarda mücadele eden takımlarımıza ve sporcularımıza başarılar diliyorum.
Saygılarımla,
Aziz YILDIRIM
akıl almaz vergilerle fiyatları artan içkiler -> sosyalleşmek için insanların kahvecilere yönelmesi -> artan talep ve kâr hırsıyla cafelerin 10 liralık kahveyi 200 liraya dayaması -> o paraya kahve içeceğime şerefimle bira içerim diyen ekli tweet.
@thhsynkrgz Hüseyin Bey, her cenahtan farklı sesleri duymak ve görüşleri anlamak adına bir süredir sizi de takip ediyordum. Yandaş olduğunuz belli olsa da, makul ve dinlemeye değer bulmuştum. Son dönemde sizin de şirazeniz epey kaydı, tetikçi Ahaber’den farksız durumdasınız. Yazık.
PayPal’ı, Booking’i, Instagram’ı aniden yasaklayarak girişimcilerin satış ve ihracatını baltalayarak, dünya şarap üretiminin merkezi olabilecekken kasten engeller koyarak, küçük işletmeleri dışlayıp kredileri, teşvikleri sadece eşe-dosta dağıtarak ekonomiyi mahveden hükümet değilmiş gibi, hukuk talebiyle boykot yapılınca “ekonomimize zarar veriyorsunuz” diye ağlayan herkes iki yüzlüdür. Başta da ticari ve sınai aktörleri temsil ettiğini iddia eden kurumların koltuklarını işgal edenler.
İktidar destekçisi isimler, İstanbul ve Ankara'daki soruşturmaların muhalefet seçmeni tarafından umursanmamasından şikayetçi. Ve kendilerini ahlaki bir noktada konumlandırarak, muhalifleri yargılamaya başlıyorlar. Günün sonunda, kendi mahalleleri dışında hiçkimseyi inandıramadıkları bir hikayenin içine hapsoldular.
Bir çok muhalif, yolsuzluktan daha çok yolsuzluk soruşturmalarının keyfi, seçilerek ve siyasi amaçlar için kullanıldığı ile ilgili. Yıllardır, gözlerinin önünde suç işleyen ve hiçbir cezaya tabii tutulmayan iktidar destekçilerine dokunulmadığını gördüler. Kendi bakanlığına kendi şirketinden malzeme satan Ruhsar Pekcan, Ankara belediye başkanlığı döneminde sorumsuz harcamalar yapan Melih Gökçek, Borsa manipülasyonuyla gündeme gelen Taşkesenlioğlu ve Devlet Bahçeli ile fotoğraf çektiren bir çok suç örgütü lideri elini kolunu sallayarak sadece iktidara yakın olduğu için dışarıda dolaşıyor.
Hal böyleyken, hiçbir muhalif, siyasi saiklerle hareket etmeyen bir devletin varlığına ikna olmuyor ve etik argümanların sadece siyasi amaca ulaşırken kullanılan bir oyalama taktiği olduğunu düşünüyor. Yani Osman Gökçek'ten temiz belediye nutukları dinlemek bırakın muhalifleri ikna etmeyi aksine soruşturmaların samimiyetsiz olduğuna onları daha çok inandırıyor.
Üstelik, iktidar ile yakın ilişkisi olan ve muhaliflerin pek de muteber kabul etmediği isimlerin, soruşturmaları bir alfa'lık alameti olarak görmesi ve kullandıkları dil ile muhalifleri adeta taciz edilmiş gibi hissettirmesi de başarısız bir iletişim stratejisi. Çünkü toplumun "muhafazakar" ve "sekülerler" arasında katı karşıtlık üzerine kurulu olduğunu düşünen 2000li yılların başındaki zihin ile düşünüyorlar. Yani "muhafazakar", "seküler" karşısında ezilmişliğini, alfa bir hükumet ve onun sözcüleri vasıtasıyla telafi eder diye düşünülüyor. O durumda da amaç "sekülere" dert anlatmak değil, onu aşağılamak, korkutmak ve kötü hissettirmek oluyor. Yani mesaj daha ağızdan çıkmadan nesnesi tarafından reddediliyor. Hem "muhafazakarı" memnun edip hem de "sekülere" mesaj ulaştırmak o kadar kolay bir iş değil. Aynı adamları A Haber'den alıp Ekol Tv'ye çıkarmanız bu durumu değiştirmiyor.
Bununla birlikte "muhafazakar" da, "sekülerin" aşağılanması ile o kadar da ilgilenmiyor artık çünkü ekonomik sıkıntısı var. Refahın bol olduğu zamanlardaki kadar fantastik tartışmalara ayıracak enerjisi ve boş vakti yok. Hele ki, "sekülerlerin" azarlanması sayesinde bırakın eline maddi bir menfaat geçmesini kayba uğradığını, borsa da, faiz de, görüyor.
Ez cümle, yıllarca, hakikatin kendisinden çok hakikatin kime hizmet ettiği ile daha çok ilgilenen bir iletişim paradigması kuran iktidar en sonunda bunun kaybedeni durumuna düşüyor.
“Bütün diktatörler, aslında “legalite”den yanadırlar. Çünkü o “legalite”yi meydana getiren yasaları kendileri yaparlar. Bu çerçevede Hitler olsun, Mussolini olsun, hepsi “legal”, yani “yasal”dır. Ve hiçbiri “meşru” değildir.”
https://t.co/V6sbDbhjTg
Pervin Buldan Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınmasından tutuklanmasına kadar geçen süreçte tek bir tivit atmamış, dün Mansur Yavaş'ın yaptığı konuşmayı alıntılayıp faşo diyor. Bu arkadaşlar hükümetin ortağıdır, 22 yıldır ne zaman dara düşse yardıma koştular.
İktidarın bağımsız ve tarafsız olduğunu söylediği yargı kararını ifadeler tamamlanmadan vermiş gibi görünüyor. İktidarları sürsün diye memleketi ateşe atanlara ses çıkartmayanlara yuh olsun.