Bülent Ecevit sert konuşmuş:
“Güneydoğu’da sırf biraz daha fazla oy alabilmek uğruna Türkiye'yi bölmek isteyenleri meclise taşıyan CHP, asla Kuvayi Milliye'nin mirasçısı olamaz…”
Avrupa’nın göbeğinde, insanlığın sustuğu, vicdanların kör olduğu o karanlık günün üzerinden tam 31 yıl geçti. 8 bin 372 masum Boşnak kardeşimizin acısı, yüreğimizde ilk günkü tazeliğini koruyor.
#boşnak#Srebrenitsa31Yıl
Boşnaklar Sayfamız Olarak 11 Temmuz 2026 Günü Srebrenitsa Boşnak Soykırımı'nın 31.yıl dönümünde Sosyal Medya da Bu Yıl #Srebrenitsa31Yıl etiketi olarak belirledik. Bu yıl bu etiketimize destek istiyoruz. 31 yıl oldu, acımız hala taze.
06.07.2026 sabah saat 8, kartal 3 nolu metro çıkışı kartal otobüs durağı kaldırımı, yaya trafiğinin yoğun olduğu bir yer, bu araçalardan bıktık usandık, her kaldırıdırmdalar @istanbulbld@kartalbld@TC_istanbul@gul_davut@istanbul_egm
5 Temmuz 1938: Türk ordusu (Mustafa Kemal'in askerleri) Hatay'a girdi. İşte o görüntüler:
3 Temmuz 1938 Pazar:
Türk ve Fransız hükümetleri arasında Antakya'daki görüşmeler sonuçlandı. Hatay'a 2500 Türk askerinin girmesi kabul edildi.
4 Temmuz 1938 Pazartesi:
Türk ordusunun öncü kuvvetleri Hatay'a girdi.
5 Temmuz 1938 Salı:
Kurmay Albay Şükrü Kanatlı'nın komutasındaki Türk tugayı sabah 5.00'da Payas'tan, 6.00'da Hassa'dan sınırı geçip Hatay'a girdi. Türk Ordusu'nun geleceğini duyan Hataylılar daha geceden sokağa fırlamış, sınıra hücum ediyordu.Milli marşlar çalınıyor, evlerden, dükkânlardan, sokaklardan sevinç çığlıkları yükseliyor; şehir ayağa kalkmış, heyecan içinde dalgalanıyordu.
İskenderun yolu üzerinde Türk köylüleri kadın-erkek ellerinde çiçeklerle, ağlayarak, askerlerin ayaklarına kapanarak Türk Ordusu'nu bekliyordu. Sabırsızlanan halk, otomobil ve kamyonlarla askeri taşımak için yalvarıyordu. Antakya'da şehir tamamen boşalmıştı.Şehrin girişinde 80-100 bin civarında bir kalabalık orduyu bekliyordu.Türk Ordusu şehre girerken tören alanında bir Fransız taburu da selam vaziyeti almıştı.Türk taburu tören alanından geçerken kopan alkış tufanı arasından “Yaşasın Türk askeri… Yaşasın Atatürk…” sesleri yükseliyordu."
"Atatürk'ün Diplomasi Zaferi Hatay" başlıklı yazımdan alıntıdır.
ZAMAN
Öyle bir zamandayız ki kimse mesul değil; istifa memnu, mazeret mebzul, salahiyet sahipsiz, ehliyet kıymetsiz. Herze marifet diye alkışlanıyor, nadanlık letafet diye süsleniyor, pişkinlik de dirayet makamına oturtuluyor.
Bakınız!
Bilim kurulları…
Tarım politikaları…
İktidarın ve muhalefetin kimi belediyeleri…
Ekonomi yönetimi…
Futbol federasyonu…
Hangi kapıyı çalsanız aynı manzara:
Vebal ortada, mesul yok.
Yetki ortada, ehliyet yok.
Kusur ortada, istifa yok.
Felaket ortada, mahcubiyet yok.
Herkes vazifeli görünür; lakin kimse vazifesinin hesabını vermez. Herkes konuşur; fakat kimse sözünün yükünü taşımaz. Herkes mazeret üretir; fakat kimse emaneti ehline vermemenin bu memlekete neye mal olduğunu düşünmez.
Bir milletin çöküşü sadece yanlış kararlarla değil; yanlış kararın ardından gelen o derin pişkinlikle başlar. Hatanın telafisi vardır fakat hayânın kaybı, idarenin de ahlâkın da çürümesidir.
Dünya kupasında alınan sonucu Dünya kupasından elenmekten ibâret görenler acınacak akla sahiptirler.
Bir çok analiz açısı var, oralara değinmeyeceğim.
Böyle bir zamanda esasa dikkat çekelim.
Gücü olanlar güç yetirdikleri zavallılara kendi güç sınırları içerisinde her şeyi yapabilirler.
Mesela kendilerine göre bir federasyon başkanı belirleyebilirler.
Onlar da hakem ve VAR sistemini kendilerine göre kurgulayabilirler.
Kendi çöplüklerinde kabadayılık yapıp ahkam kesebilirler.
Fakat, Dünya arenasına çıktıklarında kıytırıklar karşısında boylarının ölçüsünü kendilerine böyle verirler.
Ben yaptım oldu, orada sökmez, sen yaptın, olmaz.
İki kıytırık takıma gol bile atamadan yenilirsin.
İstediğin hakeme düdük çaldırıyordun, hadi gönderseydin ya turnuvaya, neden yapamıyorsun ?
Son söz :
Yiğitlik, kabadayılık, mârifet, kolpalarla, hamasetle evdekine kök söktürmek değil, Dünya arenasındakilere akıl ve hakikat ile diş geçirmektir.
İlâh'ı ve adaletini unutanlara İlâh adaletiyle kendini hatırlatır. Hatırlatır da ; (A'raf 179) Onların kalpleri vardır ama onunla gerçeği anlamazlar; gözleri vardır ama onunla görmezler; kulakları vardır ama onunla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.
Sorumlu ve yetkililer, konu ile ilgilenen güçlüler "biz ne yaptıkta bu başımıza geldi" demeli, bir zerre akılları varsa kendilerini hesaba çekmeliler.
Henüz gelmemiş başarının üzerinden yapılan aşırı gösterişin, dünya çapında insanların en sevdiği komedi türlerinden biri olduğunu herkes görmüş oldu.
Üstelik bu konu artık futbol yorumundan çok daha büyük bir şeye evrilmiştir.
Bu noktada jeopolitik açıdan büyük resmi görenler? Peki anlatalım, SOFT POWER, insanların sizi gördüğünde hissettiği duygudur. Bir ülkenin gerçek büyüklüğü ne kadar yüksek sesle bağırdığıyla değil, insanlar onun adını duyduğunda akıllarına ne geldiğiyle ölçülür.
🤜 Teknoloji üreten ülke güven verir.
🤜 Bilim üreten ülke saygı uyandırır.
🤜 Sanat üreten ülke hayranlık bırakır.
🤜 Edebiyat üreten ülke düşünce ihraç eder.
🤜 Sinema üreten ülke kültürünü dünyaya taşır.
🤜 Müzik üreten ülke insanların kalbine girer.
🤜 Spor kültürü geliştiren ülke ilham verir.
🤜 Hukuka güven veren ülke yatırım çeker.
🤜 Üniversiteleri güçlü olan ülke beyin toplar.
🤜 Şehirleri yaşanabilir olan ülke yetenek çeker.
🤜 İnsanına fırsat sunan ülke umut üretir.
Soft power budur.
Dünyanın dört bir yanında yabancılar, Türk Milli Futbol takımının gösterdiği performansa oranla yapılmış olan son derece abartılı ön kutlamalar ve şatafatlı konvoylarla ilgili dalga geçiyor.
İşin kötüsü dalga geçerken futbolcuların resimleri yerine Türk bayrağını kullanıyorlar.
Sporda kaybetmek de oyunun doğal bir sonucu olsa da asıl büyük sorun, kazanılmamış başarılara orantısızca yatırım ve reklam yapılarak kibirinle, gösteriş tutkunla dünyanın dikkatini fazlasıyla üzerine çekip olası istenmeyen bir senaryonun gerçekleşmesi durumunda ülkenin soft power denilen gücünün hiç mi hiç hesaba katılmamış olmasıdır.
Davranışsal ekonomide buna “prestij tüketimi” denir. Gerçek başarı üretilemeden insanlar başarı hissini semboller üzerinden satın almaya çalışır. Gösteriş, çok önceden sonucun yerini alır. Algı, performansın önüne geçer.
Psikolojide bunun adı aşırı telafidir. İnsanlar ve kurumlar en çok eksikliğini hissettikleri şeyi sergileme eğilimindedir. Kendinden emin olanın kendini sürekli övmesi gerekmez. Güçlü olan gücünü her dakika ilan etmez.
Dünyanın saygı duyduğu spor kültürleri genellikle sessizdir. Bilirler ki sporda tek konuşması gereken performanstır.
Türkiye’nin futbol sorunu sonucun önüne geçen gösteriş kültürüdür. Takım olmadan marka yaratmaya çalışmak. Başarı gelmeden başarı hikayesi yazmak.
Peki bu zihniyet ne zaman ve nasıl gelip de sporu ele geçirdi?
Türk futbolunun ihtiyacı olan şey daha büyük konvoylar, daha büyük reklamlar, devasa sponsor yatırımları ya da ödül olarak tatil villası dağıtılması değildir.
En çok ihtiyacı olan şey, dünyanın başarılı spor kültürlerinin yıllardır yaptığı ve bir çoğuna çok sıkıcı gelebilecek olan daha az ego, daha az şov ve çok daha fazla çalışmadır.
Emin olun dünyada kimse sessizce gelen başarıyla dalga geçmez.
Peki, dünya çapında Türk bayrağı kullanılarak Türk Milli Takımı’nın performansı ve öncesinde yapılan gösterişli konvoylar, reklam kampanyaları ve büyük laflarla dalga geçen paylaşımları okuduğumuzda hissettiğimiz üzüntü ve utancı, buna sebep olanlar da hissediyor mudur?
Türkiye’yi ve Türk bayrağını bu gösterişçilik zihniyetine alet etmeye hakkınız yok.